Liberalizm, İfade Hürriyeti ve Kamusallık Yazdır E-posta
Yazar Öner Bulut   
Çarşamba, 29 Nisan 2009

Girişhttp://www.imagebot.org/images/articles/posters/9438.jpg

İfade hürriyeti, bireyin zihin alanında tezahür eden düşüncelerini, harici dünyaya serbestçe ve özgürce sunabilmesidir, en yalın anlatımıyla. Bu bakımdan ifade hürriyeti, düşünce hürriyeti ile organik olarak da bağlantılıdır. Yani düşünce hürriyetini anlamlı hale getiren, ifade hürriyetinin varlığıdır, büyük oranda. Bu iki hürriyet alanı, aynı zamanda, bireyin kendisini özel ve mutlu hissettiği iki önemli bireysel faaliyeti, iktidarın müdahalesinden korur: Düşünmek ve düşünceleri ifade edebilmek.

Tabiri caizse, insan denen canlıyı, diğer tüm canlılardan ayıran en önemli vasıflar, düşünebilme, düşündüğünü ifade edebilme ve fiiliyata geçirebilme kabiliyetleridir. İnsan, sadece kolları, bacakları, vücudu ve bir de kafası olan bedenî bir varlık değildir. İnsan, maddi beden ile bütünleşir şekilde ruh, bireysel yetenek ve düşüncelere sahip bir yaratıktır, aynı zamanda. Ve öyle ki bir insan, diğer insanlardan büyük oranda düşünceleri ve bireysel yetenekleri ile farklılaşır. Bu nedenledir ki bireyin kendine mahsus yeteneklerini kullanabilmesi için, düşünce sistemini de özgürce kullanabiliyor olması gerekir.

***

İfade Hürriyetinin Hukuki Düzlemi

İfade hürriyeti, modern dünyanın demokratik devletlerinin kendisini bağıtladığı uluslararası sözleşmelerce de düzenlenmiş ve koruma altına alınmıştır. Bu beynelmilel sözleşmelerden en bilineni, 1950 yılında Roma’da imzalanarak 1952 yılında yürürlüğe giren ve ülkemizin de 1954’te tarafı olduğu ‘Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşme (AİHS)’dir. Bu sözleşme, 10. maddesinde ifade hürriyetini düzenlemiş ve akabinde bu hürriyetin sınırlarını çizmiştir.

Bu noktada ilgili madde metninin lafzı için ifade edilmesi gereken önemli bir kaç husus vardır: Bir hürriyet alanı, aynı zamanda bireylere bazı sorumluluklar yükleyen bir alanı da ifade etmektedir. Yani hürriyet, bireye alabildiğine pervasızlık salahiyeti veren, birey için tamamen kurtarılmış ve dokunulmaz bir alan bahşetmez. Hürriyet, elbette ki peşi sıra hürriyeti kullanan bireyler için bazı sınırlandırmaları, koşullandırmaları ve yaptırımları da getirir. Lakin bu sınırlar, koşullar ve yaptırımlar, asla ve kata hürriyetin özünü zedeler, anlamını bozar, amacını aşar ve kullanımını imkânsız hale getirir nitelikte olamaz. Ve yine bu sınırlar, koşullar ve yaptırımlar, ancak ve ancak bir kanun ile legalleştirilir. Yani, yalnızca meclis tarafından yerine getirilen yasama faaliyeti dışındaki bir hukuk formuyla bireysel hürriyetler için tahdidat getirilemez.

***

İfade Hürriyeti Ne İçin Gerekli?

İfade hürriyeti, tabiidir ki genel kanaate aykırı, rahatsız edici, sarsıcı ve hatta mütecaviz fikirlerin özgürce açıklanabilmesi için bir anlam ve görev ifade etmektedir. Toplum açısından normal karşılanacak, tepki almayacak, yumuşak ve konjonktüre uygun düşüncelerin ifade edilebilmesinin önünde çoğu zaman bir engel yoktur, zaten. Birey, ifade hürriyetine ve bu hürriyetin sağladığı hukuki korumaya en çok, açıklandığında kendisi açısından her manada olumsuzluk yaratması kuvvetle muhtemel fikirler için gerek duyar.

İfade hürriyeti aynı zamanda çoğulculuğun ve demokrasinin de bir gereğidir ve hatta demokratik bir rejimin olmazsa olmaz şartıdır. Zira birey, toplum içerisinde kabul görmeyen, çoğunluğun reddettiği, konuşmaktan bile çekindiği konularda dahi, her türlü aykırı fikirleri özgürce ifade edebilmelidir ki, gerçek manada çoğulcu bir demokrasi oluşturulabilsin.

İşte bu noktada, AİHS’nin ifade hürriyetini düzenleyen maddesinin lafzının, ifade hürriyeti ve sınırları bağlamında, olabildiğince özgürlükçü ve objektif yorumlanması zarureti doğmaktadır. Devlete veya üstün erke, müdahaleci tarzda ve subjektif (mealen, ‘her ülkenin kendine mahsus özel şartları vardır’ diyerek) sınırlandırma yapma yetkisinin verilmesi halinde, ifade hürriyeti ve aykırı fikirler, genel kamusal kanaat karşısında tehlike altına girecektir ki, işte bu yüzden, hürriyetler konusunda, iktidarların edilgen konumda bulunması gerekmektedir.

İfade hürriyetini ve bunun sınırlarını düzenleyen AİHS’nin 10. maddesine ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından alınmış birçok emsal karar vardır. Bu kararlar, yasal düzenlemede birkaç satırla korunmak istenen ifade hürriyetinin, esas koruma ilkeleri ve vasıtalarını ve de bu ilke ve vasıtaların kullanımında uygulanacak yorum tarzlarını belirlemektedir.

***

Liberalizmin İfade Hürriyetine Bakışı Nasıldır?

Bir takım liberallerce yanlış bir şekilde iddia olunduğu üzere, liberalizm, fikirlerin sadece özgürce ifade edilebilmesiyle ilgilenmemektedir. Buna göre, ifade hürriyeti, ifade edilen düşüncenin yasal çerçevede ve toplumsal-siyasal alanda yaratacağı etki ile de ilgilenmektedir. Yani liberalizm, her düşüncenin özgürce ifade edilebilmesini değil, yasal çerçeveye uygun ve toplumun genel kanaati ile barışık, kamusal alanda tahribat yaratmayacak düşüncelerin özgürce ifade edilmesini savunur. Bu izahata liberalizm adına katılmak mümkün gözükmemektedir. İddia olunan kamusallık prensibinin, liberalizmin ifade hürriyetine bakış açısını yansıtmadığını ve hatta tam zıt bir fikir eksenini işaret ettiğini düşünüyorum.

Liberal fikriyat, ifade hürriyetini, ifade edilen düşüncenin genel kamusal temayüle uygunluğunu araştırmaksızın ve toplumsal alanda yaratacağı etkiyi düşünmeksizin, sırf her türlü kolektif girişime karşı korunması gereken, bireyin özgür düşüncelerini barışçıl tarzda yansıtmak için kullanabileceği yegâne vasıta olduğu için savunur. Zira her bir birey ve her bir farklı düşünce, liberalizm açısından, üstün güce karşı korunması gereken, başlı başına bir değer kaynağıdır.

Liberalizm, ifade edilen düşüncenin, hürriyete ve korumaya sahip olabilmesi bakımından, toplumsal veyahut kamusal (adına ne dersek diyelim) alanda yaratacağı sonuçlarla ilgilenmez. Bir düşüncenin toplumsal yapıda tahribat ya da kırılma yapacak olması, o düşüncenin özgürce ifade edilebilmesinin önünde bir engel değildir, olmamalıdır. İfade hürriyeti açısından sorunlu bir bakış açısını yansıttığı aşikâr olan bu düşünce tarzının liberalizme mâledilmesi doğru olmayacaktır.

Bu noktada AİHM’in Handyside vs. United Kingdom davası sonucunda verdiği karardan bir bölümü alıntılamak istiyorum:

“…İfade hürriyeti, demokratik bir toplumun asli temellerindendir. Toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin temel koşullarından birisini oluşturur. İfade hürriyeti, sadece toplumca olumlu karşılanan ya da kimseye saldırgan gelmeyen ya da insanların kayıtsız kalabildiği ‘bilgi’ ve ‘fikir’ler için değil; devlet veya halkın herhangi bir kesmi için saldırgan görünen, sarsıcı nitelik taşıyan ya da rahatsız edici olan fikirler için de geçerlidir. Demokratik toplumun vazgeçilmez özellikleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir bunlar(7 Aralık 1976, Seri A No. 24, s. 23, paragraf 49) (1)

***

Bireysel Hürriyet-Kollektif Hürriyet

Hürriyetler en basit şekilde, bireysel hürriyetler ve kolektif hürriyetler olarak ikiye ayrılır ise de kolektif hürriyetlerin temelleri, bireysel hürriyetler üzerinde yükselir. Bu nedenledir ki demokrasi, çok fikirlilik, açık görüşlülük, özgür siyaset ve benzeri gerekliliklerin sıhhati, bireysel hürriyetlerin sıhhatine bağlıdır.

Kolektivite, çoğu zaman, farklı bireylerin oluşturduğu ve ortak iyiyi aradıkları bir siyasi alanı ifade eder. Bu nedenledir ki kolektif hürriyetlerin birçoğu, siyasi hak ve hürriyetleri işaret etmektedir. Siyaset ise kendi içerisinde farklılaşan bir toplumsal tabanı veya alanı doğurmaktadır. İşte tam da bu noktada toplumsal, çoğul ve genel olanın; bireysel, ekal ve özel olana karşı zor kullanma rizikosu doğmaktadır. Bu riziko, bireysel hak ve hürriyetlerin, kamusal olan her türlü zorlamaya karşı korunabilmesi ile sigorta altına alınabilir.

***

Kamusallık mı Bireysellikten, Bireysellik mi Kamusallıktan…

Temel hak ve hürriyetlerin, kamusallığın yarattığı genel çerçeveden doğan ve beslenen bir vakıa olduğu yönündeki, Rawls’çı bakış açısına, liberal düşün sistemi çerçevesinde bakıldığında katılmak mümkün gözükmüyor.

Aksine, liberal camiada kamusallığın, yani cemiyet hayatının veya anayasal manadaki genel çerçevenin, hür bireyselliğin bir sonucu olduğu görüşü yaygın bir görüştür. Zira yaşamın kaynağına, yani en başa dönecek olursak bile, toplum ve devletten önce bireyin var olduğu ve bu bireyin başlıca temel hürriyetlerinin bulunduğu görüşü, doğal hak teorisyenleri ve tabii hukukçular tarafından kanıtlanmıştır. Bu fikir insanlarının en bilineni, yaşadığı dönemden sonraki liberal fikir insanlarının hemen hemen tamamının kendisinden esinlendiği ve bugün herkesin gıpta ettiği İngiltere’deki demokratik sistemin kuruluşunun fikir babası olan John Locke’tur. Locke tarafından ifade edilen siyasal sistemde, ‘otorite’ değil, ‘hürriyet’ başköşededir.

Locke, Hobbes tarafından meşrulaştırılmaya çalışılan siyasal (kamusal) despotizme karşı direnerek, insanın vazgeçilmez tabii haklarının varlığını ve kamusal örgütlenmelerin bu temel insan haklarını teminat altına almaktan daha önemli bir görevinin olmadığını ileri sürerek(2), siyasal liberalizmde, bireyselci ve özgürlükçü bir açılım sağlamıştır.

Locke’çu felsefede, her ne kadar bireyselliği aşan kamusal bir egemen gücün varlığı kabul edilse de, bu gücün yegâne görevi, bireyin doğuştan sahibi olduğu temel hak ve hürriyetleri korumak ve halkın bireysel refah ve mutluluğunu sağlamaktır.

Hobbes’çu felsefe tarafından ileri sürülen tabiat durumu, ihtiras sahibi bireylerin birbirleri ile savaşım içerisinde olduğu öngörüsünden hareketle oluşturulmuştur. Bu nedenledir ki der Hobbes, bireyler bu savaşımı bitirmek için, bazı haklarını sosyal bir sözleşme ile üst bir kamusal güce devretmiştir (3). Liberal felsefenin uzun süreler kendisini yanlış aksettirmesine müsebbip olan ‘insan insanın kurdudur’ tarzı bir tabiat hali tasavvuru çizen Hobbes’ın aksine, Locke, tabiat halini, bireylerin hareketlerini düzenleme bakımından ve şahısları ile mülkleri üzerinde tasarruf bakımından, gerçek bir hürriyet durumu olarak tasavvur etmiştir. Locke’un çizdiği bu sistemde, tabiat hali en mükemmel hürriyet durumu için, en elverişli sistemi oluşturur. Otoritenin, bireysel alana yaptığı her müdahale, hürriyete yapılan olumsuz bir müdahaleyi de beraberinde getirir. Locke’a göre, tabiat halinde oluşabilecek bireysel zararlar için en önemli güvence ise insan aklı ve ahlak sistemidir. İnsan aklı ve ahlakından doğan bu kısıtlar elbette ki kodifikasyona uğrayabilir. Ancak bu kodifikasyon sürecinde, bireysel olanın, kamusal tarafından ezilmesi mazur görülemez.

Hobbes da bireyin temel değer olduğunu, hür bir varlığı oluşturduğunu ve bireysel hak ve hürriyetlerin korunmaya muhtaç olduğunu kabul etmektedir. Fakat Hobbes, çizmiş olduğu yaşam sisteminde, devlete müdahaleci salahiyetler vermenin doğuracağı olumsuzluklar ve yanlışlıklar üzerinde pek derin fikirler ortaya koymamaktadır. Hatta daha ileri giden Hobbes, devleti, Tanrı’nın dünyadaki yansıması olarak görmüştür: “Devlet, fani Tanrı’dır. İnsanlar ebedi Tanrı’nın gölgesinde barış ve güvenliklerini fani Tanrı’ya yani devlete borçludurlar (4).

***

Bireycilik ve Antitez olarak Sosyalizm

Liberalizm, diğer tüm fikir akımlarının aksine bireycilik üzerine inşa edilmiştir. Bireyi ve bireyselliği savunan tek fikir sistemi liberalizm denilirse, yanlış yapılmış olmaz.

Atilla Yayla’nın da çok doğru olarak ifade ettiği gibi, liberalizm açısından temel argüman ve temel varlık bireydir. Bireyin varlığı, bütünün varlığından daha gerçektir ve somuttur. Birey, her türlü kamusal yapının veya organizasyonun üstünde bulunan bir değerdir. (5)

Rawls’çı felsefenin, yani kamusallık, ortak iyi, ortak çıkar, kamusal yarar gibi muğlak kolektivist ifadelerin, klasik liberalizmle çelişmediği hususundaki bazı liberallerin görüşleri ise yanlıştır. Aksine klasik liberalizm, zaten bu şekildeki muğlak ifadelerin, bireysel alana müdahale sebebi olarak görülmesine karşıdır. Eğer ortak çıkar, kamusal fayda tarzı bir kolektif müspetlikten bahsedilecekse, bahsedilen şey, tam olarak, bireylerin total olarak iyilikleridir, yani kamusalı oluşturan bireylerin tek tek iyilikleri ve faydalarının toplamıdır (6). Bunun ötesinde kamusal bir iyilikten bahsetmek realist olmayacaktır.

Bu nedenle, klasik liberalizme mâledilmeye çalışılan, kamusal yarar veya ortak çıkarın, kimi zaman bireysel hürriyetleri engellemenin sebebi olarak görülmesi fikri, esasında sosyalizm ve benzeri totaliter fikir sistemleri tarafından savunulmaktadır.

***

İfade Hürriyeti ve Sonuç

Bu noktaya kadar ayrıntılı olarak açıklananlar da göstermektedir ki, bazı liberallerin, ifade hürriyeti noktasında, Rawls’çı bakış açısı olarak ortaya koydukları argümanların hiç birisi, bırakalım anarko kapitalist veya liberteryen fikirleri, klasik de olsa liberal fikrin bile hiçbir yönü ile bağdaşmamaktadır.

Devlet karşısında, bireyi önemseyen, devleti yüceltmeyip de bireyin hizmetkârı olarak gören, kamusal olan her şeye birey adına muhalif kalan liberal fikirlerin aksine, esasında kamusallığı, bireyselliğin öncülü sayan ve bireyselliği, kamusallığın hegemonyasına sokmakta bir beis görmeyen bu tarz düşüncelerin, liberalizmi yozlaştırdığını düşünüyorum.

İfade hürriyetini, kamusal bir ön kabule ve hatta oybirliğine bağlayan zihniyetin, liberal zihniyeti yansıttığı şeklindeki yanlış anlaşılmaların, bu makaleden sonra ortadan kalkacağını umarım.


1- Gilles Dutertre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarından Örnekler, Avrupa Konseyi Yayınları, Kasım 2003, s. 362. (Orijinal adı: Extraits clés de jurisprudence-Cour européenne des Droits de l’Homme)
 
2- Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Siyasal Kitabevi, 6. Baskı, Ankara 2003, s. 201.
 
3- İbid., s. 195, 196.
 
4- Thomas Hobbes, Leviathan, Part II, Chapter 17, London 1943(Aktaran: Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, s. 197.).
 
5- Atilla Yayla, Liberalizm, Liberte Yayınları, 5. Baskı, s.153.
 
6- İbid., s. 156.
Son Güncelleme ( Salı, 28 Nisan 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans