Kadın Erkek Eşitsizliğinin Getirdikleri Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Perşembe, 14 Mayıs 2009

http://resimler.haberler.com/haber/438/meral-aksener-den-carpici-iddialar_b.jpg Sosyal bilimlerde cinsiyetin incelenmesi son yıllarda bilhassa gelişen yeni yaklaşımlarla son derece popüler hale geldi. Önceleri biyoloji alanına giren ve insan vücudunun anatomik-fizyolojik yapısı itibariyle değerlendirme altına alan bilim adamlarının aksine Batı’da son zamanlarda artık bilişsel düzeyde yaşanan çoğulculuk ve geçişgenlik nedeniyle insan vücudu ve cinsiyet sosyal bilimler tarafından da incelenir hale geldi. Bunun önemli bir nedeni, biyoloji alanında yapılan yoğun ve nitelikli çalışmalar sayesinde fen bilimlerinin getirdiği açıklamaların sosyal bilimlerin sahasına da konu olması. Bunun en önemli örneği kendisi de aynı zamanda bir sosyobiyolog olan David Barash’ın getirdiği argümanlar.

Barash, kadının fizyolojik yapısında üremeye ilişkin faktörlerin erkeğin aksine daha değişik olduğunu söylemiştir. Kadının, fizyolojik yapısı itibariyle bir yılda ürettiği üreme hormonu, neredeyse erkeğin bir haftada ürettiği üreme hormonundan daha azdır. Dolayısıyla da cinsiyetin içerdiği hormonal denge ve buna ilişkin cinselliğe duyulan arzu kadında daha az görünmektedir. Kadın, hormonal gelişimi erkeğe oranla daha düşük seviyede tuttuğundan ötürü cinsellik onun için bir şehvet meselesi değil, istikrarlı alınması gereken bir ihtiyaç halini almaktadır. Ayrıca kadının doğasında bulunan anaçlık ve annelik gibi özellikler, kadını, üreme konusunda erkekten daha bilinçli hale getirmektedir. Buna mukabil erkeğin üremeye duyduğu aşırı ihtiyaç, fizyolojik temelli bir olgu olmakla birlikte, aynı zamanda bu fizyolojik temelin çok eşliliğe eğilim göstermesi olgusunu beraberinde getirmektedir.

Erkek ve kadın arasındaki bu biyolojik farklılıklar, kadın ve erkeğin toplumsal alanda sahip oldukları sorumluluk ve haklar alanını biçimlendiren en başat faktörü oluşturmaktadır. Sözgelimi, hemen her toplumda erkeğin çapkınlığı pek çok kez tebrik konusu yapılırken, hatta artık “olağan” bile sayılırken, kadının ancak bir erkekten beklenecek kadar “hız”a sahip olması yadırganır. 

Ancak ne var ki biyolojik etmenlerin sosyal hayata yansıması salt fizyolojik temelinde ilerlememektedir. Biyolojik faktörler neticesinde oluşan kadın-erkek sınıflandırması aynı zamanda kadın ve erkeğin çocukluktan itibaren geçirdiği gelişim dönemini de yakından ilgilendirmiştir. Erkekler, sosyal hayata kadınlara oranla daha yüksek katılım oranına sahip olduklarından dolayı, küçük yaşlardan itibaren hayata atılma konusunda bilinçlendirilirler. Bir erkek çocuğuna daha küçük yaşlarda öğretilen şeyler, hayatın zorlukları, yaşam standartlarını artırma görevi, aileye bakma vazifesi, iyi bir işte çalışma, vs’dir.

Tüm bunlar şunu göstermektedir; erkek, küçük yaştan itibaren hayat hakkında sorumluluk, yetki ve görevler alacak olan kişidir. Bu yetki, görev ve sorumlulukların, onu sürekli birtakım baskılar altında tutmasının yanında, pek çok insanın – karısının ve çocuklarının – kendisine muhtaç olacağı ve kendisinin ailesini geçindirmek zorunda olduğu algılayışla birleştiğinde erkek içgüdüsel olarak kendisini güçlü ve sürekli iktidar peşinde koşması gereken ve yakınındakilerin sürekli olarak muhafazasını sağlaması gereken bir aktör olarak görmeye başlayacaktır. Hayatın zorlukları, ailesine olan yükümlülükleri ve doğasından gelen biyolojik güdülerin de etkisiyle erkek, hayatı adeta bir savaş alanına çevirmek isteyecektir. Bu nedenle erkek, hayatı boyunca daima iktidar peşinden koşacaktır. Bu onun alın yazısı olmuştur.

Kadın ise, erkeğin tamamen aksine küçüklüğünden itibaren hayatı boyunca – kendisine üniversite okuyup çalışması ve kendi parasını kazanması öğretilse hatta buna teşvik edilse bile – “ev” ile sınırlı kalacağı görev ve sorumluluklar yüklenerek yetiştirilir. Daha küçük yaşlarda, bir erkek çocuğuyla aynı yaramazlığı yaptığında ona söylenecek söz “sen kız çocuğusun, biraz uslu dur bakayım” iken, erkeğe söylenen söz “erkek çocuğu, yaramazlık yapması çok doğal” şeklinde olacaktır. Diğer bir nokta; özellikle kültürel alanda yaratılan ve televizyonun etkisiyle zirveye çıkan etkinliklerdir. Örneğin televizyon dizilerinde kadınların ideal eş ve ideal anne portresi çizmesi, buna mukabil erkeklerin sert, ev işleriyle ilgilenmeyen ve aktif gece hayatına sahip olarak yansıtılması tam da bu olguya işaret etmektedir. Bu olgu açıkça şuna işaret etmektedir: kadın-erkek eşitsizliğinin birtakım tercih ve uygulamalar ile ilgisi olmadığı, aksine, hem kadının hem de erkeğin yetiştirilme sürecinde kendilerinin de şahit oldukları yapısal ve toplumsal roller ile kendilerine yöneltilen tepkilerin farklı ve eşitsiz olduğu gerçeği ile kadın-erkek eşitsizliğinin aynı zamanda kendilerine yüklenen sorumluluk ve misyon olduğu gerçeği.

Diğer bir taraftan, kadının sürekli eviyle meşgul olması gerektiği yolundaki yetiştirme tarzı ile kadın, sosyal hayata erkeğe oranla daha az şans ve imkanla katılım sağlar. Bu yönüyle hem modernite ile gelişen işbölümü hem de toplumsal ve iktisadi hayatta giderek artan uzmanlaşma ihtiyacı ve ilişki örüntülerinin iktidar saikiyle beslenmesi olguları, kadınları erkeklerin egemenliği altındaki dünyadan koparmaktadır. Kadınların giderek toplumsal ve iktisadi hayatta erkeğe oranla daha güç rekabet şartları altında tutulması iki olguyu beraberinde getirmiştir. Bunlardan birincisi, erkek egemenliği altındaki iktidar güdüleriyle donatılmış dünyada yer almak isteyen kadınların birer “erkek” gibi olmalarıdır.

Özellikle yakın dönem siyasetinden iki isim buna örnek teşkil eder: bunlardan ilki, eski Başbakanlardan Tansu Çiller ve eski İçişleri Bakanı Meral Akşener’in çizdikleri portrelerdir. Kendileri, erkek egemenliği altında tutulan ve iktidar olgusunun merkezinde yatan siyasette tutunabilmek için tavırlarını bir erkekten daha fazla “erkek” ayarında tutmaya gayret etmişlerdir. Kendileri, bulundukları alanda “kadın” doğalarını bir gün bile göstermeye yeltenmemişlerdir, tabi özellikle Tansu Çiller’in oy almak için başörtüsü takarak kameralara poz vermesini saymazsak! Bu olgu şunu açıkça gösteriyor ki, toplumsal alanda tarihsel-iktisadi-kültürel-sosyolojik bir iktidar olgusu var ve bu olgu günden güne insan kontrolünü aşan bir çehreye bürünmektedir. Artık kadınları ve erkeklerin, ama bilhassa kadınların, kendilerinden, kendi doğalarından, kendi – tabiri yerindeyse “çıplak” –  niteliklerinden hiçbir şey katamadıkları, tersine giderek iktidar olgusunun belirleyiciliği altında kendisine ait ne varsa kaybeden ve onun yerine tüm cinsiyetini iktidarın gerektirdikleriyle donatan bir varlık haline gelmektedir. Ancak bu konu elbette ki salt cinsiyetle açıklanabilecek bir konu değildir.

Kadın erkek arasındaki farklılık ve eşitsizliğin iktidar çizgisi temelinde toplumsal hayata yansımasının birtakım sonuçları vardır. Bunların en önemlisi, kadınların giderek erkeğin ekonomik gücüne bağımlı kalmalarıdır. Ev işiyle meşgul olan kadınlar, bir de iş hayatına giremedikleri takdirde ekonomik olarak erkeğin egemenliği altına girmektedirler. Bunun yarattığı en önemli sonuç, kadın erkek eşitsizliği ve kültüre-ekonomik açıdan dengesizliğinin meşruiyet ve somutluk kazanmasıdır. Kadın erkek arasındaki toplumsal rol dağılımı bu yönüyle artık olağan sayılan bir olgu halini alır.

Bu anlayışın yarattığı çok büyük bir bunalım hali vardır. Kadın erkek eşitsizliğinin ev içerisinde ekonomik ve kültürel açıdan meşruiyet ve gerçeklik kazanması ile erkeğin, zaten doğasından getirdiği ve yetiştirme döneminde kendisine aşılanan yetki, görev ve sorumluluk unsurlarıyla kadın üzerinde kendisini “egemen” olarak görme eğilimidir. Bu eğilim bilhassa ev içinde şiddete kadar giden birtakım problemler yaratmaktadır. Erkeğin, kadının kendisine bağımlı olduğunu sanması ve bunu bir gerçeklik olarak algılaması ile kadın üzerinde hegemon kurma çabası ortaya çıkacaktır. Evliliğin mahremiyet olarak görülmesi, erkek ile kadın arasındaki farklılıkların küçüklükten itibaren kendilerine aşılanması ve en nihayetinde kültürel açıdan erkeğin sahip olduğu birtakım “hak, görev ve yetkilerinin” kadını baskı altına almasına meşruiyet sağlayan ve daha da ötesi bunların zaten kendisinden beklenen şeyler olarak anılmaya başlaması ile birlikte, kadın erkek ilişkilerinin toplumsal-kültürel ve iktisadi süreçlerden nasıl etkilenerek bu noktaya kadar geldiği rahatlıkla anlaşılacaktır. 

Son Güncelleme ( Çarşamba, 13 Mayıs 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans