Keynesyen Ekonomi Üzerine Bir İnceleme (3) Yazdır E-posta
Yazar Murray N. Rothbard   
Perşembe, 19 Mart 2009

Krizden bizi Keynes kurtarır dediler, Kriz hala devam ediyor. Keynes neden mi haksız çıktı, buyrun cevabı burada..


http://graphics8.nytimes.com/images/2008/11/30/business/30view.1901.jpg

Şunu hatırlıyoruz ki Keynesyen modelin geçerli olması için gelirin iki temel belirleyicisi, yani tüketim fonksiyonu ve bağımsız yatırımlar, gelir dengesine ulaşmak ve onu sürdürmek için yeterince uzun süre sabit kalmalıdır. En azından, gerçek hayatta çoğunlukla sabit olmasa bile, bu iki değişkenin sabit kalması mümkün olmalıdır. Bununla birlikte Keynesyen sistemin esas hatası, bu değişkenlerin gerekli zaman genişliğinde sabit kalması imkânsız olmasıdır.

Gelir=100, tüketim=90, tasarruf=10 ve yatırım=10, olduğu duruma tekrar geri dönelim;  sistemin dengede olacağı varsayılır, çünkü özel işletmelerin ve kamunun toplam beklentileri gerçekleşmiştir. Toplam seviyesinde, her iki grupta durumlarından memnundurlar, dolayısıyla varsayıma göre gelir seviyesinin değişme eğilimi yoktur. Fakat toplamlar yalnızca aritmetik dünyasında anlamlıdır, gerçek dünyada değil. Özel işletmeler toplamda beklediklerini alabilirler; fakat bu, herhangi bir firmanın ille de denge pozisyonunda olduğu anlamına gelmez. İşletmeler toplamda kazanç elde etmezler. Bazıları beklenmedik kayıplar yaşarken, diğer bazı firmalar yine beklenmedik bir kar yapabilirler. Gerçek bir tarafa bırakılırsa toplamda, bu kar ve zararlar birbirlerini silebilir ve her firma kendi özel deneyimine göre kendi ayarlamalarını yapmak zorunda kalabilir. Bu ayarlamalar firmadan firmaya ve endüstriden endüstriye değişeceklerdir. Bu durumda, yatırım seviyesi 10 olarak kalamaz ve tüketim fonksiyonu sabit tutulamayacaktır, bu yüzden gelir seviyesi değişmelidir. Bununla birlikte, Keynesyen sistemdeki hiç bir şey bize bu değişkenlerin ne kadar veya hangi yönde hareket edeceğini söyleyemez.

Benzer şekilde, denge seviyesine doğru ayarlama sürecinin Keynesyen teorisinde, toplam yatırımlar toplam tasarruftan da fazlaysa, ekonominin toplam tasarrufların toplam yatırımlara eşit olduğu gelir seviyesine doğru genişlediği varsayılır. Bununla birlikte genişleme sürecinde, tüketim (ve yatırım) fonksiyonu sabit kalamaz. Beklenmedik karlar, bir çok firma arasında düzensizce (ve bilinmeyen tarzda) dağıtılacaktır, böylece çeşitli ayarlama tiplerine neden olacaktır. Bu ayarlamalar yatırımın seviyesinde bilinmeyen bir artışa neden olabilir. Aynı zamanda, genişleme güdüsü altında, yeni firmalar ekonomik sisteme gireceklerdir, böylece yatırım seviyesini değiştireceklerdir.

Üstelik gelir artarken, ekonomik sistemdeki bireyler arasında gelir dağılımı zorunlu olarak değişir. Katı bir tüketim fonksiyonunun Keynesyen varsayımının sabit bir gelir dağılımını varsaydığı genelde gözden kaçan önemli bir gerçektir. Bu yüzden, gelir dağılımında bir değişme, bu bilinmeyen yönün değişimine ve tüketim fonksiyonunda büyümeye neden olur. Aynı zamanda, kesin olan sermaye artışının gerçekleşmesi tüketim fonksiyonunu değiştirecektir.

Sonuçta, gelirin temel Keynesyen belirleyicileri-tüketim fonksiyonu ve yatırım seviyesi- sabit kalamayacaklarından, gelirin denge seviyesini yaklaşık olarak dahi belirleyemezler. Gelirin kendisine doğru hareket edeceği ve ya sabit kalmaya eğilimli olduğu bir nokta yoktur. Tüm söyleyebileceğimiz bilinmeyen yön ve derecenin değişkenlerinde karmaşık bir hareketlenme olacağıdır.

Keynesyen modelin başarısızlığı yanlış toplamsal kavramların doğrudan sonuçlarıdır. Tüketim sadece gelirin bir fonksiyonu değildir; karmaşık bir tarzda, geçmiş gelirlerin seviyesine, gelecekteki gelir beklentilerine, konjonktür dalgalanmalarının safhasına, tartışma altındaki sürenin uzunluğuna, ürünlerin fiyatlarına, sermaye kazanç veya kayıplarına ve tüketicilerin nakit dengelerine bağlıdır.

Üstelik ekonomik sistemin bir kaç toplamda çökmesi, bu toplamların birbirinden bağımsız olduğunu, bağımsız bir şekilde belirlendiğini ve değiştiğini varsayar. Bu, karşılıklı bağımlılığın muazzam miktarını ve toplamlar arasındaki etkileşimi gözden kaçırır. Bu yüzden, tasarruflar yatırımlardan bağımsız değildirler, çoğu, özellikle de işletme tasarrufları gelecek yatırımları için yapılır. Dolayısıyla, karlı bir yatırım olasılığında bir değişimin tasarruf fonksiyonunda ve böylece tüketim fonksiyonunda büyük bir etkisi olacaktır. Aynı şekilde yatırımlar, gelir seviyesinden, gelecekteki gelirlerin beklenen seyirden, tahmini tüketimden ve tasarrufların akışından etkilenirler. Örneğin, tasarruflardaki bir düşüş, olası yatırımlarda bir kesilme anlamına gelir, dolayısıyla yatırımları kısıtlar.

Bu toplamlar yanlışlığının bir örneği de Devlet'in harcamalarını, özel ekonomiyi ekleyerek ya da çıkararak yaptığına ilişkin Keynesyen varsayımdır. Bu, özel yatırım kararlarının sabit kaldığını, bütçe açığı ya da fazlasından etkilenmediğini varsayar. Bu varsayımın hiçbir temeli yoktur. Üstellik, tüketimi teşvik etmek için tasarlanmış artan oranlı gelir vergilendirmesinin özel yatırımlar üzerinde hiç etkisi olmadığı varsayılır. Bu doğru olamaz çünkü daha önce de not düşüldüğü gibi, tasarruflarda yapılan bir kısıtlama yatırımları düşürecektir.

Bu yüzden, toplamlı iktisat gerçeğin zorlayıcı bir yanlış sunumudur. Toplamlar yalnızca yığınla firma ve bireyin eylemde ve etkileşimde bulunduğu gerçek dünyanın üzerinde aritmetik bir pelerindir. Keynesyen sistemin varsayılan "temel belirleyicileri" de bu toplamlar içinde ve onlar arasındaki karmaşık etkileşimle belirlenir.

Analizimiz Keynesyenlerin gerçek, istikrarlı bir tüketim fonksiyonu oluşturmak çabasında tamamen başarısız olmaları gerçeğince doğrulanmıştır.  İstatistikler, tüketim fonksiyonunun aylık olarak, konjonktür dalgalanmaları safhasında ve uzun dönemde oldukça değiştikleri gerçeğini doğrularlar. Kısa dönemde, aile gelirindeki bir değişme belli bir zaman diliminden sonra tüketimde değişikliğe neden olacaktır. Diğer durumlarda, tüketimdeki değişimler gelirdeki düşüş beklentileri (tüketici kredisi v.b.) ile azalacaktır. Tüketim fonksiyonunun bu istikrarsızlığı, Keynesyen modelin geçerliliği olasılığını ortadan kaldırmaktadır.

Keynesyen sistemdeki temel bir yanlışlık da gelir ve istihdam arasındaki yegâne ilişkidir. Bu ilişki, yukarıda da not ettiğimiz gibi, teknoloji, donatımın nitelik ve niceliği ve emeğin etkinliği ve ücret düzeyinin sabit kaldığı varsayımına bağlıdır. Bu varsayım ekonomik hayatın asıl önemli faktörlerini dışarıda bırakmakta ve sadece oldukça kısa bir zaman dilimi için doğru olabilmektedir. Bununla beraber Keynesyenler, bu ilişkiyi istihdam oranını tahmin etmek amacıyla uzun dönem için de kullanmaya çalışır. Bunun doğrudan sonuçlarından biri, Keynesyenlerin savaşın bitiminden sonra sekiz milyon işsiz tahmini fiyaskosudur.

Gelir ve istihdam arasındaki yegâne ilişkiyi sağlayan en önemli çare sabit nominal ücret oranı varsayımıdır. Bu, Keynesyen modelde, yalnızca nominal ücret oranı artmazsa, harcamalardaki bir artış istihdamı artırabilir anlamına gelir. Başka bir deyişle, istihdam yalnızca reel ücretler düştüğünde artar (ücret oranları fiyat ya ve karlara göre görecelidir). Aynı zamanda, Keynesyen modelde, nominal ücret oranları katı değilse ve oranların düşüşü serbestse, büyük çapta işsizlik denge oranı olamaz.

Bu sonuç oldukça ilginçtir, çünkü klasik ekonomistler istihdamın, yalnızca reel ücret oranları düştüğünde, arttığı görüşündedirler daima ve büyük çapta işsizlik, ücret oranlarındaki düşüş yalnızca emek piyasasındaki tekelci müdahaleyle engellendiğinde, devam eder. Hem Keynesyenler hem de liberal ekonomistler kabul ederler ki, özellikle New Deal’in gelişinden beri, nominal ücret oranları artık emek piyasasının tekelci hükümet ve sendika kontrolüne bağlı olarak düşmesinden bağımsız değil.

Keynesyenler bu duruma, fiyatlar ve karlar devlet harcamaları yoluyla artarken, sendikaları düşük reel ücret oranlarına kandırarak çare bulurlar. Bu büyük başarıyı, sendikaların bilgisizliklerine güvenerek, "emek liderlerinin sorumluluk duygusu"na sıklıkla başvurarak gerçekleştirmeyi önerirler. Bu günlerde sendikalar şiddetli çığlıklarını yayarken ve her yüksek fiyat ve büyük kar emaresinde grev tehdidi savururken, böyle bir çaba saflık olacaktır. Sorumluluk sahibi olmaktan uzak bir şekilde birçok sendikanın amacı hızla ve sürekli artan ücret oranları, düşük fiyatlar ve olmayan karlar olarak görünüyor.

Açıktır ki, sendika tekelciliğini ve hükümet müdahalelerini kaldırarak serbest rekabetçi bir emek piyasası kurmanın liberal çözümü, işsizliğin ekonomik sistemde arttığı gibi hızla ortadan kalkması için esasen zorunludur.

Keynesyenler, özellikle "liberal-emek akımının" öfkeli partizanları, nominal ücret oranlarındaki kesilmelerin işsizliğin azalmasını sağlayamayacağını iddia ederek, bu çözümü çürütmek için çaba harcarlar. Ücret gelirlerinin, tüketici talebini düşürerek, ücretleri indirerek, reel ücretleri önceki seviyesinde tutarak düşürüleceğini iddia ederler.

Bu argüman, ücret oranları ve ücret gelirlerinin karıştırılmasından kaynaklanır. Nominal ücret oranlarında bir düşüş, özellikle ücret oranları oldukça sert olan sanayilerde, hızla çalışma saatlerini ve çalışan insan sayısını artıracak. (Elbette, artışın miktarı endüstriden endüstriye değişecektir.) Bu bakımdan, toplam maaş bordroları artar, böylece ücret gelirleri ve tüketim talepleri artar. Nominal ücret oranlarındaki bir düşüşün inşaat ve sermaye malları ürünlerinde özellikle olumlu istihdama etkisi olacaktır. Bu yüzden şimdi bu endüstriler en güçlü sendikaları sahiptirler.

Üstelik eğer ücret gelirleri düşerse, o zaman girişimcilerin ve diğerlerinin gelirleri artacaktır ve toplumun toplam "satın alma gücü"  düşmeyecektir.
Son Güncelleme ( Çarşamba, 18 Mart 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans