| Cinsiyete Saklanmış Yeni Toplumsallık |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Perşembe, 07 Mayıs 2009 | |
![]() Giriş: Tartışmaya Başlarken Eskiden geleneksel söylemlerden oluşan olgulara dönük açıklama girişimleri artık modernizmin yarattığı model rollerle beraber gelişirken postmodernizmin yarattığı alternatiflilik, çoğulculuk ve görelilik ile yıkılmış durumda. En basit, insanın küçük bir cinsiyet öznesinden başlayıp toplumsallaşana kadar geçirdiği evrim bugün artık kurallarla değil, kuralsızlıklarla ve daha ziyade değişken dinamiklerin etkisi altında açıklanıyor. Doğru dediğimiz şeyin ölçütü artık durum değil zaman olmuş durumda. Durumların değişkenliğe müsait oluşu, etkileşimlerin dinamiğinin belirlenemezliği çok yönlülüğü hakim kılmıştır. Bu çok yönlülük ilişkisinin yeni yeni etkili olduğu alan cinsellik ve cinsiyetin toplumsallaşması olgusunda karşımıza çıkmakta. Öyle bir çok yönlülük ki hem de, sadece cinsiyetin üzerinden değil, aynı zamanda olgular arası geçişgenlik yaratarak toplumdaki ilişki yapılanmalarını ve bu yapılanmalar sonucu ortaya çıkan kurumsallıkları da ortaya koyarak bir açıklama girişimi yapmaktadır. Cinsiyetin Toplumsallaşması mı, Toplumun Cinsiyete Özgüleştirilmesi mi? Moderniteden evvel cinsellik salt üremeye dayalı bir etkinlik olarak görülürdü. Öyle ki cinsellik insanın kendine özgü bir insan olduğuna dair postmodern tavırdan çok uzaktaydı. O dönemlerde cinsellik ve bilhassa üreme, bir faaliyet ancak yine şahsi değil toplumsala dönük bir üretim sürecini andırmaktaydı. 1800’lere kadar İngiltere’de evlilik sadece çocuk yapma ve aile servetinin korunmasına odaklıydı. Cinsiyetin öznel niteliği olan aşk olgusu neredeyse “yasak” statüsündeydi ve kişilerin birbirilerini sevmeleri değil, birbirileri ile içinde bulundukları kolektif saha olan aileye yardımcı olmaları beklenmekteydi. Bu olguyu analiz eden Ortaçağ Avrupa Tarihçisi John Boswell, modernliğin ilk zamanlarına kadar evliliğin öznel kararlardan ziyade toplumsal dayatılmışlıklar yoluyla meydana geldiğini hatırlatarak “insanın moderniteden evvel kendine ait olmayan fakat son kertede aile gibi toplumsal grupların kontrolü ve güdümünde olan bir varlık” olduğunu söylüyordu. Eskiden geleneksel söylemlerden oluşan olgulara dönük açıklama girişimleri artık modernizmin yarattığı model rollerle beraber gelişirken postmodernizmin yarattığı alternatiflilik, çoğulculuk ve görelilik ile yıkılmış durumda. En basit, insanın küçük bir cinsiyet öznesinden başlayıp toplumsallaşana kadar geçirdiği evrim bugün artık kurallarla değil, kuralsızlıklarla ve daha ziyade değişken dinamiklerin etkisi altında açıklanıyor. Doğru dediğimiz şeyin ölçütü artık durum değil zaman olmuş durumda. Durumların değişkenliğe müsait oluşu, etkileşimlerin dinamiğinin belirlenemezliği çok yönlülüğü hakim kılmıştır. Bu çok yönlülük ilişkisinin yeni yeni etkili olduğu alan cinsellik ve cinsiyetin toplumsallaşması olgusunda karşımıza çıkmakta. Öyle bir çok yönlülük ki hem de, sadece cinsiyetin üzerinden değil, aynı zamanda olgular arası geçişgenlik yaratarak toplumdaki ilişki yapılanmalarını ve bu yapılanmalar sonucu ortaya çıkan kurumsallıkları da ortaya koyarak bir açıklama girişimi yapmaktadır. Cinsiyetin Toplumsallaşması mı, Toplumun Cinsiyete Özgüleştirilmesi mi? Moderniteden evvel cinsellik salt üremeye dayalı bir etkinlik olarak görülürdü. Öyle ki cinsellik insanın kendine özgü bir insan olduğuna dair postmodern tavırdan çok uzaktaydı. O dönemlerde cinsellik ve bilhassa üreme, bir faaliyet ancak yine şahsi değil toplumsala dönük bir üretim sürecini andırmaktaydı. 1800’lere kadar İngiltere’de evlilik sadece çocuk yapma ve aile servetinin korunmasına odaklıydı. Cinsiyetin öznel niteliği olan aşk olgusu neredeyse “yasak” statüsündeydi ve kişilerin birbirilerini sevmeleri değil, birbirileri ile içinde bulundukları kolektif saha olan aileye yardımcı olmaları beklenmekteydi. Bu olguyu analiz eden Ortaçağ Avrupa Tarihçisi John Boswell, modernliğin ilk zamanlarına kadar evliliğin öznel kararlardan ziyade toplumsal dayatılmışlıklar yoluyla meydana geldiğini hatırlatarak “insanın moderniteden evvel kendine ait olmayan fakat son kertede aile gibi toplumsal grupların kontrolü ve güdümünde olan bir varlık” olduğunu söylüyordu. 1800’lerden itibaren Avrupa’da ortaya çıkan burjuvazi akımı ve ekonomik ilişkilerin çeşitlenmesi ve üretim araçlarının toplumun geniş katmanlarına inmesiyle birlikte insanın aile içindeki konumu ve cinsiyetini kullanımı da hayli değişikliğe uğradı. Bunların başında, ailenin, çiftlerin ekonomik üretimleri üzerindeki söz sahibi olma durumu azalmaya başladıkça çiftlerde görülen bağımsızlık olgusudur. Bu bağımsızlık, çiftin kendi içindeki ilişki türünden, oturdukları evin inşasına kadar pek çok değişkenliğe neden olmuştur. Çift artık sadece yatak odasında değil, evin her tarafında mahremiyet yaşayabilmiştir. Dahası, kişilerin “çift” olabilmelerinden evvel birbirilerine bakış açıları da büyük değişime uğramıştır. Giddens’ın tabiriyle, modernizmin getirdiği “bağlanmacı bireycilik” ile evlilik dahil pek çok karar bireysel kararlar ile belirlenen durumların doğasında görülen değişiklik iki yönlü bir yeniliğe neden olmuştur: bunlardan ilki, bireylerin kendi aileleri ve geleneklerinden daha özerk hale gelmesiyle beraber (bilhassa ve konuyla alakalı olarak evlilik konularında) ve ailenin rolünün azalmasıyla beraber kendi seçimleri ön plana çıkmıştır. Kadınlar, cazibelerini karşı tarafa sunmak için kendi cinsiyetlerinin derinde kalan niteliklerini ön plana çıkartmaya başlamıştır. Fakat bundan evvel kadınlar, kendilerini çözmüşlerdir, yani kendilerinin farkına varmışlardır, güzelliklerinin farkına varmışlardır. Dolayısıyla kadınlar artık mikro toplumsal grup olan ailenin değil kendilerinindir. Ekonomik alanda görülen işbölümü, uzmanlaşma ve üretimin artmasıyla birlikte mahremiyet olgusunda çatlamalar olmuştur. Bu dönemin en önemli özelliği, aile şirketlerinin yerini bireysel girişimciliğin almasıdır. Bu bağlamda giderek toplumsaldan özele inen yeni bir sosyal yapı vardır. Bu yapı içerisinde bireyselliğin ortaya çıkışı buna işaret eder: kişilerin, kendi kaderlerinden sorumlu olmaları fikri. Kadın ve erkeklerin kendi kaderlerinden sorumlu olmaları ilk başta kendi vücutları üzerinde hakim olmalarıyla başladı. Artık evliliklerde ve – az da olsa – evlilik öncesi ilişkilerde ailenin kararı veya toplumsalın kendilerinden beklediği çocuk yapma faaliyeti gibi belirleyicilikler değil, kendi tercihleri ön plana çıkmaktaydı. Bu olgu, kadın ve erkeğin kendilerini karşı tarafa kabul ettirme isteği ile birleşince cazibe ve romantik aşk olguları ortaya çıktı. Cazibe, basit şekliyle erotik anlamda düşünülmemelidir. Bu, kişinin kendisinin farkına varması, yani kişinin kendisine bırakılmasıyla yakından ilgilidir. İlişkilerde belirleyenin gruplardan özerk bireylere kayması ise ilişkinin niteliğini değiştirdi. Bu nitelik, daha evvel kadın-erkek arasındaki ilişkinin aile kurmaya dönük ve amiyane tabiriyle basit bir ortaklık, kısaca ilişkinin kolektif bir hal alması durumunun dışına çıkarak, gene kolektif bir sonuç olarak fakat bu sefer bireysel tercihlerin ön plana çıkması durumunu realiteye taşıdı. İlişkinin sebebi aile kararı ve maddesel beklentilere dönük unsulardan öteye geçerek, romantizm oldu. Bireysel tercihlerin ön plana çıkması ve cazibenin gerçek belirleyici halini alması gibi soyut faktörler kısa zaman içerisinde toplumdaki üretim sürecinin belirleyicilikleri içerisinde konumlanmaya başladı. Kapitalizmin yarattığı işbölümü ile erkek, o dönemin özerk koşullarının neticesiyle – ki bu koşulların temel niteliği üretimin makineleşmesi olgusu ve dolayısıyla ancak erkeğin yapabileceği bir iş olması durumudur – toplumsal işbölümünde kendi payına düşen üretim sürecini yönlendiren bir aktör konumundayken kadın ise, henüz erken modernleşme döneminde toplumsal alanda kendini ispatlayamamış veya toplumsal sisteme henüz entegre edilmemiş olması sebebiyle o da bu işbölümü çerçevesinde evin içerisinde yalnız kalmasından ötürü, kendisini ev işlerinde konumlandırmıştır. Kısa zaman sonra özerk cinsiyet olgusunun egemen olmasıyla başlayan, kişisel tercihlerin belirleyici olduğu ve bunun kişisel cazibe olgularıyla birleşerek diğer tüm dış koşullardan bağımsız kalarak romantik niteliği taşıyan evlilik kurumu, bir anda toplumsal üretim sürecinde ortaya çıkan işbölümü ve buna uygun toplumsal yapılaşma neticesinde giderek özerklikten çıkıp yeni bir toplumsallaşmaya doğru evrimleşmiştir. Bu evrimleşme esnasında kadın-erkek rolleri yeniden tanımlanmış ve eskiden salt fizyolojik neticelere bağlı kalan bu farklılık artık maddi üretim sürecinin getirdiği kural ve yapılardan etkilenerek yeni bir çerçeveye bürünmüştür. Kadın artık ev işleriyle uğraşan bir aktör konumuna indirgenirken, erkek ise eve ekmek getirmekle görevli aktör haline gelmiştir. Her ikisinin de ortak yönü, yeni konumlarının her ne kadar başlangıçta bireysel tercihlerce belirlenmiş olsa da, giderek daha fazla toplumsallaşmasıdır. Kadın-erkek arasındaki yeni toplumsallaşma ve üretim sürecinde yeni rol dağılımı ile toplumsal hayatın iktisadi ve sosyolojik dağılımı ortaya çıktı. İş dünyasında erkek egemenliğinin oluşması ile erkek çoğunluğu tarafından yaratılan ve erkeğin doğasının toplumsallaşmasına zemin hazırlayan yeni bir iktidar anlayışı ortaya çıktı. Ancak bu yeni iktidar anlayışına geçmeden evvel kısaca erkek-kadın arasındaki biyolojik farklılığın toplumsal rollere ve konumlandırılmalara ilişkin önemini izah etmeye çalışacağım. |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 06 Mayıs 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


