
Descartes’in bana kalırsa pek çok zaman gözden kaçırılan fakat pozitivizme, toplumsal evrimin yönlendirilmesi konusunda ışık tutan doğa düşüncesi, kartezyenciliğin önemli halkalarından bir tanesidir(bu nedenle doğa algılayışına kısa da olsa değinmemem, Descartes’çılığın anlatılmasını eksik kılacaktı). Descartes’in doğası baştan aşağı mekaniktir; bu doğa fizik yasalarına göre işleyen bir makine gibidir ve bu doğa içinde asıl gerçeklik ancak hareketliliklerde tespit edilir. Şimdi burada, küçük bir parantez açmam gerekmektedir. Descartes’in doğa anlayışının temelinde, evrenin hareket yasası vardır. Bu yasaya göre herhangi bir cisimin doğada yer kaplaması(ki bu nesnenin algılanmasını beraberinde getirir) cisimin gerçek olarak kabul edilmesine neden olur. Çünkü cisim, uzayda yer kapladığı sürece algılanacağından ve algılandığı sürece bilincin idrak sahasına gireceğinden, uzayda yer kaplayan her şey maddedir ve gerçektir, bunlar fizik yasalarına ve mekanik sisteme dahildir. Nasıl ki ruhta olup bitenlerin kaynağı “düşünme” ise, cismin kaynağı da yer kaplamadır. Dolayısıyla Descartes’çılığın, madde-mana ayrımının ya da başka bir deyişle, beden ile ruhun ayrılması ilk burada başlar. Ruha ait olan şeylerle maddeye ait olan şeyler, birbirileriyle bütünleşmeyen iki tözdürler bu nedenle de yayıldıkları yer ve kaynakları farklı olduklarından farklı yasalarla yönetilmeleri gerekmektedir. Doğada yer kaplayan ve madde formunu alan herhangi bir şey, örneğin devlet diyelim, fiziki evrenin yasalarıyla yönetilmek durumundadır. Ruha ait olan herhangi bir şey, buna da din diyelim, onun da metafizik alemin yasalarına göre yönetilmesi gerekmektedir. Din, metafiziğin sahasında olduğundan, yalnızca ruhun sınırları içerisinde kalmak durumundadır ve ruhtan dışarı çıkamaz, bir başka deyişle geçiş yaparak maddi dünyaya indirgenemez, yani din olgusu sosyal-siyasal hayata nakledilemez. O halde diyebiliriz ki, laisizmin felsefi temellerini atan Descartes olmuştur ki, bu da bizi Descartes’in pozitivizm öncesi fakat pozitivizmle tutarlı bir filozof olduğu kanısına ulaştırmaktadır, dahası zaten yukarıda benimsemiş olduğumuz benzer yargıyı ispatlamaktadır.
Descartes’in doğa anlayışının mekanik temellerini fiziksel açıdan değil de sosyal boyutları açısından incelemek bu çalışmanın kapsamı ve niteliği göz önüne alındığında daha manidar gözükebilir. Okuyucu, Descartes’in fizik teorilerine bakmayı yine de ihmal etmemelidir. Ancak, şu aşamada biz mekanik doğa öğretisini kapamak durumundayız, zira bu öğretinin sosyal ve siyasal boyutunu işleyebileceğimiz teorik mesafesini çoktan kat ettik. Buradan, Descartes’in ahlak anlayışına geçiyoruz. Descartes’in ahlak anlayışında temel düşünce; “iyi”ye yönelmiş olan akıllıca bir isteme ile duygulanımları yenmektir. Erdem, ruhun çeşitli istençlere dayanması ile mümkün olabilir. Descartes’e göre mutluluğa ulaşmanın aracı “bilgi”ye ulaşmaktır. Duyularımızla algıladığımız şeyler dışarının aldatmacası olabilir, kendimizi onlara kaptırırsak içgüdümüzü yanlış yönlendirebiliriz. Biz, kendi içimizde bilgiyi ararsak (töze dönüş) ancak o zaman mutluluğa erişmiş oluruz. Öyle görünüyor ki, Descartes’in ahlak anlayışının temelinde bilgi teorisi yatmaktadır. Ancak ben burada Descartes’in kendi teorisi içerisindeki birtakım açıklıkları ifşa etme yoluna gitmeyi tercih etmekteyim. Belki aşağıda ahlakın özgürlükçü(liberteryen) yorumunu okuyucuya göstererek esas itibariyle Descartes’in ahlak anlayışı üzerine de birkaç yorum yapma şansı bulabilirim. Descartes, “Les Passions de L’ame” (Passions of Soul) adlı yapıtında, bedenine hakim olan insanın mutluluğa ulaşabileceğini belirtiyor. Ancak Descartes’in kendisi, ortaya kendisinin koymuş olduğu teoride, beden ile ruhun ayrı yasalara göre yönetilmesi gerektiğini söylememiş miydi? Ruhun bedene mümkün kılınması mümkün ise, ruh ile bedenin kesin ayrımını ilan eden kartezyen akılcılık kendi kendisini geçersiz kılmış olmuyor mu? Bir başka nokta, mutluluğa ulaşma konusundadır. Descartes’e göre mutluluğa, ruhu duyuların yanıltmacasından kurtarmak ve bedenin istençlerinden bağımsız kılmakla ulaşılabilir. Ancak, ortada şöyle büyük bir sorun vardır; bir kere, kişinin mutlu olduğunun bilineceği ve tabii kendisi tarafından da bilineceği mekan fiziki dünyadır, çünkü kişinin kendi içinde mutlu olup olmadığı bilinemez, öyle bir şey olsa bile akılcılığın sınama yöntemine tabi tutulamayacağından, olgusal olarak akılcı yaklaşımın dışında tutulması gerekmektedir. Ayrıca, eğer mutluluk, dış algılardan ve onların yanıltmacasından kurtulmaksa, o halde mutluluğun kaynaklarından bir tanesi dış dünyadır, o zaman mutluluğun yasalarından bir tanesi fiziki evren yasası olmak mecburiyetindedir. Mutluluk, veya iyi, kavramsal ve düşünsel olarak ruha ait şeylerdir; çünkü, bir kere onlar sınamaya ve gözleme tabi tutulamazlar. Ayrıca bu kavramlar, somut gözlemlerden ziyade çağrışımlara dayanırlar. Ve son olarak bu kavramlar, her halükarda kişisel olmak zorundadırlar. Ruha ait şeylerin maddeye indirgenmemesi, Descartes’çılığın teorik boyutlarından bir tanesiyse o halde Descartes’çılığın ahlak anlayışındaki ruhun bedene hakim kılınması teorik açıdan kartezyen akılcılığın reddi olmaktadır. Hal böyleyken, evrensel akıl yasası oluşturmaya çalışan kartezyen akılcılık teorisinin, kişisel olan düşünsel öğelerin fiziki dünyaya nasıl hakim kılınabileceği sorusunu yanıtlaması gerekmez mi? Descartes’in ahlak öğretisine yönelik akıllarda bu denli fazla soru olmasının sebeplerinden bir tanesi, kartezyen rasyonalizmin bu duruma yol açmasıdır. Zira kartezyen rasyonalizmin kendisi, metodolojik açıdan gerektirdiği tamlık ve kesinlik nitelikleriyle ahlaki sorulara cevap veremez. Bu nedenle daha baştan kartezyen yöntemi kabul edersek, ahlakı rasyonel olarak haklılaştıramama durumuyla karşı karşıya kalırız. Kartezyen rasyonalistler, herhangi bir objenin rasyonel nitelendirilmesinin yapılamadığı yerde keyfi irrasyonel tercihlerin zorunlu olduğunu söylemişlerdi. Öyleyse kartezyenlerin ahlak anlayışı hangi rasyonaliteye dayanacaktır? Belki de kartezyen rasyonalistler ahlaki bir sisteme gerek görmeyebilirler. Toplumsal hayatı fizik kurallarına göre yönetilebileceklerine inanıyorlarsa herhangi bir ahlaki sisteme ihtiyaç da duymayacaklardır. Ancak o zaman kartezyen rasyonalistler, şöyle bir sorunu nasıl çözeceklerdir: siyasal hayatın mekanik işleyişe değil ahlaki ilkelere bağlı olduğu tarihsel gerçeği göz önüne alınırsa, ahlaka dair rasyonel tercihler yapılamazsa veya sistematik bir düşünce gelişimi geliştirilemezse, o halde siyasal hayatın dayandığı ilkelerin irrasyonel tercihler olması ihtimali olasılıktan öte kesin değil midir? Öyle ya, o halde siyasi alandan etik çıkartılmalıdır ki irrasyonaliteden kopuş yaşansın. Peki bu mümkün mü? Bu sorun bizi, siyasal hayata etki edecek ahlaki standartların olmadığı düşüncesine götürebilir. Böylece temel siyasi tercihler irrasyonel birtakım güçlerin etkisine dayanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Bu noktada kartezyenlerin çözüm önerisi ne olacaktır? Siyasi tercihlerin ahlaki standartlara dayanıp dayanmadığı yolunda kartezyen rasyonalistlerin şüphesi olabilir. Ancak kartezyen rasyonalistler, siyasi tercihlerin ahlaka dayanmadığı yerde neye dayandığı konusunda