Sosyalizm : Neden İmkansız? (2) Yazdır E-posta
Yazar Soner Hoca   
Cuma, 20 Mart 2009

http://www.cognitivedissident.org/images/20081201-socialism.jpg

Geçen yazımızda ilk argüman olarak, piyasa fiyatları olmadan (özellikle üretim malları) oluşturulmaya çalışılan bir ekonominin 'herkes melek olsa dahi' ekonomik rasyonaliteyi gerçekleştiremeyeceğini ve bu yüzden sosyalizmin vaad ettiği bolluk durumuna hiçbir zaman ulaşılamayacağını belirtmiştik. Makalenin başında belirttiğim sıraya uygun olarak, sosyalizmin zayıf noktalarını incelemeye devam ediyoruz.

Kar-Zarar

Sosyalist bir iktisadi sistemin ihmal ettiği ikinci önemli husus : Kar-Zarar'dı. Piyasa ekonomisi genelde kaynakları verimli ve tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyup, ona uygun ürünler üreten girişimcileri ödüllendirir. Tüketici ihtiyaçlarını doğru okuyamayan, kaynakları verimsiz kullanan (dolayısıyla maliyeti artan), yetersiz hizmet sunan firmalar ise zarar ve iflas ile cezalandırılır.

Serbest bir piyasada üretim faktörleri verimsiz ellerden, verimli ellere doğru kendiliğinden yönlenirler. Rekabetçi ve kar güdüsü ile hareket eden bir iktisadi sistem, kaynakların optimizasyonunu sağlar ve ekonomiyi-hayat standartlarını çok daha yukarı seviyelere taşır. Başarısız firmalar için serbest piyasa adeta giyotin görevi görür ve evet onlara acımasız davranır.

Sosyalist bir iktisadi sistemde ise kar-zarar gibi olgular önemsizdir. Ne kar edebilmek mümkündür ne de zararı hesaplayabilmek...Kar/Zarar olgusu olmadığı için mal ve hizmet üreten kuruluşların kaynakları daha verimli kullanmak gibi bir arzusu da yoktur. Bu olgulardan bağımsız bir kuruluşun üretim ve hesaplama yaparken ne türden bir disiplin içerisine olacağını tahmin etmemiz zor değildir.

Rekabet ve kar/zarar olgusundan bağımsız bir merkezi planlı ekonominin uzun süre yaşama, yaşasa bile kaynakları etkin kullanma şansı yoktur. Bunu ummak güçlü bir fanatizm gerektirir. Kar-ödül sistemi yoksa medeniyeti taşıyan müşevvikler(girişimci ruh) de yoktur. Müşevviklerin-girişimci arzuların olmadığı bir dünya ise bizi kaçınılmaz olarak zamanla, yeniliklerin olmadığı yoksul bir dünyaya götürür. Müşevvikler konusuna 4. maddede tekrar değineceğiz.

Özel Mülkiyet

Sosyalizmin üçüncü ölümcül hatası ; özel mülkiyet yerine ortak mülkiyete dayalı bir sistem oluşturma çabasıdır.  Mülkiyet deyince hemen aklımıza ev veya araba gelmemelidir. Aslında mülkiyet bina ve topraktan, emek ve fikirlerimizi kadar geniş bir alanı kapsar. Özgürlük mülkiyetten ayrı düşünülemez.

Mülkiyet bizi devletin total hakimiyetinden korur. "Herşey ortak" sloganlarının ardında otoriteryenizmin hain emelleri yatar. Sosyalist bir devlette hepimiz devletin birer çalışanı isek muhalefet nasıl olacaktır? Ekonomik yönden kocasına bağımlı bir kadının evde söz hakkı olmaması ile ekonomik yönden devlete bağımlı vatandaşların söz hakkı olmaması arasında mantıksal hiçbir çelişki yoktur. Zira yıkılıp giden nice sosyalist devletin şaşırtıcı sayıda toplu mezarlara sahip olması bu yüzdendir. Açıktır ki, sosyalist bir idare altında özgür basın, vatandaşlar ve edebiyat ummak, ya bu konuya çok kafa yormamaktan ya da saflık derecesindeki iyimserlikten ileri gelmektedir.

Örneğin bilinen ve okunan en önemli sosyalist düşünürlerden Proudhon mülkiyeti hırsızlık olarak damgalar. Bu görüşe göre 'ilk sahiplik' haksız biçimde elde edilmiş ve günümüze kadar süregelmiştir. Marx ve Engels'in ortaklaşa kaleme aldıkları Komünist Manifesto'da da açıkça yazıldığı gibi doğru olan mülkiyet haklarını ilga etmektir. Böylece mülkiyet topluma devredilecek ve "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre" prensibi sağlıklı bir biçimde işletilecektir.

Birincisi, yukarıdaki kusurlu paragrafın aksine, ilk sahiplik hırsızlık olmadığı gibi, 'sahipsiz' bir nesneyi diğerleri bulabilecekken bulmak, onu bulanın o şey üzerinde hak iddia etmesini meşru kılmaktadır ve keşfi yapan kimseye bir şey borçlu değildir. Tıpkı Edison'un elektriği, diğerleri bulabilecekken bulmasından sonra kimseye bir şey borçlu olmadığı gibi. Sahipsiz bir kaynağın nasıl meşru bir şekilde sahiplenildiğinin sıkı bir savunusu ve doğru bir tahlili için iskoç filozof D.Hume'un 1740 yılında kaleme aldığı "İnsanın Tabiatına İlişkin Çalışma"sına göz atmak gerekmektedir.

İkincisi, özel mülkiyet, kaynakları daha verimli ve onların değerlerini arttıracak şekilde kullanmaya teşvik eder. Eski Sovyetler Birliği'nde komünist rejim, ailelere belli bir dönüme kadar olan topraklarda üretttiği ürünleri satma imkanı tanıyordu. Özel mülkiyet konusu olan bu küçük toprak parçaları, toplam ekili arazinin sadece %1'ini oluşturmaktaydı. Geriye kalan %99'luk arazi dilimi ise devlet çiftliklerine, büyük tarım kooperatiflerine aitti. Ancak, Sovyet basınının da belirttiği üzere, %1 gibi son derece küçük paya sahip özel mülkiyet konusu olan topraklar, toplam üretimin %25'ini gerçekleştirmekteydi. Sanırım özel mülkiyetin ortak mülkiyete olan üretimdeki üstünlüğünü bundan daha güzel açıklayan bir tarihi tecrübe olamaz.

Bunun dışında, G. Hardin'in isabetle oluşturduğu "ortak malların trajedisi" teorisi dünyanın her yerinde kendini ispatlamıştır. Sözkonusu teori, birilerinin özel mülkü olmayan, toplumun ortak malı sayılan nesnelerin bakımsız, ilgisiz ve aşırı kullanma sonucu yokolup gittiği anlatır. Örneğin parklardaki banklar buna birer örnektir. Parktaki bank örneğini global ölçeğe uyguladığınızda ise karşımıza sosyalizm çıkar.

Yaklaşık 800 sene önce yaşamış olan katolik papaz St. Thomas Aquinas şunları söyler ;

Özel mülkiyet insan yaşamı için başlıca üç neden dolayısıyla gereklidir: ilk olarak, her birey bizzat sahip olduğu ve sorumluluğu altında bulunan şeyler için daha fazla çaba sarfeder. Kolektif mülkiyette ve sorumluluğun bir çok kimse arasında paylaştırıldığı durumlarda her birey daha az çalışır ve sorumluluğu başkasına yüklemeye çalışır. İkinci olarak, eğer her bireyin bir işte kendi sorumluluğu olursa, bu durumda işler daha iyi ve etkin bir şekilde yapılır. Üçüncü olarak, herkes kendi sahip olduğu şeylerle yetindiği (re sua contestus est) bir ortamda insanlar arasında barış daha iyi tesis edilebilir.

Herşey bir yana, iktisadi araştırmalar, mülkiyet haklarına önem veren ülkelerin, sözkonusu hakka değer vermeyen ülkelere göre çok daha yüksek hayat standartlarına sahip olduğunu göstermektedir. Hatta Nobel ödüllü iktisatçı Hernando De Soto "Sermayenin Sırrı" adlı eserinde, batılı ülkeler ile dünyanın geri kalanı arasındaki tek farkın "Mülkiyet Hakları" olduğunu belirtir. Ekonomist dergisinin bir sayısında şunlar yazar : "Doğu Kongo'da yağmacı askerlerin periyodik bir biçimde çaldıkları sığırları kimse yetiştirmek istememektedir, toprak kiracılığı fakir ülkelerde güvence altında değildir, Zimbabwe'de topraklar hükümet yandaşlarına dağıtılmaktadır."

Durumu daha iyi özetleyebilmek için komşu ülkelerin birbirleri arasındaki performanslarına göz atmakta fayda var;

Straup ve Gwartney'in ortaklaşa yazdıkları "Temel Ekonomi" kitabında bu konuda dikkat çekici örnekler var. "Birleşik Devletler'de kişi başına gayrisafi yurtiçi hasıla tutarı Meksika'nın hasılasının 4-8 katı civarındadır...Güney Kore'liler, sosyalist kuzenleri Kuzey Kore'lilerin 17 katı kadar gelire sahiptir...Fin'liler ve Estonya'lılar 1930'larda benzer hayat standartlarına sahiptiler. 2000 yılında ise bir Fin'li, ortalama bir Estonya'lıya göre 2,5 kat ile 7 kattan daha fazla gelir elde etti". Aynı şekilde Doğu-Batı Almanya ve Hong-Kong ile Çin arasındaki muazzam gelir farklarının ardında da yatan başlıca neden 'Mülkiyet Hakları' idi.

De Soto'nun dediği gibi "Kırsal bölgelere ziyaret ederken köpeklerin size havladığını görürsünüz çünkü köpekler bile mülkiyet haklarından haberdardır. Sadece devletçi hükümetler mülkiyet haklarının hala ne anlama geldiğini bilmiyorlar."
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans