| Devlet Biçimleri |
|
|
| Yazar Oner Bulut | |
| Salı, 10 Şubat 2009 | |
|
“Korku Duvarlarımız: Federalizm” başlıklı yazım sonrasında devlet biçimleri konusunda bilgisizlik nedeniyle oluşan ‘zihin bulanıklığını’ gidermek amacıyla, konuya en baştan ve özden başlamak gerektiğini anladım. Bu yazıda kısaca ‘devlet biçimleri’ ve bunların özellikleri üzerinde durarak, temel farklılıklarını ortaya koymaya çalışacağım. Genişliği, griftliği ve uygulamadaki farklılaşmaları nedeniyle koca bir kitap yazılabilecek bir konu hakkında, bu makale kapsamında yazardan ayrıntılı bilgiler, açıklamalar ve yorumlar beklemeyiniz lütfen.
Üniterizm Üniter devlet, başbakanımızın sık sık tekrarladığı “tek ülke, tek millet, tek egemenlik, tek hukuk” mottosu üzerinde inşa edilen devlet biçimidir. Üniter devlette yasama, yürütme ve yargı erkleri tekil olup, ülkenin sınırları dâhilinde farklılaşmaz. Yönetim felsefesine göre iki farklı şekilde kurulabilmektedir: ‘Merkezi üniter devlet’ ve ‘âdemi merkezi üniter devlet’. Merkezi devlette, tüm idare işleri ve işlemleri tek elden ve tek merkezden yürütülür. Yani bütün yetkiler ve bütün sorumluluklar merkezi yönetimdedir. Merkezi üniter devlette, demokrasiden çok bürokrasi ön plana çıkar. Halkın yönetim üzerindeki etkisi, belirli dönemlerde yapılan genel seçimler dışında hissedilmez. Merkezi yönetim, ülke çapındaki yetkilerini, kendi atadığı bürokratları eliyle yürütür. Âdemi merkezi devlette, merkezde bulunan yönetici gücün yanı sıra, ülke çapındaki idari birimlerde de âdemi merkezi yönetimler bulunmaktadır. Bu yönetimler, yöre halkının (yani idari birimde -belediye, kasaba, köy gibi- bulunan halkın) oyu ile seçilirler ve sorumlulukları, merkezi yönetime karşı olmayıp, sadece kendisini seçen halka karşıdır. Üniter bir devlet olan Türkiye’de ise merkezi yönetim esasları geçerli olup, aynı zamanda göstermelik de olsa yerinden yönetimlere de yer verilmiştir. Fakat yerinden yönetim idare birimlerinin, bütçelerinin merkezi yürütme organınca belirlenmesi; eylem ve işlemlerinin hemen hemen hepsinin merkezi yürütme organının inisiyatifine bırakılmış olması, âdemi merkezi yönetimleri (belediye başkanlığı gibi) Türkiye’de göstermelik şov malzemesi olmaktan öteye götürememektedir. Belediyelerin sınırlı bütçeleri ve kendi bütçelerini oluşturma yetkilerinin ampirik olarak olmaması, yerel bir sorunun çözümü için bile merkezi otoritenin oluru gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Ankara’nın ve İstanbul’un metro (raylı sistem ulaşımı) probleminin yıllardır çözülememesinin tek nedeni merkezi hükümetlerdir. Bu konuda belediyelere suç bulmak, acımasızlıktır. Zira belediye, merkezi hükümetin belirlediği bütçenin dışına taşar ise, kendi başına kaynak yaratamaması halinde batar. Belediyelerin öz kaynak yaratması konusunda yetkileri de maalesef sınırlıdır zaten. Ayrıca bu tip hizmetler özel sektöre de yaptırılamaz hiçbir zaman. Çünkü özelleştirme, ancak Başbakanlık bünyesinde faaliyet gösteren ‘özelleştirme kurulu’nun ve çoğu zaman Danıştay’ın onayına bağlıdır. O halde, yerel sorunların çözümünü beklemek, o bölgede yaşayan bir neslin ölümünü beklemekle aynı zamana yayılır genelde. Ayrıca illerde valilik makamı, ilçelerde de kaymakamlık makamının, merkezi otorite olan hükümetin, yerel birimlerdeki yansıması (daha doğrusu gölgesi) olarak düzenlenmiş olması, yerinden yönetime darbe vurmaktadır. Bunların yanı sıra vali ve kaymakamın başkanlığı ve vesayetinde kurulan, il ve ilçe özel idarelerin (özellikle il ve ilçe genel meclislerinin) görev sınırlarının, kuruluş ve görev kanunları gereği yine merkezi yürütme organının bahşettiği sınırlar kadar olması (yani merkezi idarenin emir ve talimatı olmaksızın, tek başına sorunların üzerine eğilememesi, bir bakıma merkezi idare ile göbek bağının bulunması); bütçelerinin iç işleri bakanının onayına muhtaç olması, yazılı kâğıt üzerinde kulağa hoş gelen yerinden yönetim esaslarının, aslında uygulamada hiç mesabesinde olduğunun kanıtıdır. Velhasıl kelam, üniter yapılanma ile kurulan devletlerde yönetim ve özellikle bölgesel yönetim bir sorunlar yumağı meydana getirmekten başka bir işe yaramaz. Sorunlar yumağı meydana gelsin ki, merkezi otorite daima koruyucu ve kollayıcı rolünü üstlenebilsin. Yerel yönetimler, kendilerini merkezi otoritenin şefkatli kollarına, huzur ve huşu içerisinde bırakabilsin. İşte ben, üniterizmi bu çetrefilli ve çözümü çoğu zaman imkânsız bir sorunlar silsilesi doğurduğu için eleştiriyorum. Eleştirilerimin çoğunun temeli gayet sağlamdır. ‘Bölünürüz’, ‘yıkılırız’, ‘otuz iki parçaya ayrılırız’ gibi mesnetsiz korkuların hükümran olduğu bir sistemde ülke yönetilemez. Küçük bir şirketin yönetiminin bile ne kadar zor olduğunu düşündüğünüzde, koskoca ülkelerin yönetiminin, adeta tek bir kişinin eline bırakılması ve yönetim tekelinin en azından yerel yönetimlerce paylaşılmaması, yıllardır çözülemeyen idari kilitlenmeyi yaşamamızın en büyük sebebidir. Konfederalizm Konfederalizm, birden çok bağımsız devletin, ortak bir amaç için oluşturdukları siyasal birlikteliktir. Tanımı gereği, federalizm ile karıştırılması ihtimali bulunan konfederalizm, teknik manada uluslararası hukuk çerçevesinde bir devlet sayılmamaktadır. Zira konfederalizmde üye devletlerin her birisinin uluslararası hukuk açısından bağımsız devlet vasıfları vardır. Konfederal yapılanma, konfedere devletlerin egemenlik unsurlarını sınırlandırmamaktadır. Dış ilişkilerde üye devletler tamamen bağımsızdır. Konfederasyonun, üye devletler üzerinde zorlayıcı ve yaptırımsal yetkileri yoktur. Bu nedenle konfederalizm teknik olarak, devlet vasfına sahip olmamakta, sadece üye devletlerin oluşturduğu akdi bir birliktelik vasfı ile hareket edebilmektedir. Konfederalizmin, Federalizm’den farkları Federalizm, federal bir anayasa ile kurulan devlet biçimidir. Federalizmde, federe unsurlar federal yapıya anayasa ile bağlıdırlar. Oysaki konfederalizm, sadece uluslararası nitelikte bir antlaşma ile kurulur ve üye devletlerin konfederalizme bağlılıkları akdi nitelikte olup, federalizmdeki gibi anayasal nitelikte değildir. Yani konfederalizmde, üye devletler antlaşma şartları çerçevesinde istediği zaman konfedere birliktelikten ayrılabilirken, federalizmde, federe ve özerk unsurlar, federal yapıdan istedikleri zaman kopamazlar. Çünkü hukuki mevcudiyetleri federal devlete anayasal bağ ile bağlıdır. Federe yapıların bu bağı koparma hak ve yetkileri yoktur. Zira federal yapı, konfederal yapıdan farklı olarak, başlı başına bir devlet niteliğine sahiptir. Bu bağlamda, federalizmde, federal devletin, federe ve özerk unsurlar üzerinde zorlama gücü ve yaptırım yetkisi olduğunu söylemekte fayda vardır. Zira yukarıda da bahsettiğim gibi, konfederasyon bağımsız bir devlet vasfı bulunmayan bir organizasyon olarak, bu organizasyona üye devletler üzerinde zorlama gücüne ve müeyyide uygulama yetkisine sahip değildir. Federasyon ile konfederasyon arasında bulunan bu önemli farklılıklar da göstermektedir ki, Türkiye’deki federalizmin bölünme ile eş anlamlı olduğu yönündeki genel kanaat doğru olmayıp, ne yazık ki federalizme haksız ve yanlış manalar yüklenmesi sonucunu doğurmaktadır. Menfi ve müspet örnekler Elbette ki diğer devlet biçimlerinde olduğu gibi federalizmde de eksik ve olumsuz yanlar bulunmaktadır. Federalizme de ‘en mükemmel’, ‘tam olması gereken’ devlet biçimidir denemez. Federal devlette, özerk yapılar bazı zamanlar etnisiteye bağlı olarak oluşurlar ise, barışçıl bir gelecek için kuşku uyandırıcı sonuçlar doğurması beklenemez bir durum değildir. Fakat federalizmde her zaman etnisite belirleyici olmaz. Ekonomik nedenler, siyasi nedenler, askeri nedenler de federalizm için belirleyici faktörler olabilirler. ‘Bütünleşme yolu ile oluşan federal devletlerin’ aksine, daha ziyade, ‘ayrılma yolu ile oluşan federal devletler’ de genelde bu tip etnik sıkıntılar yaşanmaktadır. Bunun bir takım örnekleri de mevcuttur. Hep verilen örneklerden birisi SSCB’dir. Fakat bu örneklerin, neden daima menfi sonuçlara gebe kaldığını bir önceki yazımda ayrıntılı olarak açıklamıştım. O nedenle burada tekrar aynı konuya girmekte yarar yoktur. Ancak tekrar belirtilmesi gereken önemli bir husus vardır ki, federalizmin sosyalizm ile kan uyuşmazlığı yaşadığı bir gerçektir. Federalizmin hayatiyeti ve devamı, tüm federe unsurların kendi olanakları ile zenginleşmesine ve müreffehiyetine bağlıdır. Federe yapılar, federal yapıya ne kadar muhtaç olurlar ise, federal yapıdan bir an evvel kurtulma isteğini o kadar çok hissederler. SSCB’de de akıbet bu şekilde olmuştur. Merkezi federal yapının, federe unsurlar üzerinde oluşturduğu maddi ve manevi baskı, SSCB’nin parçalanmasının önünü açmıştır. Federalizmin birçok müspet örneği de vardır. En güzel örnek, birçok özerk yapının eş değerde ve eş özgürlükte hayatına devam ettiği İsviçre’dir. Yanlış anlamaya mahal vermemesi açısından belirtmekte yarar var ki, federalizme verilecek olumlu örneklerde de federe unsurlar arasında etnisite önemli bir yer tutmaktadır. Fakat bu devletlerde federal yapı o kadar iyi örülmüştür ki, federe unsurların etnisiteyi öne çıkarmak gibi bir dertleri yoktur. Onların dertleri, her zaman için özgürlüklerini muhafaza etmek ve refah seviyelerini olabildiğince yüksek tutmaktır. Federal devlet, federe unsurlar üzerindeki gölgesini ne kadar küçültürse, federalizm o kadar sağlam temelde yaşar. |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 09 Şubat 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


