Hayat Bulan Ütopya (4) Yazdır E-posta
Yazar Oner Bulut   
Pazartesi, 19 Ocak 2009
Genişleme süreci

http://www.spiegel.de/img/0,1020,418112,00.jpg

Altı kurucu üye ile resmi olarak 1951 yılında yola koyulan AB ve Avrupalı devletlerin entegrasyonu fikri, 2000’li yıllarda daha da gelişerek kıta Avrupa’sının sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Serbest ticaretle birlikte ticaretin bütün unsurlarının özgürce hareket edebilmeleri, serbest ticaretin doğurduğu zenginlik ve refah, AB’nin temel direği olan insan hakları olgusu, dünyanın bir bütün halinde evirildiği globalizmin unsurlarının uygulamaya dökülmesi AB’nin cazibe merkezi halini almasına yardımcı olmuştur. AB’nin bu çekim gücü, yarım asrı aşan tarihi boyunca AB’nin büyük bir hızda gelişimini sağlamıştır.

Birliğin gelişim sürecine katkı yapan en önemli faktörlerden birisi de AB’nin, ‘kapitalizm’ ve ‘liberalizm’ ile barışık bir örgütlenme olmasıdır. AB, elbette ki klasik manada ‘laissez faire’ bir sistem uygulamamaktadır. Ve bu özelliği nedeniyle de liberallerce eleştirilmektedir. Fakat kanımca bu eleştiriler çoğu zaman acımasız bir hal almakta ve AB’nin öngördüğü sisteme haksızlık edilmektedir.

Bu sebepledir ki dünya üzerindeki kapitalizm uygulamaları içerisinde, AB uygulamasının, kayda değer bir önemi olduğunu görmezden gelmek ve “AB, sosyalisttir” diye kestirip atmak kapitalistlere hiçbir şey kazandırmaz. ‘Ekonomide piyasa aktörlerinin esas unsur olarak belirleyici olması’, ‘ticaretin önündeki gümrük engelinin, en azından kendi sınırları dâhilinde kaldırılması (sermayenin, malların, hizmetin ve emeğin serbest dolaşımı)’, ‘birey hak ve özgürlüklerinin (özellikle mülkiyet hakkının)’ AB’nin rotasını çizen kerteriz noktalar olarak belirlenmesi liberal ideoloji ile uyumlu bazı temel örneklerdir. Yine ‘kurumsallaşmış ve istikrarlı demokrasi uygulaması’, ‘insan haklarına saygı ve azınlık haklarının korunması’, ‘ticaretin liberalize edilmesi’, ‘piyasaya giriş-çıkışın önündeki tüm engellerin kaldırılması’, ‘her türlü ayırımcılığın yasak olması’ gibi bir takım nitelikler de, AB sisteminin içerisindeki liberalizm yansımalarıdır.

2004 Genişlemesi

İşte bu müspet uygulamaları ile diğer Avrupalı devletlerin de, AB ile evlilik gerçekleştirmesi kendileri için kaçınılmaz hale gelmiştir. AB, bugüne kadar 6 kez genişleme sürecine girmiştir. Bu süreçlerden en sancılısı, ‘on yeni üye’nin birliğe dâhil olduğu 2004 yılı genişlemesi (beşinci genişleme) olmuştur.

Özellikle eski demir perde ülkelerinin AB’ye üye olarak alınması, hem ekonomik yönden, hem de siyasal yönden önemli etkiler yaratmıştır. Bu ülkelerin, siyasal ve insani yönden yakın geçmişlerinin, yani ‘insan hakları sicilleri’nin pek parlak olmaması, ayrıca ekonomik olarak diğer üye devletlerin çok ama çok uzağında yer alması, AB açısından genişleme sürecinde sancılar yaşatmıştır. Ayrıca 10 yeni üye devletin, birliğin nüfusuna yaklaşık 75 milyon yeni vatandaş olarak ekleme yapacağı da gözetildiğinde, birliğin ekonomisine getirisi-götürüsü (fayda-maliyet) hesaplamalarının yapılmasını da zorunlu kılmıştır. Aşinası olduğumuz ve sadece Türkiye için uydurulan bir kavram sandığımız ‘hazmetme kapasitesi’ terimi üzerinde, önemle durulmuştur. 

Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Slovenya gibi ülkelerin, yakın tarihlerinde yaşadıkları komünizm tecrübeleri nedeniyle, devlet güdümünden ayrıksı bir ekonomik düzene olan yabancılıkları, AB’nin serbest ticaret ideali ile çelişkiler yaratmıştır. Bu nedenle, Birliğin 2004 yılında gerçekleştirdiği ve on yeni üyenin katılımı ile son bulan 5. genişleme sürecinin serüveni, uzunca bir zamana yayılan AB ile her anlamda uyumlaşma çalışmaları sonucunda vuku bulmuştur. Özellikle mevzuat uyumlaştırma çalışmaları bu sürecin önemli bir kısmını almıştır. Zira devlet odaklı bir sistemden, birey odaklı bir sisteme geçişin ne denli zor olduğu tahmin edilebilir.

İngiltere’nin yaşadıkları

Son genişleme sürecinden önceki dört adet genişleme sürecinin en ilginçlerinden birisi, İngiltere’nin AB’ye üyelik sürecidir. ‘Birleşik Avrupa’ fikrinin en büyük savunucusu ve destekleyicisi Winston Churchill olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı sonrasında;

<İngiltere’nin Avrupa’nın süper gücü konumunda bulunması>,

<İngilizlerin AB’yi, ABD ile İngiliz Uluslar Topluluğu arasında köprü projesi olarak görülmesi>,

<AB üyeliği ile İngiltere’nin Commonwealth (Britanya) ülkelerine yapacağı ithalata bazı sınırların gelecek olması> nedenleri ile İngiltere başlangıçta örgüt içerisinde yer almaktan kaçınmıştır. Bu ikircikli tutum da göstermektedir ki, İngiltere, başlangıçta AB fikrine pek tenezzül etmemiş, sadece kendi çıkarları için desteklediği ve arkadan ittirdiği bir proje izlenimi vermiştir. İngiltere’nin o dönemki bu riyakâr tutumu, daha sonradan AB’ye üye olmak istediğinde, özellikle Fransızların tutumu nedeniyle başına bazı problemler açmıştır.

İngiltere, AB’ye tam üyelik için 1961 yılında başvuruda bulunmuştur. Ancak Fransa bu talebi veto etmiştir. İlk başvurunun üzerinden geçen altı yılın sonunda 1967’de tam üyelik talebini yineleyen İngiltere ile müzakereler ancak Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle görevinden ayrıldıktan sonra başlatılmıştır. 1969’da başlayan müzakereler ancak 1972 yılında tamamlanmış ve İngiltere 1973 yılında AB’ye tam üye olabilmiştir. (Yazarın yorumu: İngiltere’nin tam üyelik müzakerelerinin dahi 4 yıl sürdüğü gözetildiğinde, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerinin öyle birkaç yılda biteceğini düşünmek fazla iyimserlik olacaktır. Zira o yıllarda İngiltere’nin mevcut ekonomik ve siyasi düzeninin, AB ile entegre olması pek de zor gözükmüyordu. Buna rağmen müzakerelerin üç yıldan fazla sürmesi, AB’nin aday devletlerde aradığı kriterlerin ne denli ayrıntılı ve çetrefilli olduğunu göstermektedir. Yani Türkiye’nin önündeki tam üyelik müzakereleri sürecinin uzun ve meşakkatli geçeceği fikrine alışmamız lazım.)  

Norveç’in üyelik ısrarı ve yaşadığı ‘referandum’ hüsranları

1973 yılında İngiltere ile birlikte Danimarka ve İrlanda da AB’ye tam üye olmuştur. Fakat müzakereleri eş zamanlı olarak yürüten ve bu üç ülke ile birlikte 1973 yılında AB’ye üye olmayı hedefleyen Norveç, ülkesinde yapılan referandumda ‘AB’ye hayır’ sonucunun çıkması nedeniyle üye olamamıştır. 1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç ile birlikte tekrardan AB’ye üye olması beklenen Norveç, yapılan referandumun yine olumsuz neticelenmesi nedeniyle, ikinci kez AB’ye üyelik kapısından üye olamadan dönmüştür. Bakalım Norveç, tekrar AB üyeliği hedefi ile başvuruda bulunacak mı, bulunur ise halkının tutumu ne olacak?

Yunanistan, İspanya ve Portekiz’den Türkiye’ye pay çıkartmak

AB’ye sonradan üye olan ülkeler arasında dikkat çeken diğer ülkeler Yunanistan, ispanya ve Portekiz’dir. Yunanistan, 1967-1974 ‘Albaylar Cuntası’ Rejimini; İspanya 1939-1975 ‘Franco Rejimi’ni; Portekiz 1932-1968 ‘Salazar Rejimi’ni tasfiye ettikten sonra, hayata geçirdikleri ‘demokratik rejimi’ güçlendirmek ve korumak adına AB’yi güvenli bir liman olarak görmüşlerdir. (Yazarın yorumu: Eğer Türkiye demokrasisi, çok partili siyasal hayata geçtikten sonra günümüze kadarki yarım asrı aşan süreçte, birisi post-modern olmak üzere üç adet askeri darbe, bir adet ‘gerçek muhtıra’ ve bir adet de ‘elektronik muhtıra’ ile askerlerce tepelenmeseydi, sanıyorum ki AB’ye üyelik için halen ‘cebelleşiyor’ olmazdık. Bu noktada, AT ile ilişkileri iyi düzeyde olan Adnan Menderes’li Demokrat Parti iktidarının, 1960 askeri darbesi ile yıkılması çok daha önem arz etmektedir.)

Grönland’ın statüsü ve Fransa’nın Türkiye planı: “Sınır aşırı ortaklık”

Sürekli olarak yeni üye alarak genişleyen AB’den bir kez de ayrılık yaşanmıştır. 1973 yılında Danimarka’dan ayrılıp, özerk bir devlet olarak AB’ye üye olan Grönland, 1982 yılında ülkesinde düzenlediği referandumdan çıkan sonuçla, üyeliğe devam etmeme kararı almış ve AB’den kopmuştur. Grönland’ın, AB açısından statüsü, ‘deniz aşırı ortaklık’ olarak adlandırılmaktadır. (Yazarın yorumu: Grönland’ın statüsüne benzer bir sistemle, ‘sınır aşırı ortaklık’ statüsü, Fransa tarafından, Türkiye için de önerilmektedir. Fransa bu önerisine sebep olarak,

<Türkiye’nin topraklarının büyük bölümünün Asya kıtasında yer alması-jeopolitik sebep->,

<Türkiye kültürünün Avrupa kültüründen uzak olması-kültürel sebep->,

Türkiye’nin İran, Irak, Suriye gibi sorunlu ülkelerle sınırdaş olması-jeopolitik sebep->,

Türkiye nüfusunun AB’ye getireceği ekstra ekonomik yük-ekonomik sebep->,

Türkiye demokrasisinin aksaklıkları, insan hakları sicilinin kirli olması ve azınlıklar sorunu-siyasal sebep-> gibi bir takım hususları ileri sürmektedir. Fakat Fransa’nın Türkiye’nin üyeliğine engel olarak öne sürdüğü tüm bu olumsuzluklar, müzakereler sonucunda aşılabilecek olumsuzluklardır. Yeter ki Türkiye, bu işe kararlı olsun ve kendinden emin bir şekilde, iç ve dış politikada üzerine düşen tüm adımları cesaretle atsın. Eminim ki Avrupa halklarının kendi gözlerinde Türkiye’ye yükledikleri olumsuz imaj, silinemeyecek derecede kötü değil.)

Kapıda bekleyenler

2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın üyeliği ile birlikte 27’ye ulaşan üye ülke sayısı önümüzdeki yıllarda daha da artacak gibi gözükmektedir. Zaten Türkiye ile birlikte AB’ye resmi olarak aday olan ve müzakere yürüten Hırvatistan ve Makedonya kapıda beklemektedir. Bu üç ülkenin yanı sıra Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek gibi ‘Yugoslavya artığı’ ülkeler de ‘aday adayı ülkeler’ olarak dikkat çekmektedir.

***

Bir sonraki yazı: Kopenhag Kriterleri…
Son Güncelleme ( Pazar, 18 Ocak 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans