| Demokrasi Sadece Oy Vermek mi? |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Cuma, 03 Nisan 2009 | |
|
Ancak en son seçimlerin ardından bu ifade sahibi insanlar, AKP’nin oylarını düşüren seçmeni yere göğe sığdıramaz hale gelmişlerdir. Seçmen, bu tarz histerik yaklaşan ve neyin doğru olduğunu toplumun genelinden daha iyi bildiğini iddia eden insanların tercihinin dışında bir seçim yaparsa “yanlış”, ancak onların istediği istikamette bir tercihte bulunurlarsa bu sefer “doğru” olarak nitelendirileceklerdir. Türkiye’de siyasetin aslında ne kadar “bencilce” ortaya konduğu, siyaseti bir genel mesele olarak telakki eden insanların söylemlerinde açıkça ifşa edilmektedir. Bu söylemi ortaya koyanların ortak noktalarından bir tanesi de, AKP’nin oyunu düşüren seçmenin, aslında demokratik süreçte iktidarı uyaracak bilince nasıl sahip olduğunu gösterdiğine dair bir başka “çelişkili ve samimiyetsiz” ifadesiydi. Bu söylem daha spesifik hale getirildiğinde; “seçmen kendi haline bırakıldığında darbe teşebbüslerine ihtiyaç kalmıyor” söylemini de bulmamız mümkün. Bunu söyleyen arkadaşlar, kendilerinde bir tür “demokratlık” hissetmiş olacaklar ki, AKP aleyhinde bir seçim sonucunu demokrasinin zaferi olarak yorumlamaktalar. AKP’nin oylarının düşmesi seçmenin “doğru” tercihlerinin ürünü ise ve darbe teşebbüslerinin olmaması gerektiği yolunda bir sonuca ulaşılıyorsa, aynı mantığı tersinden okuduğumuzda çok vahim ve tehlikeli bir tablo ile karşı karşıya kalırız: seçmen, AKP’yi aşağıya doğru değil de yukarı doğru çekseydi, “yanlış” tercih yapacaktı ve darbe teşebbüsleri bu kez “meşru” ve “haklı” mı sayılacaktı? Demokrasinin Gerekliliği Nedir? Demokrasi, çoğunluğun yönetimi ve kaynakların çoğunluğa tahsis edildiği sistem olarak algılanmaya devam ettiği sürece toplumda ne demokrasi algısı ne de çoğunluk diktatörlüğü lafızları sona ermeyecektir. Demokrasi, yönetimin çoğunluğa emanet edildiği bir sistem olması itibariyle yukarıdaki algılamadan büyük ölçüde ayrılır. Dikkat ediniz; iktidar bu sistemde yeni tarz bir “yönetim” perspektifi geliştiremez, toplumun bütününün mutabakatıyla sağlanmış genel yasalar çerçevesince belirlenmiş ilkeler denetiminde yönetimi devam ettirir; bu ilke, iktidarların keyfiyetini engellemek amacıyla oluşturulmuş ve yalnızca demokrasilerde kurumsallaştırılmıştır. Dolayısıyla demokraside iktidar, kendi çerçevesi dışına çıkarak, iktidarın kendisine bahşettiği hak, yetki ve sorumlulukların dışına taşamaz; aştığı takdirde azınlığın hakları gasp edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağından çoğunluğun denetimi gerekli hale gelir. Ancak toplum çoğunluk diktatörlüğü ile değil de azınlık diktatörlüğü ile karşı karşıya ise çözüm nasıl olacaktır? yine aynı mantık geçerli olmak zorundadır: ne çoğunluk yoluyla ne de azınlık yoluyla toplumun temel hak ve hürriyetleri, keyfi belirlenmiş amaçlar ve keyfi yöntemler yoluyla gasp edilemez, gasp edildiği takdirde sistemin demokratikliği imkansızlaşır. O halde bir toplumda yönetimin meşruiyetinin ölçüsü sadece temel hak ve hürriyetler bazında toplum üzerinde yönetimin iradesinin oranı dairesinde yapılabilir. O halde bir toplumda temel hak ve hürriyetler azınlık veya çoğunluk, kısaca iktidar sahiplerince keyfi olarak ihlal ediliyorsa, sistemin demokratik mekanizması işlemiyor demektir. Sistemin demokratik niteliğini korumanın yegane yolu ister çoğunluk ister azınlık olsun iktidarı kullanan her makamın olabildiğince hukukun denetimine tabi, yönetimde şeffaf ilkeleri benimsemiş, halkın beklentileri ve tercihleri yoluyla düzenli olarak seçilen ve vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini korumak ile mükellef kılınmış olması gerekir. Dolayısıyla, ihtiyacımız liberal demokrasinin tesis edilmesidir. Çünkü ancak böyle bir demokraside temel hak ve hürriyetler olabildiğince özgür olabilir ve aynı zamanda iktidarı kullanan kişilerin toplum menfaatine uygulama yapabilmeleri mümkün kılınabilir. Seçimin Demokratikliği Üzerine Kuşkusuz serbest seçimler demokrasinin en önemli araçlarıdır çünkü ancak onlar yoluyla toplumun siyaset makamını belirlemesi mümkün olabilir. O halde bir toplumda seçimlerin hür ve adil olabilmesi siyaset kurumunun genel niteliğini oluşturması bakımından elzem olmaktadır. Yukarıdaki ilkeler kuşkusuz Türkiye’deki seçimler ile de yakından alakalı olmak mecburiyetindedir. Son seçimlerde adını sıkça duyduğumuz üzere “belediyelerin rant kapısı haline geldiği” yolunda ortaya çıkan söylemlerin acaba demokrasi ile yakından alakası olabilir mi? Kuşkusuz, evet. Ayrıca hemen başta ifade etmeliyim ki, yerel seçimlerin genel seçim havasına dönüştürülmesinin de esprisi burada yatmakta zaten! Belediyelerin kullanımına tahsis edilen kaynak ve imkanların çokluğu, iktidarı ve muhalefeti belediyelere kayıtsız bırakamamaktadır. Üstelik halen belediye harcamalarının Sayıştay denetimine tabi tutulmaması konunun çok önemli bir noktasını teşkil etmektedir. AKP, şeffaf yönetim ve devleti vatandaşa sorumlu kılma gibi çağdaş projelerine neden acaba belediyelerin harcamalarının Sayıştay tarafından denetimine tabi tutulmasını sağlamakla başlamadı? Dolayısıyla da bu seçimleri genel seçim havasına sokan şey, seçimin bizatihi genel bir biçimde dile getirilmesi olmuştur. Örneğin hem AKP hem CHP, İstanbul mitinglerinde adaylarını ve projelerini değil de, birbirilerine söylemek istediklerini söyleyerek oy peşinde koşmuşlardır. İstanbul’da acaba kaç AKP’li Topbaş’a projeleri nedeniyle oy vermiştir? Veya acaba kaç CHP’linin oy vermesinin nedeni kendi adayının projelerinin diğer partinin adayından daha iyi olduğunu düşünmesi olmuştur? Ancak meydanlarda yalnızca genel seçimlerde ortaya konacak söylemlerin oluşmasıyla seçimin niteliği zaten değişmiştir. Bir diğer husus da şudur; belediye başkan adaylarının niteliğinin mensup oldukları partiyle eşdeğer görülmesidir. Örneğin bir adaya oy verme sebebi, adayın projeleri değil de parti başkanının ihtimamı ve tercihi oluyorsa ve seçmen de buna “uyuyorsa” seçimin “yerelliği” zaten ortadan kalkmaktadır. Oysa biz biliyoruz ki yine AKP hükümeti, siyasi partiler yasasını değiştirmeyerek tıpkı belediyelerin harcamalarının denetime tabi tutulması beklentisini geri çevirdiği gibi bunu da elinin tersiyle itmiştir. Görülüyor ki, kanunların ve ilkelerin demokratikleştirilmediği bir ortamda yapılan seçimlerin demokratikliğini belirleyen tek kıstas seçimlerin “serbest” ve düzenli olmasına bağlanmış gözüküyor. Oysa bu tarz bir yaklaşım İran’da