Liberalizm Umuda, Güvene ve İyimserliğe Dayanır Yazdır E-posta
Yazar Dirk Verhofstadt   
Perşembe, 05 Mart 2009

Radikal’in burada iddia ettiğine göre “Türkiye’de umut ve güven azalıyor”. 5 Ekim 2005’te Utrecht’te aşağıdaki konuşmayı yapan Belçikalı liberal teoriysen Dirk Verhofstadt ise şöyle diyor: Liberalizm umuda, güvene ve iyimserliğe dayanır. Türkiye’nin AB sürecine de değindiği konuşmasında Verhofstadt, “sosyal liberal” veya “klasik liberal” gibi ifadelere de karşı çıktığını, aslında genel anlamıyla tek bir tür liberalizm olabileceğini söylüyor.Yaşayan en önemli liberallerden kabul edilen Dirk Verhofstadt, liberalizmin hem sosyal anlamda hem de ekonomik anlamda insana en çok değeri veren ve en barışçıl olan fikir olduğunu açıklamaktadır.

Çeviren: Ekin Can Genç


 

Liberalizm umuda, güvene ve iyimserliğe dayanır (Bölüm 1)http://thumbs.dreamstime.com/thumb_165/1184774658kWo233.jpg

Liberalizm teriminin suistimal edildiği doğrudur. Friedrich Hayek de 1994’te bu gerçeğe dikkat çekmiştir. “Köleliğe Giden Yol” kitabından bir alıntı yapayım: “İzlenimim odur ki liberalizm kelimesi, uzun uzun ne olduğunu açıklamadan bile, öyle çok kafa karışıklığı yaratıyor ki bu etiket hazdan ziyade belaya neden oluyor.” Ronald Regan ve Margaret Tatcher gibi politikacılar klasik liberal düşünürlerin fikirlerine hitap etse de, siyasi icraatlarına liberal dışında her şey denebilir.

Bugün de durum böyledir. Vladimir Zjirinofsky Rusya’daki Liberal Parti’nin lideridir; ama gerçekte aşırı milliyetçidir. Jorg Haider –Almanya’da Führer derler-, Avustura Özgürlük Partisi’nin lideridir; ama gerçekte bir ırkçıdır. Slavoj Zizek Slovenya’daki Liberal Parti’nin başkan adayıydı; ama gerçekte saf Marksistir. Bunlar sadece liberalizmin adını kullanan ama liberalizmle hiçbir alakası olmayan insanlara birkaç örnek. Olsa olsa, kendi muhafazakarlıklarına, milliyetçiliklerine, ırkçılıklarına ve bencilliklerine bir tutam itibar ve terbiye katmak amacıyla liberalizmin bazı değerlerini  kullanıyor veya suistimal ediyorlardır. Hayek’in artık liberalizm terimini bu sebeple kullanmama fikrine katılmıyorum. Liberalizmi, tüm sosyal ve insanı değerleriyle, adını kötüye kullananların elinden kurtarmamız bizim için bir görev olmalıdır. Aynı sebeple, sıfatlara veya eklentilere (sol liberalizm, sosyal liberalizm, neoliberalizm, ultraliberalizm, liberteryenizm, vs.) de karşı çıkmaktayım.

Liberalizm, yanlış kullanılan başka bir kavram olan bireyciliğe dayanır. Bazı insanlar bireyciliğin bencillikle, benmerkezcilikle veya hedonizmle aynı şey olduğunu söyler; ama ben tamamen farklı düşünüyorum. Gerçekte bireycilik, insanlara kendi kaderini belirlemelerine imkan veren özel bir pozitif güçtür. Bireycilik, insana özsaygı kazandırır ve kendini geliştirme imkanı verir, onu geleneksel ilişkilerden, sosyo-politik gruplardan ve yapılardan özgür kılar. Bireycilik, günümüz toplumunun anonimliğinin, bürokrasisinin ve tekdüzeliğinin karşı kutubudur. İnsanları gri bir kitlenin parçası olmaktan çıkarır ve toplumumuzda kendi yolunu tutturmalarına imkan verir. Bireyciliğin kişisel çıkar dürtüsüyle yakın ilişkide olduğu doğrudur; ama bunda yanlış olan bir şey de yoktur. Kişisel çıkar dürtüsü zenginliğin ve gelişmenin kaynağıdır. Bu, artan özgürlük ve kendi ayakları üzerinde durabilme yetisine doğru giden ve hiç bitmeyen bir süreçtir. Yurttaşlar için bu aynı zamanda sosyal ve çevresel davranışlara adapte olma sürecidir. Bireycilik, gerçek dayanışma için bir engel değil, aksine bir şarttır. “Kendinin, kendi bedeninin ve zihninin egemenidir birey” der Özgürlük Üzerine  kitabında John Stuart Mill. Bireycilik insanların dini, sosyal ve kültür gelenekler nedeniyle baskı altında olduğu topluluklarda filizlenmeyebilir; ama teşvik edilmelidir. “Bireycilik toplumumuzun temel taşıdır” der İspanyol filozof Fernando Savater, haklıdır da.

İşte tam bu noktada liberalizm ve diğer ideolojiler arasındaki en önemli ayrıma geliyoruz. Sadece liberalizm bireyciliğe, özgürlüğe ve bireyin özerkliğine inanır. Bu yüzden liberalizm bireyin topluma, kolektif ahlaka ya da millete kıyasla daha alt bir değer sayıldığı kolektivizmin, milliyetçiliğin ve gelenekçiliğin her türüne karşı durur. Liberalizmin sosyalizmle, muhafazakarlıkla ya da milliyetçilikle alakası olmadığı aşikardır.

Liberalizm ve bireycilik hiç şüphesiz tarihin en başarılı fikirleridir. Dogma karşıtı düşüncenin itici güçleridir. Bireyciliğin önemini ilk fark edenlerden biri Rönesans filozofu Pico dele Mirandola’ydı. Oration on the Dignity of Man adlı kitabında insanın kendi yaratıcısı olma fikrini formüle etmişti. İnsanın kaderi kendi elindedir. İnsan şeytani boyuta da inebilir, ilahi boyuta da çıkabilir. Fikirleri yüzünden Pico 1486’da Papa tarafından kınanmıştı. Sonrasında, John Locke, Adam Smith ve John Stuart Mill gibi liberal düşünürler bu fikirlerin üzerinde durdu. Bireyciliğin ve liberal düşüncenin önemini açıkça kavrayan Aydınlanma’nın babası Immanuel Kant’tı. Esas fikri “Spare Aude” idi,  yani “Bilmeye cesaret et” veya “Aklını kullanmaya cesaret et”. İnsanın  araç değil amaç olduğunu açıkça belirtti.  “Aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir maksime (kurala) göre hareket et.” fikrini savundu. Diğer bir deyişle, her bir insanın diğer bir insanı düşünme gibi bir görevi vardır.

Tarih boyunca liberalizmin ve bireyciliğin yükselişleri ve düşüşleri oldu. Yirminci yüzyılı düşünün. İnsanları milli topluluğun emri altına sokan milliyetçiliği düşünün.  Birinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca genç insan hiçbir anlamı yokken ölmüştü. İnsanlara açılıp kapatılabilen, kullanılan veya çöpe atılan bir makine muamelesi yapan komünizmi düşünün. İdeal eşit toplum amaçlarına ulaşmak için Stalin, Mao ve Pol Pot gibi komünist liderler milyonlarca insanı ölüme sürükledi. İnsanları Führer’in emri altına sokan faşizmi düşünün. Bu sistemde insan amaç olarak değil, milli topluluğun sağlıklı veya sağlıksız bir parçası olarak görülürdü. Muhaliflere, bedensel ve zehinsel engellilere, Çingenelere ve Musevilere olduğu gibi sisteme uymayan insanlar tasfiye edildi. “Übermenschen”a göre bu insanların yaşmasının değeri yoktu. İnsanların kutsal metinlere itaat ettiği fanatik dini toplulukları düşünün. Bugün bile Batılı ülkelerimizde, çoğunluğu kadın olmak üzere yüzlerce insan Tanrı veya Allah adına baskı görüyor.

Bununla sadece liberalizm mücadele eder. Milliyetçiliğe, komünizme, faşizme ve fanatik dinciliğe karşı bir mücadele bu. Ve bu mücadele başarılı olmuştur. Özgürlük ve  adalete duyulan liberal arzunun dürtüsüyle evrensel insan hakları kabul edilmiş, suistimaller kınanmış ve diktatörlükler bertaraf edilmiştir. Bu, Belçikalı, Hollandalı veya Amerikalı değil, dokunulmaz haklar ve özgürlüklere sahip dünya vatandaşı olarak doğdumuz fikrinden ileri gelmiştir. Altmışlardan beri Batı dünyasında liberalizm, kendi hayatlarımızı kendi kontrolümüzde olmasını sağlayan daha fazla özgürlüğü getirmiştir. 1968 önemli bir yıldı. Bazı entelektüeller Mayıs 1968’i bir sekte olarak görür; kolektivist zırvalara sempati duyan solcu aktivistlerin ve isyankar gençlerin haraketlenişi olduğunu düşünürler. Bu dönemi dikkatli biçimde inceleyenler görecekler ki bu bireyciliğin ve liberal değerlerin tüm sosyal tabakalara yayılmasıyla sonlanmış başarılı bir süreçtir. Sivil haklar hareketlerine, feminist harekete ve sonra eşcinsel hakları hareketlerine bakın. Bu yıllarda birçok tabu yıkıldı. Sekülerleşmenin, sosyopolitik blokların yıkılmasının, hoşgörünün, insan haklarının, cinsiyet eşitliğinin, ırkçılık karşıtlığının ve bilhassa bireysel özgürlüğün temeli işte burada -empoze edilen ahlak anlayışından zincirleri koparmakta ve kadınların katı dini dogmalardan kurtuluşunda- yatmaktadır. Bu hareketin etkileri hala görülebilmektedir. Liberal yönetenleriyle Hollanda’nın ve Belçika’nın kürtaj, ötenazi ve eşcinsel evliliği konularında yeni yasalar düzenlemesi bir tesadüf değildir.

…..
Son Güncelleme ( Cumartesi, 04 Nisan 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans