| Eğitim ve Devlet (1) (Özgür bir Toplum) |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Çarşamba, 10 Aralık 2008 | |
|
Eğitim, demokratik ve istikrarlı bir toplumun devamı için temel öneme sahip midir? Şayet bu sorunun cevabı evetse hatırlamak gerekir ki, anti-demokratik toplumlarda da eğitim hem yaygın hem de bir o kadar liberal toplumlardakinden çok daha fazla önemliydi. Eğitim insanları sosyalleştir mi? Şayet bu sorunun da cevabı evetse, yine gözlemlemek gerekir ki, çocuklar arasında anti-sosyal tavır ve davranışlara en çok rastlanan yerler eğitim kurumlarıdır. Peki eğitim, zorunlu mu olmalıdır? Bu soruya evet cevabı verecek olanlar tarihte zorunlu eğitime ilk olarak İngiltere’nin 1870 yılında geçtiğini göz önünde bulundurmalılar. Eğer insanlık tarihi 1870’lerde başlamadıysa o halde eğitim ile devlet neden birbirilerinden ayrılmaz, girift halde bulunsunlar ki? 1870’lerden evvel, yani devlet eliyle zorunlu eğitime geçilmeden önce, eğitim diye bir şey yok muydu? Bu ve benzeri sorular bize devlet organizasyonunun kadir-i mutlak olmadığını hatırlatmak ve dahası tarihte de görüldüğü üzere her zaman alternatif eğitim yaklaşımlarının olduğunu üstü kapalı da olsa göstermek içindir. Şüphesiz ki bir toplumun bir arada istikrarlı biçimde bulunmasının temelinde kabul görmüş ortak değerler sistemi yatmaktadır. Bu ortak değerler sistemi eğitim yoluyla çocuklara kazandırılmaktadır. Bu sayede çocuk, içinde bulunduğu toplumu kavrar, onun kodlarını çözer ve gelecekte de içinde yaşayacağı toplumun kurallarını içselleştirerek kendisini topluma entegre etmekte kolaylık sağlar. Eğitim, çocuğa topluma kabul sürecinde gerekli muhtevayı sağlar. Bu muhteva sayesinde çocuk davranışlarının nedenleri ve olasılıkları üzerinde rasyonel hesap yapma yetisini kazanır.
Bu yaklaşımdan iki sonuç çıkartmak mümkün. İlk olarak eğitim bu sistemde, şayet böyle bir amacı taşıyorsa, bireylerin, devletin resmi okullarına ya da resmi eğitim endoktrinasyonuna ihtiyacı yoktur. Örneğin, çocuğunu her gün parka götüren ve çocuğunun başka çocuklarla bir arada oynayarak toplumsallaşmasına zemin hazırlayan anne babalar da en az bir okul kadar verimlilik gösterirler. Kaldı ki, anne babanın çocuğunun kapasitesini ve yeterliliğini başkalarından şüphesiz ki daha iyi bildiklerinden dolayı çocuk, anne baba gözetiminde parkta geçirdiği süre içerisinde tamamen kapasitesine ve isteklerine yönlendirilir. Böylece hem faaliyetinden keyif alır hem de anne baba eşliğinde hayata hazırlanır. İkinci olarak, bireylerin toplumsal hayata aktif katılımlarının temelinde sosyal hayata ilişkin tecrübe ve deneyimleri takip etmeleri hem yararlı hem de gereklidir. Böyle bir durumda da devletin resmi eğitimine ihtiyaç yoktur. Her çocuğun anne babası toplumda yetişmiş insanlardır ve toplumun gerektirdiği kurallar konusunda öğretmenler kadar bilgiye vakıftırlar. Hatta söylenmelidir ki çoğu zaman anne babalar çocuklarının öğretmenlerinden daha fazla gerekli bilgiye sahiptirler. Çünkü anne ve babalar çocuklarının hangi sosyal ortamda bulunacağından emin olmasa da ona istinaden yaklaşık bir tahminde bulunduklarından, çocuklarına kendisi açısından daha gerekli olan bilgiyi öğretebilirler. Ancak okullarda çocuklar farklı sosyal ortamlarda yetişmişliklerini ve yine farklı ortamlarda bulunacakları gerçeğinden soyutlanarak aynı eğitim doktrinasyonuna tabi tutulurlar. Resmi eğitim herkese aynı metodu uygulayarak herkese hayatı boyunca hiç ihtiyaç duymayacağı bilgi yığını aktarırken, çocuğun eğitiminin kendi kapasitesi ve ihtiyaçlarına yönlendirilmesi ise çocuğu hem gereksiz bilgiden kurtarır hem de çocuğa sadece gerek duyduğu bilgileri hızlı biçimde vererek onun bir an evvel hayata atlamasına olanak sağlanmış olur. Eğitimin bir diğer önemi çocuğa etrafındaki çevreye hakim olmasının öğretilmesidir. Çocuk bu sayede doğayı tanıma, dahası kendi yeteneklerinin farkına varma imkanına erişmiş olur. Çocuk yalnızca bilgi düzeyiyle değil, karşılaştığı olaylara mantıksal açıdan yaklaşma imkanını eğitim sayesinde öğrenir. Eğitime bu açıdan getirilen yaklaşımda da devletin resmi eğitim sistemine ihtiyaç yoktur. Çünkü eğitimin bu tarzı, çocuğun eğitimini salt okul saatleriyle sınırlamaz. Böyle bir durumda çocuk daima öğrenme halindedir çünkü. Ancak, çocuğun bu tarz bir eğitim sistemini kendi açısından başarıyla atlatabilmesi için ihtiyaç duyduğu şey, zekasını ve yeteneğini kullanabileceği, sonuçlarını fark edebileceği ve farklı insanlarla rekabet içine girerek kendi isteklerini tatmin edebilmesine imkan kazandıracak olan sosyal ortamlarda bulunmasıdır. Bir eklemeyle basitleştirecek olursak, çocuk başka insanları tanıyarak hem kendi yeterlilik düzeyini hem de başkalarıyla bir arada faaliyet göstermenin keyfini yaşayarak uyumu öğrenmiş olur. Hayvanlardan farklı olarak insanoğlu faaliyetlerinde özgün olma amacı güder. Özgünlük insana moral kazandırır ve bu sayede sempati topladığını düşünür. İnsanın, özgünlüğünü hissedebildiği tek ortam özgürlüğüdür. Özgür insan özgün bir şeyler koymaya müsaittir. Öbür türlü düşünürsek, insanın bir şeyleri yapmaya zorlandığı ve faaliyetlerini kendi isteklerine ve düşüncelerine göre uyarlamadığı bir sistemde, ki devletin resmi eğitim doktrinasyonu buna tekabül eder, insan kendisi için değil başkaları için faaliyet gösterme zorunluluğuna girdiğinden, faaliyetlerindeki amacı ve nedenlerini sorgulama konusunda isteksiz davranır. Bu isteksizlik, söz konusu faaliyetin çocuğun kendi isteğinden kaynaklanmadığındandır. Çok küçük yaşlardan beri aslında iç içe olduğumuz fakat itiraf etmekte zorlandığımız halbuki yaşamımızın her bölümünde sıklıkla karşılaştığımız bir örnektir: çocuklar oyun oynarken yaşadıkları keyfi annelerinin tuttuğu kaşıkla zorla yemek yemeye mecbur bırakıldıklarında da hissetmekte midirler? Peki devlet eğitimi insanlara bu keyfi yaşatıyor mu? Cevabı ikinci yazıda |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 10 Aralık 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


