| Korku Duvarlarımız: Din-İrtica-Şeriat |
|
|
| Yazar Öner Bulut | |
| Çarşamba, 18 Mart 2009 | |
|
Osmanlı’nın İttihat ve Terakki’li son dönemlerinden beri, bu topraklara pompalanan en büyük korkulardan birisidir, irtica veya nam-ı diğer şeriat korkusu. Osmanlı’nın yıkılışından sonra Anadolu’da ve Rumeli’nin bir bölümünde kurulan yeni Cumhuriyetin, batılılaşma, muasırlaşma ve medenileşme sürecinin en önemli basamağı laiklik ilkesinin, devletin kurumlarına egemen edilmesiydi. Yeni Cumhuriyetin ilk Anayasası’nda, ilk meclisteki heterojen yapı nedeniyle (ilk mecliste toplumun her kesiminden temsilci vardı ve Cumhuriyet tarihinin en ‘çok sesli’ meclisiydi), laiklik ilkesi benimsenememiş, devletin dininin İslam olduğu, biraz da mecburiyetten Anayasal kural haline getirilmişti. Ta ki 1928 yılına kadar. Önce 1928 yılında yapılan değişiklikle, Anayasa’nın 2. maddesindeki “devletin dini, dinî İslâm’dır” ibaresi çıkarıldı, daha sonra 1937 yılında yapılan değişiklikle, aynı maddeye “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Layik ve Devrimcidir” ibaresi monte edildi. *** Genç Cumhuriyet, hedeflediği modern devletler kulübüne dâhil olmak için önünde duran bir büyük engeli daha yıkmıştı. Fakat bu hususta hala bir önemli sorun vardı. ‘Anayasa’dan çıkarılan din olgusu, insanların toplumsal yaşamından nasıl çıkarılacaktı’. Hiç kolay değildi bu. İmparatorluk bakiyesi bir Cumhuriyet, İmparatorluğu 7 asır boyunca ayakta tutan ve birleştiricilik vazifesi gören bir olguyu (din olgusunu, daha doğrusu İslamiyet olgusunu) öyle birkaç sene içerisinde toplumsal yaşamdan söküp çıkaramazdı. İnsanlar, Cumhuriyet rejimi ile birlikte yapılan modernleşme devrimine kadar, bütün şahsi münasebetlerini dini referanslar ile kurmaktaydı. Ticaret, hısımlık, komşuluk ve aile ilişkilerinde belirleyici faktörlerin en başında din olgusu gelmekteydi bu topraklarda. Türk, Kürt, Arap, Acem, Arnavut, Çerkez, Laz, Gürcü, Boşnak, Bulgar ve daha birçok millet… Farklı dilleri konuşsalar da, farklı kültürleri yaşasalar da, farklı giyinip, farklı yemekleri yeseler de İslamiyet olgusu etrafında ortak bir paydada buluşarak, bir arada yaşayabilmekteydiler. İslamiyet tutkalını toplumsal yaşantıdan koparmak, bu milletlerin birbirleri ile tek ortak noktalarını da ellerinden almak anlamına gelecekti. Bu nedenle din olgusunun yerine, yeni bir birleştirici olgu bulunmalıydı. Bulundu da zaten: Milliyetçilik, yani günümüzün popüler tabiri ile Ulusçuluk. Yeni Cumhuriyet, aynı zamanda yeni bir ulus yaratmalıydı. Bu bağlamda artık sloganlaşan “ümmetten, ulusa; kuldan, vatandaşa geçirmek” tabiri ve “on yılda on beş milyon genç yaratmak” sloganı gayet manidardır. Toplumsal mühendislik kurumu işletilecek ve toplum, toplumun dışında gelişen bir süreçte, toplumun değerleri ile alakası olmayan birileri tarafından yeniden şekillendirilecekti. Cumhuriyetin ilk on yılında yapılan reformlar, hep toplumu modernleştirme, Avrupalılaştırma adına yapılan radikal denebilecek tarzda reformlardı. Onuncu yıl marşında bahsedilen, ‘on yılda on beş milyon genç’ yaratıldı mı her yaştan bilemem, ama bildiğim tek bir şey var ki, o da din olgusunun toplumun elinden bir çırpıda alınıp, yerine birleştiricilik vazifesi görsün diye suni bir takım olgular üretmeye çabalamak, toplumda derin bir travma yaratmıştır. Yapılmak istenen reformlar görünürde belki başarıya ulaştı, Cumhuriyet rejimi ile birlikte kurumlar ve insanlarda imaj yönünden önemli gelişmeler yaşandı, lâkin bu reformlar topluma birkaç beden büyük geldi. Din olgusunun belirli bir evrim süreci sonucunda değil de, bir gecelik bir devrim sonucunda sosyal yaşamdan sökülmeye çalışılması, daha sonraki dönemlerde ülkenin kurucu gücü olduğunu iddia eden laik ve Kemalist elitler ile muhafazakâr ve dini duyguları referans alan toplumun geniş çoğunluğu arasında derin bir ayrışmanın zeminini hazırladı. Bu ayrışma nedeniyle oluşan iki kutuplu durumu muhafaza etmek ve bu yolla her halükarda toplum üzerindeki iktidarını korumak isteyen Laik ve Kemalist elitler, devletin silahlı kuvvetler kanadına bir irtica paranoyası pompalamışlar daima ve muhafazakârlığı, muhafazakâr siyasetçileri ve bu siyasetçilerin yaptıklarını, şeriat tehlikesi olarak lanse etmişler. Şeriat tehlikesinin çanlarının sesini duyan silahlı kuvvetler de belirli aralıklarla yaptığı darbelerle, demokrasimizi başlangıç noktasına döndürmüştür. 1924 ve 1930 yıllarında yaşanan Cumhuriyetin ilk çok partili siyaset denemeleri, aşağı yukarı benzer nedenlerle kestirilip atıldı. Demokrat Parti ile birlikte ilk kez muhalif bir partinin iktidar koltuğuna oturması ile başlayan demokratikleşme süreci, yine aynı paranoya yüzünden 1960 darbesi ile yarıda kesildi. Başbakan ve bakanlar yargılandı, cezalandırıldı ve idam edildi. 1971 muhtırasında da aşağı yukarı aynı senaryo oynandı. Bir numaralı tehlike yine irtica ve şeriattı. Henüz çeyrek asrı bile bulmayan Cumhuriyet rejiminin demokrasi serüveni, on yıl ara ile ikinci kez darbe yiyordu, 1971 yılında. Laikçi ve dinci kutuplaşması, toplumsal olarak başka ayrışmaları da beraberinde getiriyor, bu ayrışma sosyal hayatın her alanına sirayet ediyordu. 1980 darbesine giden süreçte, esas faktör sağ-sol ayrışması gibi görünse de, altta yatan sebeplerin en başında yine din ve muhafazakârlık olgusu geliyordu. Komünizm tehlikesi sebep gösterilerek, dini çevrelerin duygularının bam teline dokunuluyor ve kaotik bir sürecin fitili ateşleniyordu. Devrimci olduklarını iddia eden solcuların ise eğitimsiz ve yoksul işçileri kullanmaları ve insanların servetleri ile mülkiyet haklarına göz dikmeleri, artık toplumsal katmanda dahi kanıksanan malum sonucu doğuruyordu: 12 Eylül ve demokrasinin bir kez daha ruhuna El-Fatiha… Ardından 80’lerin sonundan itibaren ülkenin demokratik ve liberal açılımlar bakımından en parlak dönemi başlıyordu: Turgut Özallı dönemler. Fakat Özal’ın yakasını da dincilik, şeriatçılık yaftası rahat bırakmadı bir türlü. Özal’ın halkla beraber cuma namazlarına gitmesi, zaman zaman mevlit okutması, Çankaya’yı halka açması, kurban kestirmesi ve yaşamında sair dini öğeleri kullanması, gazete manşetlerine ‘şeriat geliyor’ yaygarası olarak yansıtılıyordu. Ardı ardına atılan manşetlerle ANAP iktidarının üzerine gidiliyordu. Gerekçe yine aynıydı: İrtica… Akabinde Özal’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması, ‘irtica paranoyasını’ seslendirenlerin seslerinin daha da gürleşmesine neden oluyor ve Özal, görev süresini tamamlayamadan, şüpheli bir ölümün ardından, laikçi elitlerin son kalesi olan Çankaya Köşkündeki Cumhurbaşkanlığı koltuğunu, 71 muhtırasının ‘irticacı siyasetçisi’ Süleyman Demirel’e bırakmak zorunda kalıyordu. Demirel, 1971 muhtırası ve ardından gelen mahkûmiyet döneminden kendi payına düşen dersi almış olacak ki, Özal dönemi sonrasında 28 Şubata giden süreçte, bu sefer irtica tehlikesini seslendirenlerin en başında gelen grupta yer alıyordu. Başında yer aldığı Batı Çalışma Grubu ve bu grubun hükümeti devirme çabaları artık herkesçe malum. O dönem ordunun komuta kademesinde yer alan üst düzey askeri bürokratların da üye olduğu Batı Çalışma Grubu ve ‘beşli çete’ tarafından hazırlanarak, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında hükümete imzalattırılmak istenen kararlar ile (o kararlar hükümet tarafından imzalandı mı ve alınan kararlar neydi, halen meçhul) irticai faaliyetlerin önünün alınması için bin bir çeşit insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı eylem ve işlemlerin önü açılıyor, böylece bin yıl sürecek denilen 28 Şubat süreci başarıya ulaşıyordu. Bu süreçte partiler kapatıldı, öğrenciler-siyasetçiler-bürokratlar-akademisyenler fişlendi, dini güdülerle kurulan birçok cemaat oluşumu sindirildi, üniversitelerde başörtüsü yasaklandı, birçok siyasetçinin en temel hakkı olan siyaset yapma hakkı ellerinden alındı, meslek liseli öğrencilerin yüksek öğrenim görme haklarına aşılamayacak kısıtlamalar getirildi, yeşil sermaye olarak adlandırılan birçok halka açık şirket ve holding irticacı suçlamaları ile yüz yüze kaldı ve çoğu iflas etti, bu holdinglere para yatıran sınırlı gelir düzeyine sahip yatırımcılar zarar etti, nihayetinde oluşan bu hukuksuzluk ortamı ekonomiye de etki etti ve büyük ekonomik kriz patlak verdi, ülke 85 yıllık ekonomik kazanımlarını bir gecede kaybetti. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin hemen hemen tamamı battı. Bankaların %80’ninin içi boşaltıldı ve bu bankalar fona devredilerek oluşan zarar devletin ve dolayısıyla halkın sırtına yüklendi. AB ile süren ilişkiler dondurulmak zorunda kalındı. Ve daha birçok olumsuzluk, hukuksuzluk ve haksızlıklar yaşandı. Tüm bu yaşananlar ne uğruna yaşanmıştı peki? Ortada olmayan, tamamen kurmaca bir takım senaryoların sahnelenmesi ile toplum gözünde oluşturulmaya çalışılan şeriat paranoyası ile sözde laikliğin ve demokrasinin korunması uğruna… *** Bu topraklar üzerinde bir asırdır irtica en büyük tehlikelerden birisi varsayılmaktadır. Halen her MGK toplantısı sonuç bildirgesinde koca bir bölüm irticai faaliyetler başlığına ayrılmaktadır. Halen irticai faaliyetler sebebi ile birçok askeri personel TSK’den ihraç edilmektedir. İrticai faaliyetler sebep gösterilerek, gece yarısı elektronik muhtıralar verilmektedir. İrticai faaliyetler sebep gösterilerek siyasi partiler aleyhinde kapatma davaları açılmaktadır. İrticai faaliyetler nedeniyle, meclisin Cumhurbaşkanı seçme ve Anayasa değiştirme yetkilerine ambargo konulmaktadır. İrticai faaliyetler sebep gösterilerek, hukuk üzerinde türlü yollardan baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Peki, gerçekten böyle bir tehlike var mı? Yoksa bu tam anlamıyla bir paranoya mı? Böyle bir tehlike olmamasına rağmen, yüzyıl boyunca bu ülkede yaşayan halkın hukuku, tamamen hayali bir takım korkularla neden gasp edildi? Bu korku ile oluşturulan toplumsal paranoyanın doğurduğu olumsuz sonuçlardan kimler faydalandı? Bu soruların cevapları bulunursa, belki bundan sonraki süreçte korkularımızdan da arınırız… |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 18 Mart 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


