| Kasımpaşa Diplomasisi Barış Getirebilir |
|
|
| Yazar Alper Akalın | |
| Cuma, 30 Ocak 2009 | |
![]() Davos sonrası, kamuoyundan aldığı desteği, barışçıl bir forma dönüştürmek Başbakan’ın yerel misyonu; bunun yanında aynı barışçıl ruh halini sadece Filistin’e değil aynı zamanda İsrail’e de samimiyetle hissetirmek Başbakan’ın uluslararası misyonu olmalıdır... Belki tesadüfi belki bilinçli ama bir şekilde tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başaran Erdoğan’ın, şimdi yaşanan meselelere büyük bir soğukkanlılıkla yaklaşması ve Ortadoğu’da arzu edilen barışa somut katkılarda bulunmak için somut politikalar üretmeye başlaması büyük bir gereklilik olarak Türkiye’nin uluslararası ajandasında yerini almalıdır... Davos’tan önceki Türkiye analizi İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonrasında Türkiye’de elbette ki bütün vicdanlar kanadı. Yaşanan katliamın boyutu, İsrail’i haklı görmeyi imkansız kılmış; her ne sebepten olursa olsun, İsrail’in bu denli bir vahşete imza atması, kimsenin kabul edemeyeceği bir hal almıştı. Yalnız İsrail’i gönüllerden kınayıp; bunun yanında verilen tepkilerde makul olunması gerektiğini sessizce düşünenleri bastıran anti-semitik bir ses, Türkiye için ayrı bir hüzün verici olaydı. Belki, İsrail Devleti’ne duyulan nefreti, ırki sebeplere bağlayıp hoyrat ve hatta faşist tavır gösterenlerin sayısı, ülkede akl-i selim olunması gerektiğini düşünenlerin sayısından pek bir azdı. Ama dünya ve türk basınına yansıyan, ilk başta bahsedilen grubun gösterdiği ölçüsüz nefret ve bu hezeyanla imza atılmış fanatik eylemlerin bütün türk kamuoyuna mal edilmesiydi. Bir takım sivil toplum kuruluşu üyeleri, köpekler ve israilliler buraya giremez dövizleri taşıyabilecek kadar faşistleşmeyi kendilerince normalleştirebilmişti. Başörtüsüne özgürlük konusunda demokrasi dersi verecek kadar birikimli insanlar, yapmış oldukları duyurularda, İsrail-Türkiye basketbol takımları arasındaki basket maçında İsrail takımına taş ve çakmak fırlatmayı teklif edebilecek kadar ikircikli bir durum sergilemekten çekinmiyordu. Hitler haklıymış yazılı pankartları mitinglerde baş tacı edecek kadar yahudi düşmanlığını içselleştirebilmişti kalabalıklar. Ve tam da bu iklimde, artık herkes gözüne barışa dikmiş ve İsrail ile Filistin arasındaki bu gerilimin bitmesi için Türkiye’nin aktif harekete geçmesi her kesim tarafından dillendirilir olmuştu. Davos’ta yaratılan tarihi fırsat Davos, aslında ekonomik meselelerin ana eksende tartışıldığı bir platform iken, İsrail sorununun da bu platformda konuşulacak olması, meselenin uluslararası arenada ne denli ciddi ve çözüm bekleyen bir problem olduğu için bir kanıttı aslında. Böylesine bir ortamda, Şimon Peres ile Recep Tayyip Erdoğan’ın yan yana ve karşılıklı konuşacak olması, Türkiye’nin İsrail-Filistin meselesinde arabulucu olarak ne derece etkili olabileceği konusunda belki de ilk samimiyet testi olacaktı. Recep Tayyip Erdoğan’ın (moderatör’ün haksız tutumu ve Peres’in sabrı taşıran üslubunun teşvikiyle) Gazze toplantısını bitirmeden terketmesi ve bu tavrı sonrası göz ardı edilen ama en az o duruşu kadar önemli mesajlarla dünyaya seslenmesi, gerçekten hiç beklenmeyen bir gelişme oldu. Başbakan, belki Arap dünyasının ve belki de İsrail’in katliamına karşı duran tüm dünya vatandaşların gönlünü fethetti . Yalnız aynı zamanda Türkiye’yi de, birisi çok büyük ve samimi, diğeri ise daha küçük ama oldukça silik ve ezik iki parçaya böldü. Yaşananlardan sonra, Tayyip Erdoğan’ı diplomasi bilmemekle suçlayanlar, kabadayılık ve kasımpaşalılıkla uluslararası ilişkilerin yürütülemeyeceğini iddia edenler, İsrail resmi makamlarınca onaylanan Peres’in özrü sonrası, seslerini kısmak zorunda kaldılar. Zira, Tayyip Erdoğan, bir çok konuda olduğu gibi, reel politikte alışıla gelmedik kurallara uymamış ama çiğnediği kuralların yanında koymuş olduğu orjinal tavrı ile haklılığını bir kez daha ispat etmeyi başarmıştı. Eminim ki, Peres’in Başbakan’a kullanmış olduğu o çirkin ve provakatif üslubun karşısında sus pus oturan bir Başbakan’ı görmek istemezdi hiç kimse. Hatta, şayet bu gerçekleşseydi, şimdi Başbakan’ı acemilikle suçlayanlar, bu sefer Başbakan’ın İsraille kapalı kapılar ardında anlaştığını, Obama’nın Tayyip’in kulağını çektiğini iddia edecekler ve böylesine pısırık bir başbakanın Türkiye’ye yakışmadığını haykıracaklardı. Başbakan’ın göstermiş olduğu bu güçlü ve dirayetli tavır, aslında dünyaya çok net bir mesaj verdi. O da : “Tüm dünya İsrail’in yaptıklarına kayıtsız kalırken, Türkiye tüm bu olanlara isyan edecek ve İsrail’e kafa tutacak kadar güçlü bir ülke”. Şüphesiz ki, yaşanan bu gelişme uluslararası medyada daha fazla yer aldıkça, barışçıl ve demokratik ama sıradan bir dünya vatandaşının gözündeki Türkiye imajı daha pozitif olacaktır. Davosa daha uygun bir deyimle, Başbakan, Türkiye Devleti’nin pazar değerini arttırmış, hatta ona bir zirve yaptırmıştır. Davos’ta yaşananlar sonrası bizi bekleyen tehlike Davos sonrası nabzını yokladığım ilk platform, çıkan her haberinde ekseriyetle hükümet hakkında negatif yorumların yer aldığı gazetelerin web siteleri oldu. Yorumları okuduktan sonra gözlemlemiş olduğum durum, muhalefet yanlısı-iktidar sempatizanı herkesin ortak bir dil geliştirmiş olmasaydı. O da, Türkiye Başbakan’ının göstermiş olduğu dik duruşun, Türkiye’de özlenen bir uluslararası tavır olduğuydu. Yalnız gelinen bu noktada dikkat edilmesi gereken şey, geçici de olsa belirli bir süre sürecek olan bu “anti-israil” ortaklığının, “anti-semitizm” formasyonuna dönme ihtimalidir. Zira, Türkiye’nin İsrail’e karşı durması ayrı bir şey, yahudi ırkını tümden düşmanca tavır göstermek apayrı. Bu gelişme sonrası paylaşılacak ortak duyguların, yazının başında belirtilen çarpık ve bayağı tavrın yeşermesine sebep olmaması büyük bir elzem olarak görülmelidir. Eğer ortak bir noktada buluşulacaksa, bu Türkiye’nin Ortadoğu barış sürecine nasıl katkıda bulunabilir sorusuna cevap aramak noktası olmalıdır. Peki bu saatten sonra Türkiye Ortadoğu meselesinde etkinliğini kaybedecek midir? İsrail-Filistin arasındaki gerilimde Filistin’den yana açık bir tavır koyan bir ülke, barış müzakerelerinde hakem olabilir mi? Bu soruların cevabına Davos’ta yaşananların bir olumsuzluk eklediğini düşünmüyorum. Zira, Peres’in, paneldeki tartışmadan sonra ortaya koyduğu pişmanlık, Türkiye’nin ihmal edilemeyecek bir fügür olduğunu ortaya koyuyor. Mısır ve Suudi Arabistan gibi demokratik gelişmesini tamamlayamamış ve bölgedeki siyasi gücü, Türkiye’nin bölgedeki sosyal ve iktisadi dinamik ve potansiyeli karşısında yetersiz kalan bu ülkeler, yaşanılan süreçte başrol oynama inandırıcılığını ne kadar taşıyabilir? Bu soruya İsrail ve Amerika büyük bir şüpheyle yaklaşmaktadır. Zaten, Türkiye’nin 2003’teki tezkere reddinden bugün Davos’ta yaşananlara kadar gösterdiği bir dizi itirazlar, İsrail ve ABD ile ilişkileri hiç bir şekilde olumsuz etkileyememiştir. Çünkü bilinmektedir ki, bölgede güçlü bir Türkiye’nin varlığı, İsrail ve ABD için olası bir İran ve Rusya hegamonyasını engellemek için büyük bir gerekliliktir. Bu stratejik pozisyonunun bilincindeki Türkiye, son yıllarda bölgede haksız bulduğu bir takım durumlara şerh koymaktan da geri kalmamaktadır. Sonuç Recep Tayyip Erdoğan, iddia edilenin aksine çok tuhaf ama bir o kadar etkili bir diplomatik dille, İsrail’in politikalarına itiraz etme cesareti gösterebilmiştir. Bu cesaret, şüphesiz Türkiye’nin dünya kamuoyundaki imajını güçlü kılacaktır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta, ülke içinde İsrail’e duyulan öfkenin ırkçı bir hezeyana dönüşmesini engelleyecek tavrın da Başbakan tarafından gösterilmesi gereğidir. Kamuoyundan aldığı desteği, barışçıl bir forma dönüştürmek Başbakan’ın yerel misyonu; bunun yanında aynı barışçıl ruh halini sadece Filistin’e değil aynı zamanda İsrail’e de samimiyetle hissetirmek Başbakan’ın uluslararası misyonu olmalıdır. Başbakanın anlık duygularını dışarıya yansıtması kendisine bazen çok şey kazandırsa da, bazı durumlarda duyguları ile hareket etmenin insanlara ne kadar çok şey kaybettirdiğini de unutmamak gerekiyor. Bu yüzden, belki tesadüfi belki bilinçli bir şekilde tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başaran Erdoğan’ın, şimdi yaşanan meselelere büyük bir soğukkanlılıkla yaklaşması ve Ortadoğu’da arzu edilen barışa somut katkılarda bulunmak için somut politikalar üretmeye başlaması büyük bir gereklilik olarak Türkiye’nin uluslararası ajandasında yerini almalıdır. |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 30 Ocak 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


