| Barack Obama ve Hegamonyanın Yeniden İnşası |
|
|
| Yazar Burak Başkan | |
| Salı, 10 Şubat 2009 | |
|
Cumhuriyetçi John McCain’e karşı oyların %53‘ünü alan Barack Obama, ABD başkanlık seçimini kazanarak Demokratları 8 yıllık bir aradan sonra tekrar Beyaz Saray’a taşımayı başardı. ABD’nin 44. başkanı olan Barack Obama, 20 Ocak 2009’da görevi George W. Bush’tan devraldı. Siyahi bir liberalin iş başına gelmesi, kimilerine göre ABD ve dünya siyaseti için bir devrin sonunu ve yeni bir devrin başlangıcını, kimilerine göre ise değişimci söylemlere rağmen statükonun aynen devamını ifade ediyor. Bu makalede 4 yıllık görev süresi içinde Obama’nın politikalarının olası yönü ve ABD hegemonyasının durumu hakkında yorum yapmaya çalışacağız. ABD, George W. Bush’un görevde kaldığı 8 yıl boyunca çok ciddi bir emperyal dış politika ile soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu Amerikan hegemonik dünya düzenini devam ettirmeye çalışmıştır. Ancak emperyal politikalar, kaba kuvvete dayalı kısa süreli bir hegemonya kurmuş olsa da, uzun vadede ABD hegemonyasının meşruiyet temelini oluşturan insan hakları, demokrasi gibi kavramların inandırıcılığını kaybetmesine ve ABD dış politikasının meşruiyet temellerinin sarsılmasına sebep olmuştur. Özellikle Irak’a demokrasi götürme söylemiyle girişilen harekatın Irak petrollerini elde etmek ve Ortadoğu siyasetini kontrol altına almak için yapıldığının anlaşılması sonrası, ABD karşıtlığı adeta zirve yapmış, dünya üzerindeki bütün olumsuzlukların bedeli ABD’ye çıkarılır olmuştur. Hatta bu süreçte, soğuk savaş döneminde Amerika cephesinde yer alan ülkelerin bile ABD politikalarına karşı tavır alması Bush’un sürdürmeye çalıştığı ABD hegemonyasını ne kadar yanlış yöntemlerle kurmaya çalıştığını kanıtlar nitelikte. Ayrıca Bush döneminde ABD ekonomisinin içine düştüğü ekonomik kriz ve ABD’de yıllardır çözülememiş ayrımcılık sorunu, küresel meşruiyet krizine bir de ülke içindeki hegemonik krizi eklemiştir. Özellikle 2008 yılında başlayan küresel ekonomik kriz, ABD’nin birçok köklü şirketinin sonunu getirmiş, milyonlarca kişi işsiz kalmıştır. 1929 Buhranı’ndan bu yana ABD’nin yaşadığı bu en büyük ekonomik krizde, Bush’un az önce bahsettiğimiz emperyal dış politikasının büyük etkisi olmuştur.Bu dönemde sürekli olarak artan askeri harcamalar, ABD ekonomisinde önemli bir sorun teşkil etmiştir. Dolayısıyla başarısız dış politikanın hem dünya siyasetinde hem de ABD vatandaşlarına karşı ABD hegemonyasının zayıflamasına sebep olduğu rahatlıkla görülebilmektedir. Diğer yandan ayrımcılık ABD’nin hala en önemli sorunlarından birini teşkil etmektedir. ABD’nin siyah kökenli vatandaşlarının hak mücadelelerinde sembol bir isim haline gelen Rosa Parks’ın otobüste bir beyaz Amerikalıya yer vermediği için tutuklanması hadisesi 1 Aralık 1955’te yaşanmıştır, yani daha elli küsur yıllık bir geçmişi vardır. Martin Luther King tarihe geçen “Bir rüyam var” (I have a dream) cümlesiyle başlayan konuşmasını yapalı neredeyse elli yıl olmuştur, ancak bugün ABD’de ayrımcılığın sona erdiğini iddia etmek ne yazık ki hala mümkün değildir. Bunun yanında, ABD’deki diğer unsurların uğradığı ayrımcılık da hala tam anlamıyla çözülebilmiş bir sorun değildir. 11 Eylül saldırılarından sonra Müslümanlara potansiyel terörist gözüyle bakma gafleti hala devam etmektedir. ABD ile Müslüman dünyasının arasındaki buzların en büyük sebeplerinden birini, Müslümanların ABD tarafından maruz kaldığı negatif ayrımcılık oluşturmaktadır. Bütün bu ayrımcılık sorunları ve özellikle Bush dönemi Amerikasının gerek ekonomik anlamda, gerek dış politika alanında yanlışları ülke içinde de aynen dünya kamuoyuna karşı olduğu gibi çok önemli bir meşruiyet krizine sebep olmuştur. ABD’nin yaşadığı bu meşruiyet krizi 2008 yılındaki başkanlık seçimlerinde de değişim talepleriyle kendini göstermiş, bu değişim talepleri, statükonun aynen devam edeceği izlenimi veren Cumhuriyetçi John McCain’in şansını azaltmıştır. Bunun sonucunda, “Yes, We Can” parolasıyla ABD politikalarında değişim vadeden Obama, köklü değişim beklentileriyle göreve gelmiştir. Hegemonyanın ancak kaba kuvvetle sağlanabileceğine inanan; Obama’nın göreve gelişini ve ılımlı dış politika vaadini, ABD hegemonyasının sonu olarak gören birçok kişi mevcuttur. Ancak Bush dönemindeki meşruiyet krizi ve bu dönemdeki ABD karşıtlığının ulaştığı boyut göz önüne alındığında, Obama’nın tüm dünya ülkelerini ikna ve onlarla müzakere etme üzerine inşa etmeye çalıştığı dış politikanın, tam aksine ABD hegemonyasının yeniden kurulması adına bir şans olduğu açıktır. Burada Obama’nın vaat ettiği değişimin ve daha insancıl dış politikanın, hegemonyayı yeniden kurmak için bir araç mı yoksa gerçekten içselleştirilmiş bir amaç mı olduğunun da bir önemi yoktur. Çünkü dünya üzerinde ABD’nin saldırgan politikalarından zarar görmüş bir çok insan için ABD’nin politikalarının arkasında yatan normatif değerler değil, fiilen ne yaptığı önemlidir. İlk bakışta Barack Obama’yı, başkanlık görevini devraldığı George W. Bush’tan ayıran en belirgin özellik Bush’un Cumhuriyetçi, Obama’nın ise Demokrat olması. Bu ayrım sıradan bir unvan farkının ötesinde, ABD siyaseti için çok şey ifade etmektedir. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında dış politikadan, ekonomiye, sosyal güvenlik politikasından, dini meselelere kadar birçok farklılıklar mevcuttur. Cumhuriyetçiler döneminde ABD’nin dış politikasının daha saldırgan bir yapıya büründüğü çok rahatlıkla görülebilir. Bununla bağlantılı olarak da Cumhuriyetçiler döneminde ABD karşıtlığında artış görüldüğü yorumunu yapabiliriz. Buna karşın Demokratların iktidarları sırasında ABD’nin nispeten diplomasiye daha çok önem veren, ılımlı bir dış politika ile ABD karşıtlığını azalttığı, hatta Bill Clinton döneminde tam aksine ABD’ye yönelik büyük bir sempatinin oluştuğu görülmektedir. Dini konulara yaklaşım noktasından baktığımızda Cumhuriyetçilerin muhafazakar eğilimine karşı Demokratların daha özgürlükçü, liberal bir çizgide olduğunu görmek mümkündür. Sözgelimi Türkiye’de çok da önemli bir gündem maddesi olmayan kürtaj ve eşcinsellerin evliliği meseleleri ABD siyasetinde önemli bir gündem maddesi teşkil etmektedir. Bu konularda Demokratlar serbestlik yanlısı bir tablo çizerken, Cumhuriyetçiler eşcinsel evliliğine ve kürtaja kesinlikle karşı bir konumdadır. Ekonomi politikalarına baktığımızda Demokratların sosyal politikalara, Cumhuriyetçilere göre daha çok önem verdiğini görmekteyiz. Ancak Obama’nın son söylemlerinde ekonomi politikalarının kesinlikle serbest ticareti kısıtlayıcı bir nitelikte olmayacağını vurgulaması ve korumacı önlemlere başvurmayacağını belirtmesi önemli bir nokta teşkil etmektedir. Tüm bunlara ek olarak, Obama’nın gerek propaganda sürecindeki söylemlerine gerek yemin töreninde söylediklerine bakılınca Obama’nın bu klasik Cumhuriyetçi-Demokrat ayrımının çok ötesine gideceği yorumunu yapmak da mümkündür. Barack Obama’nın, George W. Bush’un dış politikalarına önemli ölçüde bağlı kalacağı şeklinde yorumlar olmakla birlikte, bu dış politikadan Obama döneminde önemli bir kopuş olacağı yönündeki yorumların sayısı daha fazladır. Yemin töreninde Obama’nın özellikle Müslüman alemine verdiği şu mesajlar, aslında bu kopuşun önemli ipuçları niteliğinde: “Müslüman dünyasına sesleniyorum. Yeni bir çağı başlatmak istiyoruz. Karşılıklı çıkarlarımız ve beklentilerimiz doğrultusunda işbirliği yapacağımız bir barış çağı. Artık savaş ve şiddetle bir şeyler elde edeceğini savunanların bizi kandırmasına izin vermemeliyiz. Yumruğunuzu açın, elinizi sıkmak istiyoruz. Yumruğunuzu açmazsanız yol alamayız.” Obama’nın geçmiş politikalardan kopuş vadeden söylemlerinin yanında, göreve gelir gelmez gerçekleştirdiği ilk faaliyetler Irak’tan ABD askerlerinin çekilme sürecinin başlatılması ve Guantanamo Üssü’nün kapatılma emrinin verilmesi olmuştur. Guantanamo üssü bilindiği gibi 11 Eylül saldırısı tutuklularının tutulduğu bir yerdi. Daha sonra tutukluların insan haklarına aykırı bir şekilde yargılandığı yolunda bir çok iddianın olduğu ve ABD’de 11 Eylül saldırıları sonrası İslamobofia’nın sembollerinden biri haline geldiği bu kampın kapatılması, Obama’nın insan haklarına yaklaşımı açısından önemli bir yer tutmaktadır. Diğer bir deyişle, söylemlerin fiiliyatta ne kadar uygulanacağı konusunda ilk ipucu olarak Guantanamo üssünün kapatılması hadisesini göz önüne alabiliriz. Peki Obama döneminde dünya düzeninin olası seyri ne yöne doğru olacaktır? Soğuk savaş dönemindeki iki kutuplu dünya, soğuk savaşın sona ermesi ile yerini ABD’nin lider konumda yer aldığı tek kutuplu bir yapıya bırakmış, komünizmin çöküşü ile birlikte ABD’nin siyasal ve ekonomik düzeni rakipsiz bir hegemonya kurmuştur. Clinton döneminde başarı ile sürdürülen ABD hegemonyası, Bush’un uyguladığı başarısız politikalar neticesinde büyük bir krize girmiştir. Bu dönemde daha önce de belirttiğimiz gibi bir yandan ABD karşıtlığı tüm dünyada hızla tırmanmış, diğer yandan küresel güç mücadelesine Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi yeni aktörler dahil olmuştur. Bu noktada ABD’nin tek hegemonik güç olma özelliğini koruması pek mümkün görünmemektedir. Dünya siyasetinde ABD’ye alternatif güç merkezlerinin birden fazla olduğu ortadayken, iki kutuplu bir dünyanın olacağını öngörmek de oldukça zordur. Bunların yerine birden çok hegemonik gücün ortaya çıktığı, küreselleşme sürecinin farklı aktörlerin çoklu hegemonyasında devam ettiği,ülkelerin gittikçe birbirine daha bağımlı hale geldiği bir dünya düzeni öngörebiliriz. Bu noktada ulus-devletlerin güçlenip dünya siyasetinin ayrışmacı bir yöne doğru savrulacağı yönündeki öngörüleri de reddetmiş oluyoruz. Bu çoklu hegemonik düzende ABD’nin izleyeceği yol, güçlü aktörler arasında güç dengesini kendi lehine olacak şekilde değiştirmeye çabalamak olacaktır. Burada da Obama’nın söylemlerinde sürekli olarak ön plana çıkan uzlaşma ve diplomasi vasıtasıyla meseleleri halletme vurgularının dünya siyasetinde belirleyici olacağı yorumunu yapmak mümkün. İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonlarının da Obama’nın göreve gelir gelmez yaşadığı büyük bir talihsizlik olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü bu harekat Obama’nın Ortadoğu politikasını önemli ölçüde zora sokmuştur. Bir tarafta ABD ile çok sıkı bağları olan ve Obama’nın göreve gelmesi için çok önemli lobi faaliyeti sürdüren, ABD’nin en güçlü unsurlarından biri olan İsrailliler, diğer tarafta ise Obama’nın özenle ilişkileri düzeltme vurgusu yaptığı Müslüman dünyası bulunmaktadır. Müslüman dünyasında Obama’nın göreve gelmesi ile birlikte iyimser bir hava yakalanmıştır. Ayrıca Obama’nın dış politikasının barışçı bir zeminde sürüp sürmeyeceğinin ilk sınavı İsrail- Filistin sorununda verilecektir. Obama’nın her iki cepheyi de kaybetme lüksü yoktur. Bu yüzden Müslüman alemine her fırsatta diplomatik çözüm ve barışçı dış politika mesajı veren Obama’nın, Filistin konusunda İsrail’in yaptığı insanlık dışı müdahaleye karşı doğrudan bir tavır alması da mümkün görünmemektedir. Buradan ABD’nin Bush döneminde benimsenen tek taraflı Ortadoğu politikasını bir kenara bırakarak, çok taraflı bir Ortadoğu politikası geliştireceği yorumu yapılabilir. ABD’nin bu süreçte İsrail ile Filistin arasında üstleneceği başarılı bir arabuluculuk pozisyonu Obama’nın ve ABD’nin bölgedeki imajını önemli ölçüde değiştirecek, İslam dünyası ile ABD’nin arasındaki buzları eritecek, Obama’nın değişimci söylemlerinin devamlılığı sağlanmış olacaktır. İsrail-Filistin çekişmesinde ve genel olarak İsrail’in Ortadoğu politikalarında ABD’nin nasıl bir tavır göstereceğini ve arabuluculuk görevini başarıyla yerine getirip getiremeyeceğini zaman içinde göreceğiz. Sonuç olarak tüm dünya kamuoyu Barack Obama’dan çok şey beklemektedir. George W. Bush, 8 yıl boyunca bir ülkenin nasıl kötü yönetileceğini bütün dünyaya göstermiştir. Dolayısıyla Obama’nın her halükarda Bush’tan daha başarılı olacağı yorumunu yapmak mümkündür. ABD dış politikasının restorasyonu ve ekonomik krizle mücadele şu an Obama’nın önündeki en acil meseleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Obama döneminde, Bush’un politikalarından önemli bir kopuş olacağı ve özellikle dış politikada Bush döneminde kaybedilen itibarın yeniden sağlanacağı tahmin edilmektedir, çünkü ABD hegemonyasının sürekliliği için bu kopuş bir zorunluluk haline gelmiştir. Obama ile birlikte ABD, bir taraftan çoklu hegemonik bir dünya düzeninde farklı aktörler arasında lider konumda olmak için çabalayacak, diğer taraftan da dış politikasını demokrasi, insan haklar gibi daha insancıl kavramlar zeminine oturtacaktır. Siyahi ve sülalesinde bir çok Müslüman bulunan bir başkanın göreve gelmesi, ABD’nin ayrımcılığa uğrayan kesimleri için önemli bir umut olmuş, bu kesimlerin ülkeye entegrasyonu için önemli bir fırsat oluşmuştur. Sonuç olarak Obama dönemi, Bush döneminde gerek ülke içinde gerek ülke dışında politikaları meşruiyet temelini kaybeden ABD’nin, kaybedilen meşruiyeti tekrar sağlayarak hegemonyasını yeniden inşa ettiği bir dönem olarak karşımıza çıkacaktır. Burak BAŞKAN Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
|
| Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 ) |
| < Önceki |
|---|


