|
Felsefeyi salt materyalizme dayayarak güya onu ayakları üzerine oturtan bir ideolojiye göre toplumları biçimlendiren bir faktör de “üretim ilişkileridir”. Bu ideolojiye göre üretim ilişkileri: İlkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olarak tasnif edilebilir. Bahsettiğimiz ideoloji marksizmdir. Marx bir yandan “her şeyin değişimiyle” ilgili değişmez kurallar bulmaya çalışmış öte yandan tam da silmeye çalıştığı dogmaların yerini alacak yeni dogmalar uydurmuştur. “Üretim ilişkileri” şablonu da bu dogmalardan biridir. Marx, üretim ilişkilerini, toplumsal yapı için bir dönüştürücü unsur olarak kabul etmiştir. Yani üretim ilişkileri bir “sebeptir”. Üretim ilişkisi olarak tasnif edilen tipler, Marx’ın kendi kurgu tarih anlayışının birer aşamasıdır. Marx olmuş olanların, olması gerektiği için gerçekleştiğini ve olması gereken yöne doğru gittiğini söylüyordu. Bu bakış açısı, insan davranışını bilmeyen, dolayısıyla insan bilgisinin sınırlılığından haberi olmayan ve insan için kestirilemezliğin önemini fark edemeyen Marx ve müritleri için fazlasıyla yeterli bir ideolojik ezberdi. Acaba gerçekten “üretim ilişkileri” Marx’ın bahsettiği gibi midir?
Üretim, insana özgü bir faaliyettir. Aynı zamanda insanın varoluşunu sağlayan bir faaliyettir. Üretim, etrafındakileri tüketen hayvanınkinden farklı olarak insanın elindekini çoğaltmaya, tavsif etmeye veya olmayanı, olanlardan türetmeye çalışmasıdır. Üretim, başlangıçta topluluğun var olmasına yönelik zaruri ihtiyaçların giderilmesiyle ilgilenmişse de toplulukların nüfusunun artması, yüz yüze ilişkilerin kopması, dolayısıyla toplulukta amaçsal beraberliğin azalmasıyla beraber daha soyut kuralların egemen olmasıyla çeşitlenmiştir. Mülkiyetin, eldeki maddi üretim araçlarından, fikirlere doğru sıçramasıyla bu çeşitlilik alabildiğine artmıştır. Esasen üretime atfedilen “ilişkilerin” bir kısmı üretimle değil, “egemenlik” kavramıyla ilgilidir. Bir kısmı da “ilişkiyi” değil “biçimi” ilgilendirir. Meselâ “kölelik” bir ilişki biçimidir. Bir insanın diğer insanın hayatını zorla mülk edinmesi ilişkisine kölelik diyebiliriz. Burada gerçekten iki tarafın karşılıklı ilgisine dayalı bir davranış vardır. Bu açıdan kölelik söz konusu kategorizasyonda doğru yerdedir. Ama bu kategori de bu sefer açıklayıcı olmaktan uzaktır çünkü tarihi bir mecburiyet mi üretimin biçimini değiştiren bir faktör mü olduğu belli değildir. Meselâ İngiltere’de yasaklanmış olmasına rağmen ABD’de uzun zaman köleliğin sürmesi konusunda hiçbir izah getiremez veya ABDli kölenin saban kullanmasıyla hür Avrupalı’nın saban kullanmasının ne açıdan farklı olduğunu gösteremez. Üretim ilişkileri kavramı da tıpkı üretim biçimleri kavramı gibi insan davranışından yani tercihten, kuraldan ve amaçtan bağımsız bir tür “âmir” dışsallık olarak kabul edilmektedir. Oysa ilişkiler tam da yukarıda bahsettiğimiz davranış unsurlarıyla “bilinçli” şekilde kurulur. Dolayısıyla da gerekli görüldüğünde bitirilebilir. Şüphesiz taraflardan birinin rızasının gözetilmediği ilişkiler de vardır. Sözgelimi sosyalizmde ferdin mülkiyeti tanınmadığından, varlığıyla ilgili karalarda kendisine danışılmaz. Sosyalizmin mevcut ve geçmiş bütün şekillerinde işçi, sözümona kendi egemenliğinde, kendi emeği hakkında “değer biçme” hürriyetinden mahrum olarak yaşamaktadır, yaşamıştır. Şimdi bu açıklamaların ışığında Marx’ın tarih kurgusu üzerinden üretim ilişkileri kavramını inceleyebiliriz. Marx’a göre ilk üretim ilişkisi kategorisi “ilkel” üretim ilişkisidir. Avcı-toplayıcı toplulukların ilişkilerini bu şekilde tasnif etmektedir. Bu aşamada henüz tarım yoktur.Sorun şu ki insanların ilişkileri mi ilkel olduğu için tarıma geçilememiş olduğu yoksa tarıma geçilemediği için mi ilişkilerin ilkel olduğunun cevabı verilmemiştir. Bu cevabın verilmemesinin sebebi de daha en başta zaten kurgunun bir totoloji şeklinde yapılmış olmasıdır. İnsanlar “olması gerektiği şekilde” yaşadıklarından, olması gereken ilişkileri kurmuşlar ve olması gereken şekilde üretmişlerdir. Neden öyle “olması gerektiği” bilinmemektedir. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinin ilkelliği ile üretimin ilkelliği arasında tuhaf bir muğlaklık vardır Marx’ta. “İlişkilerin” fazlasıyla somut ve amaca yönelik kurallarla yürütülmesi durumu, üretimi de kapsayan, onu aşan bir genel boyuttur. Üretim, bu genel ilişki boyutunun bir parçasıyken nasıl toplumu tek başına değiştirebilir? Üretim, ancak ilişkilerin genel karakterinin değişmesiyle değişen yani kurumların ayrıntılı ve daha soyut hale gelmesiyle etkilenen bir sonuçtur. Dolayısıyla ilkel bir üretim biçiminden bahsedilebilir ama üretimle uğraşanların birbiriyle ilişkisinin niteliği konusu apayrıdır. Marx bundan sonra köleliğe geçişten bahseder. Mülkiyetin ve tarımın bulunmasıyla zora dayalı bir “üretim ilişkisi” olarak kölelik ortaya çıkmıştır. Kölelik, daha önce de söylediğimiz gibi bir “ilişki” biçimidir. Sorun şu ki köleliğin, muvakkat bir ilişki olarak neyi belirlediği belli değildir. Kölelik “zorunlu” bir tarihi aşama olarak gösterildiğinde hem kölelik muvakkaten meşrulaştırılmakta hem de üretimin tarihi sözde açıklanmaktadır. Köleliğin üretimin nesiyle ilgili olduğu belli değildir. Kölelik kendi başına bir üretim teknolojisi yaratmamıştır. Kölelik emeğin değeri ile ilgili bir bilinç de geliştirmemiştir çünkü tek yanlı egemenlik yönüyle bu zaten imkânsızdır. Daha önce bahsettiğimiz gibi köleliğe bakışın dünyanın her yerinde aynı olmaması bu tezin “evrensel” bir tarih tezi olmadığını zaten göstermektedir. “Evrensel bir tarih tezi olmak” iddiası zaten baştan çelişkili bir iddiadır ki Marx çelişkileri aşmak için sürekli diyalektiği kullanmış ve onun anlamsızlığını iyice açığa çıkarmıştır. “Herkes için geçerli tarihi kanunlar bulmak” iddiası bilincin beton duvarında parçalanmıştır. Köleliğin bitmesiyle kapitalizmin canlandığı şüphesizdir. Marx herkesin bildiği tarihî bazı hakikatleri, herkesin bilmediği tarihî “mekanizmalar” olarak sunmuştur. Emeğin rekabete girmesiyle işgücü inanılmaz şekilde verimli hale gelmiş, işbölümü çeşitlenmiştir. Rekabetin canlandırıcı etkisi zaten bilinen bir gerçektir. Peki “üretim ilişkilerinde “değişen ne olmuştur? Emeğin rızaya dayalı mübadelesi gerçekleşmiştir. Bir kere daha söylemek gerekirse mübadelelerin rızaya ve soyut kurallara daha fazla yaslanmasıyla üretimde de emek aynı kurallara bağlı bir şekilde işlem görmeye başlamıştır. Yani üretimin rızaya dayalı gerçekleştirilmesi, ilişkileri yönlendiren genel ve soyut kuralların gelişiminin bir sonucudur. Felsefeyi ayaklarının üzerine oturttuğunu iddia eden Marx burada, daha büyük bir bütünün parçası olan bir sonucun bir sebep olduğunu iddia ederek aslında tam tersini yapmıştır. Marx üretim ilişkileri açısından sosyalizmi kaçınılmaz bir aşama olarak görürken emeğin kapitalizm aşamasındaki gönüllü mübadelesinden neden vazgeçilmesi gerektiğini izah edememektedir. Zira kendi kurmaca aleminde kapitalizmi makineleşmiş kölelik olarak nitelerken aslında emeğin serbestçe mübadele edilen bir mal olduğunun farkında değil görünmektedir. Dolayısıyla, ilişkilerin gönüllülük üzerine kurulduğu bir düzenden neden planlamaya dolayısıyla emre taabi olduğu bir düzene geçilmesi gerektiği meçhuldür. Marx kölelikten gönüllü mübadeleye geçişi bir “ilerleme” olarak görürken daha örgütlü bir emir/ plânlama düzeninin ferdî akılları ezmesinin daha ileri bir aşama olduğunu iddia etmesi açıkça saçmadır. Marx’ın anlayamadığı veya sakladığı şey şudur: Ferdin varlığı üzerinde dışsallıkların egemenliğinden ferdin kendi egemenliğine doğru kendiliğinden gelişmiş bir toplumsal düzen ile üretim de gelişmiştir. Üretim ilişkileri kavramı bu açıdan toplumsal düzeni açıklamakta yetersiz, üretim biçimleri kavramı yerine kullanılmaksızın Marksist argüman içinde tutarlıklık da sergileyemeyen muğlâk bir kavramdır. |