Niçin Demokrasi Bayramımız Yoktur? Yazdır E-posta
Yazar Adnan Küçük   
Cuma, 15 Mayıs 2009

Orjinal link: www.hurfikirler.com


http://img1.blogcu.com/images/e/s/k/eskicumaturkleri/menderes.jpg

14 Mayıs 1950, Türkiye'de ilk kez demokratik hür serbest seçimlerin yapıldığı tarihtir. Yapılan bu seçimlerle demokrasinin olmazsa olmaz bir gereği yerine getirildi: "Siyasi iktidarın gerekli çoğunluğu sağlayan muhalefet partisine (Demokrat Parti) devredilmesi".

14 Mayıs 1950, Türkiye'de ilk kez demokratik hür serbest seçimlerin yapıldığı tarihtir. Yapılan bu seçimlerle demokrasinin olmazsa olmaz bir gereği yerine getirildi: "Siyasi iktidarın gerekli çoğunluğu sağlayan muhalefet partisine (Demokrat Parti) devredilmesi".

Hatta bu gereğin yerine getirilmesi, o kadar önemlidir ki, demokrasinin çok partililik, hür ve serbest seçimler gibi diğer gerekleri mevcut olsa bile, şayet o ülkede muhalefetin gerekli halk desteğine sahip olması halinde iktidara gelme yolu fiilen ya da hukuken kapalı ise orada demokrasinin varlığından söz edebilmek mümkün değildir. İşte, 14 Mayıs 1950 günü sistemi demokratikleştiren bu şart gerçekleşmiş oldu; Türkiye Devleti kurulduktan sonra ilk kez bir muhalefet partisi olan Demokrat Parti, seçimden zaferle çıkarak iktidara gelmiş oldu. İşte şimdi bu tarihî hadisenin 59. sene-i devriyesi içindeyiz.

TÜRK halkı ilk defa mukadderatına bu seçim ile el koymuş, bu konuda sözünü söylemiş ve bundan netice de almış; bunun neticesinde siyasi iktidarın sahibini belirlemiştir. O zamanlar Türk siyasi hayatının sembolü haline gelmiş çok anlamlı bir ifade olan "Yeter söz milletindir" sözü bu şekilde gerçek hayata aktarılmıştır.

GEREK 23 Nisan 1920'de kurulan ilk TBMM'nin kuruluş felsefesini oluşturan, gerekse 1921 ve 1924 anayasalarının en temel kurucu ilkelerinden birisi ve Cumhuriyet'in de olmazsa olmazı olarak değerlendirilen "milli egemenlik"; bir diğer ifadeyle "Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir" ilkesi gerçek anlamda bu tarihte hayata geçirilmiştir. Yapılan önceki seçimlerin, tek parti yönetimi olması ve seçimlerin -iki dereceli seçim, açık oy gizli sayım gibi seçmenin iradesini fesada uğratan uygulamalar nedeniyle- hür ve serbest olmaması vb. sebeplerle, bu ilke gerçek manada hayata aktarılmamıştı. Sadece metin üzerinde ve söylem olarak mevcut idi. İşte bu seçimle, söylem ve sadece metin üzerinde olan bu ilkenin gerçek hayata yansıması sağlanmıştır.

EGEMENLİĞİN millete ait olması ilkesi demokrasinin ve laikliğin de bir gereğidir. Esasen Cumhuriyet'in ilk yıllarında, cumhuriyet ile milli egemenlik ilkesi hep bir bütün olarak anılmıştır. Hatta çoğu kişiler, her ne kadar Cumhuriyet 29 Ekim 1923'te ilan olunmuş ise de, esasen daha önceleri fiilen mevcut olduğunu; Cumhuriyet'in resmi olarak ilanını sağlayan anayasa değişikliği ile üç-dört yıldır fiilen mevcudiyetini sürdürmekte olan ve temelini milli egemenlik kavramının oluşturduğu cumhuriyet rejiminin hukuken ve resmen adının konulduğunu vurgulamışlardır. Bütün bu değerlendirmeler, egemenliğin millete ait olması ilkesi ile Cumhuriyet arasında kurulan kopmaz bağı ortaya koymaktadır. İşte 14 Mayıs seçimleri ile cumhuriyetin bu kopmaz ilkesinin fiilen yansıma bulmasıyla, cumhuriyet rejiminde daha ileri bir evreye geçilmiştir: "Demokrasiye geçiş".

DEMOKRAT PARTİ RUHUNUN İYİLEŞMESİ...

Demokrasiye geçiş ile Cumhuriyet ile ulaşılmak istenen temel amaçlardan birisi daha gerçekleşmiş; Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılmıştır. Demokrasi olmaksızın salt Cumhuriyetin varlığının, insan hakları, hukuk devleti ve hukukun hakim kılınması zemininde pek anlamı yoktur. Cumhuriyet, milli egemenlik, 7.1.1946'da Demokrat Parti'nin kurulması ile başlayan çok partili hayata geçiş ve diğer gelişmeler, ancak 14 Mayıs ile anlamlıdır. Ya da şöyle bir soru ile konunun ehemmiyeti daha vurgulu bir şekilde ortaya konulabilir: "Acaba Türkiye'de 14 Mayıs yaşanmasa ve hâlâ bu tarih öncesi uygulamalar mevcut olsaydı; yani bu çağda hâlâ ülkemizde tek parti yönetimi, çok kısıtlı bir hak ve hürriyetler rejimi, milletin iradesinin açık oy-gizli tasnifle fesada uğratılması, laikliğin alabildiğine baskıcı bir şekilde uygulanması" uygulamaları mevcut olsa idi, şimdiki halimizden çok mu daha iyi olacaktı? Şayet hâlâ tek partili otoriter rejim özlemi taşıyanlar varsa onlara bir şey demem, ama insan hakları ve hukuk devleti zemininde çağdaş bir rejim olan demokrasiyi içine sindirenlerin bu soruya evet demelerinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu tarihî hadiseyi kime borçluyuz, bu, sadece Demokrat Parti'nin bir zaferi midir, yoksa komple bir hadise midir?

Bu sorunun cevabı, bu hadisenin ehemmiyetinin kavranması açısından çok önemlidir. Bir defa bu hadisenin gerçekleştirilmesinde Demokrat Parti'nin çok büyük katkıları olmuştur. Bunun inkârı mümkün değildir. Fakat mesele sadece bundan ibaret değildir. Bu olgunun yaşanmasında iktidar partisinin de ciddi katkıları vardır. İç ve dış şartların da zorlamasıyla, CHP iradesini bu yönde kullanmasaydı, her şeyden önce Demokrat Parti'nin kurulmasına izin vermeseydi, 14 Mayıs'ın yaşanması mümkün değildi.

Bütün bu sebeplerle 14 Mayıs, iktidarıyla, muhalefetiyle bütün Türkiye'nin eriştiği ileri bir evredir; bütün Türkiye'nin bir hadisesidir. Türkiye bu hadise ile laik Cumhuriyetini demokratikleştirmiş, "milli egemenlik" ilkesinin gerçek anlamda uygulanır hale gelmesini sağlamış, bu sayede muasır medeniyete erişme istikâmetinde devrim niteliğinde bir dönüşüm sağlamıştır. Fakat bu "devrim", Cumhuriyete karşı "bir karşı devrim" değildir; Cumhuriyetin, insan hakları ve hukuk devletine yaslanan "demokrasi" devrimidir. Bununla Cumhuriyetimiz, eski sosyalist rejimlerdekine benzer baskıcı kimliğinden sıyrılarak, çağdaş Batılı demokratik Cumhuriyetler ligine yükselmiştir.

14 Mayıs, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılışından ve 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanından geri kalır bir hadise değildir. Dahası, bütün bunlar ve diğer gelişmeler, 14 Mayıs'la anlamlı olduğu için, bu tarihte millet gerçekten mukadderatına hükmeder hale geldiği, edilgen unsur olmaktan çıkıp etken bir unsur haline dönüştüğü için, asıl bu tarih milletin coşkuyla kutlayabileceği bir gündür. Bu vesileyle bu günün bütün milletin coşku içerisinde kutlayabileceği bir bayram olarak ilan edilmesini öneriyorum. Bence bu bayram ile diğer milli bayramlar daha da anlamlanacaktır. "Türkiye'de niçin bir demokrasi bayramı yoktur?" sorusunu sormakta haksız mıyım? Bu soruya karşı sizler ne dersiniz acaba? Bir hususa ayrıca değinmek istiyorum. 16 Mayıs 2009 günü Demokrat Parti'nin kurultayı yapılacak. Maalesef Türkiye'de demokrasiye geçiş sürecinde, yukarıda da izah edildiği üzere, inkârı mümkün olmayacak boyutta katkıları olan 1950'li yılların Demokrat Parti'sinin devamı olduğunu iddia eden, hemen her sene göstermelik de olsa 14 Mayıs'ın sene-i devriyesinde anma toplantıları yapan şimdiki Demokrat Parti, hem toplumdaki tabanı itibarıyla yerlerde sürünmekte, hem de kendi içinde Türkiye'nin en şaibeli bir dava ve soruşturması (Ergenekon) ile alakalı iç çekişme yaşanmaktadır.

Bir yanda Ergenekon dava ve soruşturmasının gönüllü ve peşin avukatlığına soyunan, böylesi bir soruşturma ve davanın yersiz olduğunu savunan ve sağ siyasetin duayeni olan Süleyman Demirel'in emanetçisi olarak anılan Hüsamettin Cindoruk, öbür yanda da demokratik hukuk devleti zemininde Ergenekon davası ve soruşturmasını destekleyen ve bu konuda yargıya saygı duyulmasını ve yargılamanın sonuçlanmasının beklenmesi gerektiğini savunan Süleyman Soylu. Bu durumun maalesef Demokrat Parti'nin tarihî misyonu ile bağdaşırlığının bulunmadığını düşünüyorum. Umarım bu parti, içinde anti-demokratik yapılanmalara destek veren ekibe karşı, demokratik hukuk devleti istikametinde tutum sergileyen kesim ezici bir çoğunluk sağlar, diğer kesim kendiliklerinden bu parti içinden tasfiye olur. Demokrat Parti'nin tarihî misyonuna uygun olan da budur. Aksine bir sonucun, mevcut Demokrat Parti bir yana, kökü taa Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası'na hatta daha da gerilere giden "Demokrat Parti zihniyet ve ruhunu" iyileşmesi mümkün olmayacak bir şekilde yaralayacaktır.

Son Güncelleme ( Perşembe, 14 Mayıs 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans