Liberallerin Demokratlardan Farkı Yazdır E-posta
Yazar BLC   
Cuma, 20 Şubat 2009

BLC, Yıldıray’ın açmazlarını tartışmaya açıyor.. 

Sample Image

 


Ben liberal değil demokratım. Söz konusu olan Türkiye olunca bu ikisinin arasındaki fark Kemalist ile solcu arasındaki farktan daha fazla olmayabilir. Ama bu meselede işte o küçük fark ortaya çıkıyor.

Buna katılmamak elde değil. Türkiye’deki siyasi ve entelektüel hayat o derece sığ ki eli yüzü düzgün bir ülkede birbirine muhalefet etmesi gereken görüşler burada aynı kampın içinde yer alıyor. 

Liberallik ile demokratlık arasındaki fark öyle küçük falanda değil, gayet temel bir ayrım.

Biliyorsunuz liberaller hukuka, kanuna, yasaya, anayasaya, sözleşmelere atıfla konuşur. Hukuki tartışma bitirilmiş, yasalar yapılmış, kanunlar hayatımızın tepesine konulmuştur. Siyaset daha sonra başlar. Yani hukuk bir nevi hem siyaset dışıdır hem siyaset üstüdür.

Yasalar hiçte siyaset dışı değil, çünkü o yasaları yaratanlar bizzat bizleriz. İnsanlıktan önce kodlanmış kurallardan bahsetmiyoruz, binlerce yıllık deneyimlerimiz normları yaratıyor bizde bu normlara göre bir hukuk oluşturuyoruz.

Hukukun siyaset üstü olmasını istememizde yine bu deneyimlere ve çok şükür ki sahip olduğumuz aklımıza, mantığımıza dayanıyor. Çünkü iktidarı elinde bulunduranların insanların hayatını nasıl bir cehenneme çevirebildikleri hafızamızdan silinmiş değil.

Misal, bir siyasi hareket öyle uygun görüyor, halkında çoğunluğu ona destek veriyor diye demokratik düzenden vazgeçebilir miyiz?

Hukukun üstün olduğu bir sistemde geçemeyiz, çünkü hukuk siyasetin neler yapıp yapamayacağını sınırlamıştır.

Kendine demokrat diyenlerin savunduğu bu siyaset fetişizmi ise adeta kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi savuna geldikleri demokratik düzeni bile korumaktan acizdir.

Bu liberal hukuk geleneğinin temelinde olan insanın doğasına yönelik bir şüpheye dayanıyor. Kurallar, yasalar da insanın bu güvenilmez doğasını dizginlemek için var. O yüzden hukuk temelli bir tartışmada şunları duymak hiç şaşırtıcı değildir: “Ama onu dersen bu şuna da cevap verir, ipin ucu kaçar.”

Bahsedilen şey tamamlanmış bir tartışma değil, insanın doğasının ne olduğunun da ötesinde insanın bir doğası olup olmadığı konusunda bile mutabakata varılmış değil. Pozitif bilimsel bir çalışma yolumuzu aydınlatmadıkça aksi pekte mümkün görünmüyor.

Zaten konu insanın doğası da değil. Kurallar, yasalar insan doğasına olan bir inanç dolayısıyla oluşturulmuyor.

Hırsızlığın suç ilan edilmesi daha hiç hırsızlık yapılmamışken birilerinin oturup “kesin bu insanlar çalar, en iyisi buna bi önlem alalım” diyerek yarattıkları bir şey değil. Tam tersi insanlar çalmaya başladıktan ve bu hareketin diğerlerini sebepsiz yere zarara uğrattığı anlaşıldıktan sonra icat edilmiş bir kural.

Salt hukuk üzerinden giden bir tartışma bizim zekâmıza, iyi niyetimize ve vicdanımıza güvenmez. Hâlbuki bir demokrat şöyle der: “Korkma ucu elimizden kaçmaz, biz istemedikçe.”

Kimse kimsenin zekasına, iyi niyetine, vicdanına güvenmek zorunda değil. Bunun nedeni insanların aptal, kötü niyetli ve vicdansız olduğunu kabul edip etmememiz değil, dünya üzerinde birilerinin çeşitli şekillerde birilerine zarar verdiği gerçeğinin yadsınamaz bir şekilde önümüzde duruyor olması.

İnsanlar birbirlerine bağlı mercan kolonileri de birbirinden mutlak ayrı varlıklarda değil. Herkesin farklı bir iradesi var ve bu iradelerin aldığı kararlar birbirlerini etkileyebiliyor. Bu yüzden de hukuka ihtiyacımız var. Çünkü konu birilerine güvenip güvenmememiz değil dünya üzerinde birilerinin birilerine zarar veriyor oluşu.

Peki, hiçte yeni olmayan görüşleri bir araya getirilmesi ile oluşturulan bu Demokrat ideolojinin hukuk konusunda bize sunduğu argüman bu mu? “Korkma!”

İnsanlık tarihinin her sayfası kamu otoritesini ele geçiren siyasi grupların yarattığı terörü anlatıyorken bizden beklenen bu deneyimleri ve aklımızı çöpe atıp Anayasa ile iktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasını savunmamak. Ve bunun için söylenen şey “Korkma!”

Çünkü bir demokrat için hukuk bitirilmiş, kapatılmış bir tartışma değildir. Hatta siyasetin temel derdi hem de Aristo’dan beri neyin iyi neyin kötü olduğunu aramaktır. Siyaset aslında adalet duygumuz, vicdanımız, baş gösteren pratik ihtiyaçlarla hukuk, yasa, anayasa hatta ahlak hakkında bitmeyen bir tartışmanın adıdır.

Hukuk kapatılmış, halledilmiş, bitirilmiş bir şey değil. Çünkü insan medeniyeti sürekli gelişiyor. Daha önce hiç tanık olmadığımız durumlarla karşılaşıyoruz ve tamda bu yüzden hem siyaset hem hukuk sürekli evriliyor.

Toplumsal normlar kendiliğinden oluşuyor ve bir yasa koyucu bunu hukuk haline getiriyor. İnternet keşfedilmeden önce internet kullanımıyla ilgili bir ahlakımız dolayısıyla bir internet hukukumuz yoktu, ama oluşturduk. İnsanlık tarihi bu gelişimiz gözler önüne seriyor. Aksini iddia edende yok.

Ancak, siyasi katılım, siyasi bilinç gibi kavramların, dolayısıyla siyasetin kendisinin bu kadar yüceltilmesi aynı zamanda hayata dair her şeyi siyasetin alanına sokuyor ki bu bir demokrat için sorun olmak şöyle dursun arzulanan bir durum.

En ufak sorunumuzu, en ufak derdimizi bile siyasi arenada çözmeye kalkmanın, bu kararları bireylerin elinden alıp toplumun kolektif karar alma mercilerine veya temsilcilerine vermemiz olduğunu ve bu durumun tek tek bireyleri kamu otoritesi karşısında nasıl aciz hale getireceğini anlamak zor olmasa gerek.

Tamda bu yüzden, hukukun siyaset üzerindeki üstünlüğü bireylerin dokunulamaz haklarının teminatıdır.

Asıl korkulması gereken ahlakî hüküm geliştirilmesi gereken meseleyi “Evet içime sinmiyor ama ne yapalım ilke bu” deyip vicdanımızı ve aklımızı ikna etmeden halının altına süpürmektir.

Normatif ahlaka ve hukukun üstünlüğüne kıytırık bir vakayı aklamak için muhalefet edildiğini görmek bile o kavramların ne kadar da gerekli olduklarını anlamaya yetiyor da artıyor bile…

Son Güncelleme ( Cuma, 20 Şubat 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Sonraki >
design by macroajans