da var, Pakistan’da da. Orada da insanlar serbest ve düzenli seçimler yoluyla Cumhurbaşkanı seçiyorlar fakat bu Cumhurbaşkanı’nın yaptıkları ortadayken nasıl ki İran için “demokrasi” sözcüğünü kullanmak kulağımızı tırmalıyorsa, Türkiye için de optimum bir demokrasiye sahip olduğu yolunda nitelemelerde bulunmak aynı derecede kulak tırmalayıcı olmalıdır. “Kürt Oyları Ermenistan Sınırına Dayandı” Yukarıdaki başlıkta yazanlar, son seçimlerin ardından hükümet sözcüsünün(Cemil Çiçek) yaptığı açıklamadır. Hükümet, güneydoğuya yaptığı ekonomik-sosyal-siyasi yatırımların karşılığını alalamış olmasını toplumda bir korku yaratarak aşmaya çalışmaktadır. Halkı bilinçlendiremeyenlerin yaymaya çalıştıkları şeriat korkusuna ne kadar da benziyor değil mi? Meseleye gelelim; hükümetin güneydoğuda karşılaştığı seçim sonucu, onu bir hayli kızdırmışa benziyor. Çünkü bölgeye aleni biçimde buzdolabı dağıtmaya varacak kadar yatırımların dozunu yükselten AKP iktidarı, karşılaştığı sonuçla adeta yıkıldı ve halkın bu tercihinin “yanlışlığını” bir korku dalgası yaymakla aşmaya çalıştı: “bölgenin siyasi isteği belli oldu!” , “Kürt oyları Ermenistan sınırına dayandı(bu da ne demekse, herhalde korkması gereken bir de Ermeniler artık)”, “yazıklar olsun emeklerimize!”. Şimdi, tüm bu söylemlere bakarak AKP’nin kendisinin, yazının ilk başında eleştirilen modern-aydın-bilinçli-her şeyi ben bilirim edasında olan insan tipinden ne farkı kalmaktadır? Bölgenin selahiyetini kendinin bildiğini iddia etmiştiysen, o zaman seçimler neden yapılmış ki? Yüzde kırk yedi ile iktidara geldiğinde meydanlarda “halkın seçimine, tercihlerine saygılı olmak demokrasinin bir gereğidir” diyerek naralar atarken acaba aynı narayı güneydoğu seçmeni için atmamanın sebebi neydi? Sebebi basit, iktidarların doğasında olan şeydir: herkesi iktidarın gücüne tabi kılabilmek. İktidarı onaylayan seçimler demokratik kabul edilirken, iktidara alternatif olanların seçilmesi demokrasi değil de başka bir şey olmaktadır(örneğin seçmen Ankara’da Gökçek’i seçerek demokrasiyi göstermiş fakat güneydoğuda bilmem kimi seçerek gösterememiş – kıstas nedir merak ettim, orası ayrı). Yazının başındaki aydın profiline ne kadar da uygun bir durum aslında: kendine uygun tercihlerde bulunmak ile bilinçlilik ve demokratiklik arasında doğrudan bağ kurmak. Biri artarsa öbürü de artar, biri azalırsa öbürü de azalır. Sonuç: Türk Demokrasisi Seçimlerin Boyunduruğundan Kurtulabilecek mi? Seçim yaptıkça demokratik olduğumuzu zannederek daha ne kadar yol alırız bilemiyorum ancak şuna eminim ki, toplumun tercihlerinin toplumun azınlık-çoğunluk ayrımı yapmadan aleyhine kurgulanmasına müsaade eden imkanların ortadan kaldırılmadığı sürece sadece bizi baskı altına alacak olanları seçeriz, moda tabiriyle “seçilmiş tiranlık” sistemini hayata geçirmiş oluruz. Ortada duran anayasa değişikliği, siyasi partiler kanunu, belediyelerin harcamaları ve yetkileri gibi yığınla konu varken demokrasiyi bir olgunluk meselesi olarak ele almakla demokrasiyi isimden öteye taşıyamayız gibi geliyor bana. Ne diyelim, birlikte daha nice demokratik seçimlere Türkiye! |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 03 Nisan 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