verecekleri herhangi bir alternatif standart değer yargısına da sahip değillerdir. Kartezyen rasyonalistler, yöntem bakımından, yalnızca metodolojik olarak toplumu mekanik işleyişin kurallarına bağlı kılmayı düşünürler. Bilimin geçerliliği o kadar güçlüdür ki, toplumsal hayatı koordine etme konusunda ya da başka herhangi bir sebep için, ahlaki ilkelere, genel bir ifadeyle rasyonel açıdan haklılaştırılamayan tüm metafizik unsurlara gerek görülmez. Kartezyen rasyonalistlerin nihai amacı, toplumsal hayatı belirleyen tüm sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkileri fizik kıurallarına bağlamak ve bu ilişkilerden ahlaki standartları çıkarmaktır. Ahlak standartlarının olduğu bir yerde rasyonalite olamayacağından, rasyonalitenin olmadığı yerde bilimden söz edilemeyeceğinden, bilimin olmadığı yerde akıl söz konusu olamayacaksa, aklın söz konusu olmadığı yerde irrasyonel keyfi standartlar ve tahakküm araçlarının olduğu inancı gerçeği varsa; o halde, ahlak standartları da akla karşı olmak mecburiyetindedir. Kartezyen rasyonalistlerin bu tarz bir mantık içerisinde olduklarından şüphem yok. Kaldı ki onlar, rasyonalitenin olmadığı her şeyi hurafe olarak nitelendirmektedirler. Ancak onlar acaba, rasyonalite olarak nitelendirilen her şeyin ne kadar rasyonel olduklarından ne kadar emin olabilmektedirler? Bir grup akil adamın sosyal hayatı oluşturan siyasi ilkeler yarattıklarını farz edelim. Bu akil adamlar grubu, toplumun her katmanı için ayrı bir ilişkiler ağı ve formülasyonu düzenlesin. Oluşturulan bu ilkelerin akılcı olduğu nasıl ispatlanacaktır? Kartezyenler diyebilirler ki, oluşturulan kurallar, yine tasarlanan amaçlara uygunluk gösteriyorlarsa bu durum söz konusu ilkelerin akılcı olduklarının ispatı değil midir? Peki, oluşturulan araçlar en azından tasarlanan bir amaca yönlendirildiklerinden, yani ortada bir hedef varken, bu amaç gerçekleştirilirse ispatı mümkün olabilir. Fakat, tasarlanan amacın ispatı neye göre değerlendirilecektir? Araçları akılcı kılan amacın kendisiyse, amacı akılcı kılan şey ne olacaktır? Daha doğrusu, tasarlanan bir amacın akılcı olduğunun ispatı nasıl sağlanacak, dahası toplum bu amaca neden ve nasıl ikna edilecektir? Söz konusu durumda iki şey gerçekleşir: ilk durumda, toplum amacı kabul eder ve genel bir mutabakat sağlanması koşuluyla amaca uygun tüm araçlar rasyonalitenin emrine verilir. Toplum, böyle bir durumda rasyonalizmin himayesi ve kontrolüne girer. Ancak, diyelim ki, söz konusu tasarlanan amaca, toplumun mutabakata destek sağlayan üyeleri yetişemedi, pek çoğu yaşlılık ya da türlü sebeplerden hayata veda etti. Aynı zamanda, toplumda artan bir nüfus dalgalanması da yaşanmaktayken; o halde, söz konusu mutabakatın, yeni nüfus için de yeniden yapılması gerekmez mi? Diyelim ki kartezyenler yapılır diye cevaz verirler. O zaman da şöyle bir sorun çıkar ortaya; mutabakatın ne kadar süreyle yapılacağı. Öyle ya, nüfus asla durmayacaktır, sürekli bir hareketle devam edecektir. Böyle bir durum, kartezyenler için dramatik bir sonuç ortaya çıkartır; örneğin, birinci nesil mutabakatın sebebini, araçlarını, amaçlarını ve dahi pek çok unsurunu öznel olarak kabul ederler. Bu insanlar, akıllarını kullanarak rasyonel bir eylemde bulunmuş olurlar. Söz konusu amacın, gelecek nesilleri de bağladığını hatırlarsak, o halde, gelecek nesil, diyelim hemen ardından gelen ikinci nesil, geçmişte kurulan ve temelleri atılan amaca uygun eğitim almazlar mı? Böylece söz konusu ikinci nesil, Descartes’in şiddetle eleştirdiği üzere, geçmişin kurumlarına esaret ile bağlı kalmaz mı? O halde ikinci neslin yapması gereken şey, aynen Descartes’in önerdiği gibi, geçmişin kurumlarından kendini kurtarmak, aklı geçmişten ve onun kurum ve kurallarından sıyırmak ve onları yıkarak ortaya akla dayanan yepyeni bir kurum koymaktır. O halde, rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ikinci nesil birincinin, ikincinin ardından gelenler de ondan öncekilerin kurum ve kurallarını yıktıkları sürece, tasarlanan amaca ulaşılması imkansız hale gelmeyecek midir? Bu imkansızlık, acaba bize, tasarlanan amacın ve araçların rasyonel derecesini gösterir mi? Rasyonalite denen şey, kartezyen yönteme göre ispat ve gözleme dayalıysa, birinci nesilde tasarlanan amacın akılcılığını en yakın ispatlayabilecek olan ikinci nesildir. Peki, ispat gelecekteyse ve gelecek, insani yetiler göz önüne alındığında teşhisi bugünden imkansızsa, o halde amaçların rasyonel olduğu inancı nasıl gerçeklik kazanabilir ki? İkinci duruma geçebiliriz. İkinci durumda toplumun bir kısmı mutabakata destek vermez. Rasyonalistler, kendilerini bu mutabakatı sağlamak zorunda hissederlerse ne olacaktır? Akılcılık uğruna topluma zorla mutabakat mı dayatılacaktır? Bu mutabakatın akılcı olduğu iddia edilse bile, akılcılığın temelinde ise aklı bağımsız kılabilme gücü varsa, akılcılık adına akılcılığın dayandığı ne varsa her şeyi alt üst etme hakkı bu mutabakatın sahiplerine nasıl verilebilir ki? Aklı özgürleştirmek için başka akılları esaret altına almayı düşünmek nasıl bir özgürlüktür? O halde şu pek rahatlıkla söylenebilir; kartezyenlerin özgürlüğünü savunduğu akıl, başkalarınınki değil fakat yalnızca kendilerininkidir. Toplumsal hayatı fizik kurallarına dayandırmak isteyen bir felsefenin nelere yol açabileceği aklıma geldikçe, iktidar kavramı üzerinde durmamız gerektiğini düşünüyorum. Ancak ondan evvel, son olarak değinmek istediğim birkaç husus daha var. Kartezyen rasyonalizmin nihilist ve siyasi zorbalığa dönüşebileceği ihtimali kuşkusuz bu yazının temel amaçlarından bir tanesiydi ve bunu gösterme konusunda epey yol aldığımızı düşünüyorum. Kartezyen rasyonalizmin zorbalıklarından bir tanesi de, mekanik yasasının teknokratik bir zorbalığı besleyip beslemeyeceği fikri. Esasında bu zorbalık, insan doğasına karşı bir anlaşılmaz yargının sebebidir. Bir kere, bilimadamları, insan eylemlerini yıldız veya gezegenlerin incelendiği gibi incelenip sonuçlandırıldığı düşüncesine inanırlarsa, o halde insanı, doğanın geri kalanından ayıran şey ne olacaktır? Örneğin böyle bir durumda makineler ile insanlar arasında ne fark olacaktır? İnsanlar ve makineler, aynı mekanik yasanın eşit yöntemleriyle çözümlenebiliyorlarsa, makineler neden oy verme hakkından mahrum olsunlar ki? Ayrıca, günden güne insan aklının sınırlarını zorlayan hatta geçen bilgisayarlar, insanlardan daha güçlü hale gelmişse, bizi neden onlar yönetemesin? Bunlar demagoji amacıyla ortaya konan ifadeler değildir. Amacım, yekpare bir rasyonalite kurma hevesinin insan doğasına etmiş olduğu hakareti belirtmek için birtakım benzetmelerde bulunmaktı. Bana kalırsa, toplumu herhangi bir kuruma, ilkeye, ya da bir gerçekliğe göre kurma fikri, kolektivizmin alt yapısını oluşturmaktadır. Tek bir aklın tüm akıllara hakim olması, onların üstünde olması, onlara yol göstermesi fikri bana pek makul gelmiyor. Yöntem açısından zaten problemli olan bu konunun, amaçsallık boyutu da incelendiğinde yozlaştığı gözler önüne serilirken, bir de varmak istediği sonuçların neden ulaşılamaz ve gerçekleştirilemez olduğu gerçeğiyle birleştiğinde, rasyonalitenin irrasyonaliteye dönüştüğü yere, yani pozitivizmin siyasal teorisine zaten geçmiş oluyoruz. |
|
|
Madde ve Ruh
Yazan:: V.S.Nuhoglu (Misafir) Tarih: 30-11-2008 23:30