| Basın Hürriyetinin Önemi |
|
|
| Yazar Burak Başkan | |
| Pazartesi, 23 Mart 2009 | |
Basın ve yayın hürriyeti, ifade hürriyetinin kapsamı içinde kalan spesifik özgürlük alanlarından biridir. İfade hürriyeti bakımından, yazılı ve görsel medyanın özgür hareket edebilmesinin günümüzdeki toplumsal etkisi tartışılamayacak kadar büyük ve önemlidir. Basın yayın hem toplumun yönetenleri izleyebilmesi ve kontrol edebilmesi için bir enstrüman; hem de insanlığın bilgi birikimine katkı yapan ve bireyleri dünya olayları hakkında haberdar eden bir araçtır. Aynı zamanda çoksesli toplumun oluşması için özgür bir basın ve yayının zarureti gayet açıktır. Bu saydığımız görevlerini yerine getirebilmesi için, basın-yayının birtakım hayati özelliklere sahip olması gereklidir. Bu özellikleri irdelemeden önce basın ve yayının faşist, komünist ve teokratik sistemlerdeki durumunu ve Türkiye’deki mevcut durumu irdelemekte fayda var. Faşist sistemlerde toplumun tek tipleştirilmesi temel hedeflerden biridir; farklılıklara şiddetli bir karşı çıkış, farklı düşünceleri bastırma ve despotizm faşizmin karakteristik özelliklerindendir. İtalya’daki faşist hareketin önderi Benito Mussolini faşizmin bireye bakışını şu şekilde etmekteydi: “Faşizme göre dünya, yüzeysel bakıldığında görüldüğü gibi, insanın herkesten ayrılan ve kendi başına bırakılan bir birey olduğu bu maddi dünya değildir… Faşizm devleti bireyin gerçek realitesi olarak görür” Mussolini’nin sözlerinde de görüldüğü gibi, faşizmde bireyin kendine ait değer yargıları, hedefleri, beğenileri olamaz. Birey asıl gerçeklik değildir ve içinde yaşadığı devlet, toplum gibi entiteler içinde önemsiz bir yere sahiptir. Asıl önemli olanlar kolektif entitelerdir. Dolayısıyla bireyin kendi yaşamı ile ilgili konularda bireysel olarak karar verme hakkı yoktur ve bireyler faşist yönetim tarafından yönlendirilmelidir. İşte bu toplumu tek tipleştirme araçlarından en önemlisi basın yayındır. Tüm basın ve yayın kuruluşları bu resmi ideoloji doğrultusunda yayın yapmak zorundadır. Resmi ideoloji ve yönetenler kesinlikle eleştirilemez, yönetenlerin aleyhine yazılar yazılamaz. Faşist yönetimin aleyhine yapılan her türlü söylem cezalandırılmalıdır. Mussolini İtalyası ve Hitler Almanyası tarihi, muhalifliği sebebiyle canından olmuş sayısız insanla doludur. Televizyon yayınları, gazete ve dergiler faşist liderin propagandalarından başka bir işe yaramaz. Medyanın tek işlevi faşist kitle mobilizasyonuna hizmet etmektir. Nitekim Prof. Dr. Aydın Yalçın Hitler Almanyası’nda düşüncelerin yönetim tarafından nasıl baskı altına alındığını şu sözleriyle açıklamaktadır: “Kitap yakma, zararlı yayınları toplatmalar, yayın evlerini basmalar, gazete idarehanelerini ve matbaaları yıkma ve taşlamalar, siyasi muarızları dövme, yaralama ve öldürmeler hep (kendilerince)gayrı milli unsurları bünyeden temizlemek için girişilmiş çabalar, diye gösterilmiştir”. Böyle bir baskı rejiminde medyanın yönetenleri denetlemek için kullanılması ve insanların dünya üzerinde olan olaylar konusunda doğru bir şekilde bilgilenmeleri söz konusu bile olamaz. Çünkü medya, zaten tamamıyla yönetenlerin kontrolündedir ve bireylerin yönetenleri denetlemesi için değil, tam tersine yönetenlerin bireyleri kontrol etmesi için kullanılmaktadır. Komünist ve sosyalist rejimlerde de durum faşist rejimlerdekinden çok farklı değildir. Ludwig Von Mises sosyalist toplumlarda basın ve yayının durumunu şu sözleriyle aktarmaktadır: “Hür bir basın sadece üretim vasıtalarının özel kontrolde olduğu terde varolabilir. Bütün gazete, basın, yayın işlerinin hükümet tarafından sahiplenildiği ve işletildiği sosyalist bir siyasi toplumda, hür basın diye bir mesele olamaz. Hükümet tek başına, kimin yazmaya zamanı ve fırsatı olması gerektiğini ve neyin basılacağını ve yayımlanacağını belirler. “ Ludwig Von Mises’in de belirttiği gibi, özel mülkiyetin olmamasından dolayı basın yayın tamamen devletin tekelindedir ve devletin tekelinde olmasından dolayı kontrol de tamamen devlete, dolayısıyla da hükümete aittir. Basın yayın, yönetenleri denetleme görevini yerine getiremez, çünkü medyanın kontrolü zaten bizzat yönetenlere aittir. Bütün toplum komünist üretim modelinin çarklarına uygun olarak işlemelidir. Bu sisteme karşı en ufak bir muhalefet bile çok sert bir şekilde cezalandırılır. Medya komünist rejimin toplumu tektipleştirmesinde bir araçtır. Maurice Duverger komünist bir yapıda basın-yayının üzerindeki baskıyı şu sözleriyle açıklıyor: “Bir tek adayın katıldığı plebisit biçimindeki seçimlerin hiçbir demokratik yanının olamayacağı, kesinlikle ortadadır; çünkü halk, devletin propaganda aracı olan basının, kitapların, radyonun, sinemanın dile getirdiği tek bir fikirden başkasını hiçbir zaman bilmeyecektir.” Görüldüğü gibi komünist sistem, halkın bu sistem dışında bir sistemi tanımasına bile olanak tanımıyor. Bunun en önemli örneklerinden biri 2002’de Güney Kore ve Japonya’da düzenlenen dünya kupasında yaşandı. Kuzey Kore hükümeti, sınırdaşı olan Güney Kore’deki maçların televizyondan izlenmesini dahi yasaklamıştı. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu örneklerden de açıkça görüldüğü üzere, komünist ya da sosyalist bir sistemde medya hükümeti denetleme görevini kesinlikle yerine getirememekte, çoksesliliğe hizmet eden bir yapıdan çok uzak bir şekilde tekseslilik adına faaliyet göstermektedir. Komünist ya da sosyalist sistemlerde basın yayın hürriyetinden söz etmek mümkün değildir. Teokratik sistemlerde de durum, komünist ve faşist sistemlerden çok farklı değildir. Teokratik sistemlerde diğerlerinden farklı olarak, yönetenlerin meşruiyeti dini temellere dayanmaktadır. Devletin her türlü sisteminde dini kurallar referans alınmaktadır. Bu noktadan hareketle basın yayın da da referanslarını dini kurallara göre yapmak zorundadır. Dünyaya sadece belirli bir dini perspektiften bakmak mecburidir. Aynen komünist ve faşist sistemlerde olduğu gibi teokratik sistemlerde de iktidar eleştirilemez ve aynı şekilde toplum tek tipleştirilmeye çalışılır. Basın yayın da bu tek tipleştirme sürecinde yönetenler tarafından kullanılacak bir enstrümandır. Milliyet Gazetesi’nde çıkan şu haber basın yayının İran’daki durumunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor:“İran, devlet televizyonunda yayımlanan ve İran'da çekilmiş olan tüm TV dizisi ile filmlere "namaz kılma sahnesi" koyma zorunluluğu getirildi. Karakterleri namaz kılarken gösterilmeyen dizi ya da filmlerin yayından kaldırılacağı bildirildi.” Haberin devamında ise tüm kanalların devlet tarafından işletildiği, namaz saatlerinde programların kesildiği ve haber bülteninden önce spikerlerin dua ettiği belirtiliyor. Şimdiye kadar tahlil edilen her üç ideolojinin de ortak yönleri medyanın muhalif olmasının son derece katı kurallarla engellenmeye çalışılması, tek tip bir toplum yaratma adına her türlü farklılığın ve çoğulculuğun geri plana itildiği bir düzen. Sol ideolojinin argümanlarından biri kapitalist düzende propaganda araçlarının sermaye sahiplerinin elinde olduğudur. Fakat günümüz kapitalisttoplumlarında birçok sol grubun TV ve gazete gibi çeşitli basın yayın kuruluşlarına sahip olması ve hatta sendikaların basın yayın kuruluşu sahibi olabilmeleri olanağı bu argümanı geçersiz kılmaktadır. Bir komünist toplumda liberalizmin propogandasını yapan bir gazete ya da dergi görmek mümkün değildir. Fakat kapitalist toplumlarda sol ideolojiler, her türlü propoganda faaliyetlerinde tamamen özgürdürler. Türkiye’de basın ve yayının özgürlükleri yukarıda bahsedilen sistemlerden nispeten daha iyi durumdadır. Ancak Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan askeri darbeler basın ve yayın özgürlüğüne ağır darbeler indirmiştir. Sözgelimi 12 Eylül sürecinde kapatılan gazete ve dergiler bunun en açık kanıtlarından biri konumundadır. Nihayet 1980’lerdeki değişimin mimarı Turgut Özal’la girilen liberalleşme süreciyle birlikte, özel kanalların ortaya çıkması, medya alanında devlet tekelinin kaldırılması Türkiye’de medyanın çoğulculuk esaslarına göre dizayn edilmesinin önünü açan olaylar olmuştur. Bu noktada Turgut Özal’ın atılımlarının önemini vurgulamakta fayda var. Televizyon kanalı olarak yalnızca TRT’nin olduğu dönemde TRT yalnızca iktidarın sözcülüğünü yapmakta, hükümeti eleştiren tek bir habere bile yer verilmemekteydi. Hatta TRT’de yalnızca belirli sanatçıların eserleri yayınlanmakta, halkın hangi sanatçıları dinleyip hangilerini dinlememeleri bile bu kanalın yönetimi tarafından belirlenmekteydi. Son derece katı sansürlerle geçen yılların ardından ilk özel televizyon olan Star TV’nin kurulmasıyla özel ve bağımsız medya anlamında çok önemli bir yol kat edilmiştir. Günümüz Türkiyesi’nde farklı görüşlere sahip birbirinden farklı kitlelerin televizyon kanallarını, gazetelerini, dergilerini görmek mümkün. Farklı dünya görüşlerine sahip grupların kendilerine ait yazılı ve görsel medya kuruluşlarının bulunması çoğulculuk ve fikir hürriyeti adına gayet olumlu gelişmeler olarak görülmelidir. Ancak günümüzde halen Türkiye özelinde basın yayının tam bağımsız ve özgür olup olmadığı büyük bir tartışma konusudur. Zaman zaman medya kuruluşlarının, savunduğu fikirlerden dolayı para cezasına çarptırıldığına hatta bazı medya kuruluşlarının kapısına kilit vurulduğuna tanık olunmaktadır. Nitekim 2006 yılında Nokta Dergisi’nin kapatılması gibi somut olaylar, Türkiye’nin basın yayın özgürlüğü adına daha kat etmesi gereken çok yol olduğunu göstermektedir. Basın yayının özgür hareket etmesi ve halk adına iktidarı denetleme misyonunu yerine getirebilmesi, dünyada gelişen güncel olaylar konusunda halkı bilgilendirebilmesi için, devlet tekeli kaldırılmalı, basın yayın hürriyeti anayasayla güvence altına alınmalı, iktidarın basın yayın üzerindeki her türlü baskı ve sansür uygulayabilme olasılığı yasalarla engellenmeli; özel gazete, televizyon ve dergilerin önü açılmalıdır. Prof. Mustafa Erdoğan’ın da dediği gibi “Basın-yayın organlarının iktidardan bağımsız olması hiç şüphesiz liberal-demokratik rejimin temellerindendir. Bu esasen ‘hür basın’ dediğimiz şeyin karakteristik özelliğidir. Basın hür, yani iktidardan bağımsız olacak ki, onun tahakküm aracı haline gelmesin ve toplumun devlet karşısında sözcülüğünü yapabilsin.” Tam da bu noktada devlet karşısında toplumun sözcülüğünü yapabilmenin, devlet faaliyetlerini denetleyebilmenin ve dünya olaylarını doğru ve tarafsız bir şekilde verebilmenin yolu; basın yayını bir devlet faaliyeti olmaktan çıkarıp, bu faaliyetlerin bizzat bireyler tarafından yapılmasını sağlamaktan geçmektedir . Ayrıca medya sektöründeki tekelleşmeyi önleyici tedbirler de mutlaka alınmalıdır. Medyadaki tekelleşmenin devlet tekelleşmesinden bir farkı yoktur ve her ikisi de liberalizmin doğasındaki rekabetçi piyasa modeline aykırıdır. Çünkü medyanın tekelleşmesi neticesinde kitlelerin hâkim medya patronu tarafından mobilizasyonu söz konusu olmaktadır. Kitlelerin fikirsel açıdan hakim medya patronunun hegemonyası altına girmesi ise çoğulcu toplum modeline uymayan bir durum yaratacaktır. Bu yüzden devletin medya sektöründeki tekelleşmeyi önleyici tedbir alması rekabetçi piyasanın gereğidir. Bunları sağlayabilmek için; gerek devlet tekelinin gerekse özel bir şirketin tekelinin engellenmesi gerekmektedir. Basın-yayın hürriyetini sağlarken, bireylerin haklarına yalan haber, iftira, karalama kampanyası gibi çeşitli şekillerde basın-yayın tarafından gelebilecek saldırılar da kesinlikle engellenmelidir. Bireylerin haklarına yapılan saldırılar da en az basın yayın hürriyetine yönelik saldırılar kadar tehlikeli ve önlenmesi gereken durumlardır. Sonuç olarak hür bir demokrasi ve bununla bağlantılı olan düşünce ve düşünceyi ifade hürriyetleri ancak hür bir basın yayının olduğu ortamda gelişebilir. Hür bir basın ve yayın için, ifade hürriyeti çoğulculuk esasına göre anayasal olarak güvence altına alınmalı, basın-yayın devlet tekelinden çıkarılmalı, hükümetin medya organları üzerindeki baskıları yasalarla engellenmeli, basın yayına yönelik sansürlerin önüne geçilmelidir. Bunlara ilave olarak, basın ve yayın kuruluşlarına verilen özgürlüklerin istismar edilme tehlikesine karşı, basın yayının kullandığı verilerin gerçeği yansıtması sağlanmalı; yayınlarda yalan haberlere yer verilmesi, bireylerin özel hayatlarına müdahale edilmesi ya da bireylerin küçük düşürülmesi gibi hak ihlalleri engellenmelidir. Kısacası ifade hürriyetinin ve dolayısıyla ifade hürriyetiyle doğrudan bağlantılı olan basın yayın hürriyetinin sağlayıcısı olan liberal demokrasinin geliştirilmesi, hür bir toplum yaratmak için hayati bir öneme sahiptir.
Kaynaklar:Benitto Mussolini, içinde Sheldon Richman, Faşizm, çev. A. Zeynep Kopuzlu, Liberal Düşünce Dergisi, Yaz 2004, Sayı:34, s.33 Prof. Dr. Aydın Yalçın, Liberal Düşünce Dergisi, Yaz 2004, Sayı:34, s.33 Ludwig Von Mises, Anti-kapitalist Zihniyet, Liberte Yayınları Maurice Duverger, Çev. Teoman Tunçdoğan, İletişim Yayınları, Presses Universitaires de France, Say. 96 Milliyet Gazetesi, 8 Mayıs 2007, http://www.milliyet.com.tr/2007/05/08/son/sondun11.asp Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Medya ve İktidar, Hür Fikirler, 13 Eylül 2007 |
|
| Son Güncelleme ( Salı, 24 Mart 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

