|
AKP’yi ilk yazıda detaylı olarak kritize ettikten sonra, AKP’nin oylarının düşmesinde önemli bir rol oynayan “iktidar yıpranması” olgusuna da değinmekte yarar var. Menfaat maksimizasyonuna dayanan çoğulcu demokrasinin açmazı olan “iktidarların zamanla yozlaşarak yıpranması” gerçeği, aslında sadece seçimler sonrası değil genel teorik düzeyde her daim tartışılması gereken önemli bir konu. İlk olarak lafa, halka düzülen methiyelerden gireceğim. Seçim sonrası, kemalist cenahdan “halkın politik bilincinin ne kadar yüksek olduğundan” tutun da, “bu halkın her şeyi görüp, AKP’ye nasıl da ders verdiğini” iddia edenleri gördükçe, Türk kamuoyunun hafıza sorununu yeniden anımsadım. Hatırlarsanız, 2007 seçimi sonrası halkın ne bidon kafalılığı kalmıştı, ne göbek kaşıması.. Şimdi ise, resmen politik entelektuelitesi çok üst düzeylerde bir halkla karşı karşıyayız. Bu kadar iki yüzlülüğe pes.. Burada vurgulanması gereken bir gerçek var o da şu: Değişen halk değil, konjonktur. Toplumdaki birey, her siyasi partiyi belirli menfaat/çıkarlar sonucunda destekler. Amma velakin, dönemin iktisadi, siyasi ve sosyal şartları, bu menfaatlerinin tümünün yerine getirilmesine engel olabilir. İktidarın yıpranması da, işte tam bu menfaatlerin tatmin edilmediği yerde devreye girer. Menfaatlerin pozitif/negatif niteliği de bu analizde üzerinde durulması gereken bir meseledir. Teoriye çok kaçmadan, toplumun siyasi iradeden beklediği pozitif/negatif çıkar ayrımını yapıp, konuyu Türkiye yerel seçimine getirmekte büyük fayda var. 
Benim tanımımla negatif çıkar, devletin başka bir bireyinin herhangi bir özgürlüğünü veya hakkını feda (gasp) etmeden veya ona belirli bir yaptırım uygulamadan, bir bireyin devlet politikalarıdan elde etmiş olduğu fayda türüdür. Mesela, iktidar sosyal devletin gereği olarak, vatandaşa “hizmet” götürmek için bireysel kazançlara vergi koyar. Bu vergileri düşürmek, hükümetin bana sağladığı negatif bir menfaattir. Zira, vergi indirimi tüm bireylerin ekonomik özgürlüğünü kısıtlamadan benim ekonomik özgürlüğümü arttıran bir düzenlemedir. Pozitif çıkar ise, diğerlerinin zararı pahasına, devlet kaynaklarınının belirli çıkar gruplarına aktarılmasıyla elde edilen bir menfaat türüdür. Liberallere göre demokrasinin en büyük zaafı da, siyasi aktörleri bu çıkarlara hizmet etmeye teşvik ediyor olmasıdır. Daha açık bir dille, siyasi partiler bugün en fazla oyu toplamak için belirli çıkar grupları ya da halk tabanlarına bir takım vaatlerde bulunmayı siyasetin doğası gereği olarak saymaktadır. Bu da, demokrasinin gittikçe liberal bir yapıdan uzaklaşarak daha sosyalist ya da şimdiki populer adıyla sosyal demokrat bir yapıya evrilmesi sonucunu doğurmaktadır. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye’de sosyal devlet, bu ülkede hala bir tabu sayılmakta ve sosyal devleti ne kadar geniş tutarsa, iktidar o kadar çok sevilip sayılmaktadır. Teorik açıklamalardan sonra tam bu noktada, Türkiye’ye ve yerel seçim sonuçlarına dönmekte yarar var. Türkiye’de AKP bir çok ilde, ekonomik menfaat motivasyonları yeteri kadar tatmin edemediğinden dolayı kaybetti. Literatürde buna iktidar yıpranması da dense, aslında benim kastettiğim şey yıpranmaktan daha farklı bir şey. Mesela Giresundaki temel geçim kaynağının fındık olduğu bir il olduğu herkesin malumu. Bir parti Giresun’da seçim kazanmak istiyorsa, Giresundaki çiftçinin elindeki fındığı en yüksek fiyattan satın alma sözünü vererek işini kolaylaştırabilir. Bu durum, fıstığını devlet yerine özel girişimcilere satmak durumunda olan Gaziantepli bir çiftçi için haksız rekabet oluşturuyor da olsa, demokrasi ne yazık ki haksız rantın “sosyal adalet” kisvesi altında haklılaştırıldığı bir düzen olduğu sürece, bu tarz haksızlıklar toplum nezdinde kolaylıkla normalleşebilmektedir. Uzun lafın kısası, Giresunda hiç bir mecburiyet olmamasına rağmen çiftçinin elindeki fındığa kriz şartlarında iyi para vermeyen AKP, kolaylıkla başka parti tarafından tercih edilebilmektedir. Bu durum, sosyal demokratik sistemlerde her iktidarın başına gelecek doğal bir sonuçtur. Aynı vakayı, Manisa ve Aydın gibi tekstil sanayi ağırlıklı şehirlerde işsiz kalan seçmen için de dillendirebiliriz. Türkiye gibi kişisel gelişiminin devletin gelişimine bağlı olduğuna inanan gelenekçi /devletçi toplumlarda, devlete atfedilen görevlerin başında işssizlere doğrudan iş bulması gelmektedir. İktisadi zenginliğin en büyük kaynağının serbest piyasa düzenine dayalı liberal ekonomi olduğunun kanıtlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Aksi ispat edilene kadar bilmekteyiz ki, bir hükümet vatandaşına refah getirmek istiyorsa, ekonomide aktif bir figür olmaktan uzak durmak zorunda. İşte bu yüzden, hükümetin bireyleri direkt istihdam etmek yerine özel sektörü istihdam arttırıcı politikalarla teşvik etmesi gerekmektedir. Ama her vatandaşın iktisadi rasyonaliteye dayanarak oy kullanmasını beklemek hayalci bir yaklaşım olur. Sonuçta vatandaş işsizdir ve piyasa ekonomisi ya da kumanda ekonomisi olsun ya da olmasın, bu durumun nedenini devlet olarak görmektedir. Şayet devlet ona iş ve aş vermiyorsa, artık iktidarın el değiştirmesi zamanı gelmiştir. Şayet ki, hükümet Manisa ve Aydında işsizlere pozitif menfaat sağlayacak kamusal istihdam sözü vermiş olsaydı, bugün AKP yine buraları kaybetmeyecekti. ( Not: Tabi burada AKP’nin işsizlliği azaltmak için istihdam üzerine binen ssk yükünü yeteri kadar hafifletmediğini de belirtmek gerekiyor. AKP işsizlik azalmasın diye özel sektörün önünü açamadı. Ama tabi burada da elini kolunu bağlayan diğer husus sosyal güvenliğin devlet tarafından temini ki bu da ayrı bir pozitif menfaat konusu..) Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, az gelişmiş, gayri-şeffaf, iktisadi denetimi yetersiz ve sivil toplum tabanı güçlü olmayan demokrasilerde, iktidarın başat görevi pozitif çıkar maksimizasyondur. Bu çıkarların sağlanmasının, diğer bireylerin özgürlüklerini ne yönde etkilediği hiç önemli değildir. İktidar bu çıkarları sağlamakla mükelleftir, aksi takdirde halk tarafından değiştirilmesi kaçınılmaz sondur. Türkiye, bu bağlamda az gelişmiş demokrasilerden daha demokratik, ideal liberal demokrat düzenden daha az demokratik bir demokrasiye sahip olduğundan, iktidarın bazı illerde bu menfaat/çıkar ilişkesinden dolayı yıpranması doğaldır. Az gelişmiş demokrasilerin yaratmış olduğu belki de haklı bir meşruiyete dayanmayan bu tarz siyasi dalgalanmaların daha az yaşanıyor olması için, Türkiye’de çok daha güçlü bir liberal demokratik yapıya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, özgürlüklerimiz için en büyük tehlikenin yazıda uzun uzadıya bahsedilen pozitif çıkarların maksimizasyonu meşru gören populist iktidar zihniyetinin olduğunu fark ettiğimiz zaman çok geç kalmış olabiliriz. İleri Okumalar: Joseph Schumpeter, Capitalism, Socialism and Democracy, Harper&Row Publishers, 1962 Friedrich August von Hayek, Hukuk Yasama ve Özgürlük: Cilt 3 (Özgür Bir Toplumun Siyasal Düzeni), Türkiye İş Bankası Yayınları, 1997 Hernando De Soto, Sermayenin Sırrı, Liberte, 2000 |
|
|
NATO'nun avukatıyım...
Yazan:: John Ssebunya (Misafir) Tarih: 04-04-2009 09:28