| Akıl ve Tapınma (3) |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Perşembe, 27 Kasım 2008 | |
|
Bir şeyin altını kalın çizgilerle çizmek gerekmektedir. Descartes, gerçeğe dair yaklaşımı ve bilimsel yönteminde şüpheciliğe sahiptir ancak bu şüphecilik, klasik septikler gibi gerçeğin olabilirliğinden ya da ona ulaşılabileceğinden ilkece şüphe etmek değil; gerçeğin varlığını kabul eden ve bu varlığa ulaşmak için şüpheyi bir yöntem ya da bir yol olarak kullanmaktır. Bu, Descartes’ın akılcılığının sağlam, tutarlı ve olumlu referans noktalarından bir tanesidir ancak son tahlilde Descartes bir kurucu rasyonalisttir ve onun akılcılığı, yukarıda değinildiği ve en son aşağıda nihayete erdirileceği üzere, aklı ve düşünmeyi özgürlüğe yönlendirmek ya da özgürlüğün kapılarını akla ve düşünmeye açmak değil bilakis türlü sebeplerin haklılaştırılması çabaları sonucu onları aklın boyunduruğu altına almaktır. Aslına bakarsanız, laf hazır Descartes’in şüpheciliğinden açılmışken, okuyucunun aklındaki Descartes’in şüpheciliğine dair birtakım önyargıları kırma arzusu içerisindeyim. Okuyucu, Descartes gibi akla sonsuz güven duyan birisinden, yine akla ve mantık ölçütlerine dayanan şüphe yöntemi bekler. Zaten, yukarıda bu olguyu önyargı olarak nitelememin sebebi budur. Descartes’in şüpheciliği bir yöntem değildir. Descartes, her şeyden şüphe etmekle her şeyi açıklıyor gibi görünür sadece. Mantık önermeleri ortaya atmayı, sanki okuyucuya bir şey ispatlamış da nokta koymayı okuyucunun kendisine bırakıyormuş gibi davranır. Bu haliyle Descartes, ilkelerini ortaya koyan ve kendisinden sonra gelen çağlar üzerinde metodolojik açıdan tutarlı bir etki bırakan filozoflara değil de, izleyiciyi filme küstürmemek için filmin sonunu seyirciye bırakan yönetmenlere daha çok benzemektedir. Descartes, cogito ergo sum’da(aşağıda incelenecektir) bile ispat yerine okuyucunun aklına belirsizlik koyarak hakikate ulaşmış gibi görünür. Hatta onun cogito ergo sum’u açıklaması bile trajik derecesinde komiktir, çünkü Descartes, “düşünüyorum öyleyse varım” ifadesinin ispatını, düşünüyorum, demek ki olgulara karşı şüphe duyuyorum, o halde bu da benim varlığımı kantlar gibi bir ifadeyle yapmaktadır. Bu konuda söz söylemeye gerek bile görmüyorum. Descartes’in bu yöntemi yöntem değildir, şüphesi zaten şüphecilikle bağdaşır hiçbir noktaya sahip değildir. Descartes, ‘Yöntem Üzerine Söylev’in altıncı bölümünde gelecek için en yararlı ve bilimsel araştırma yöntemini açıklamaya girişir. Burada tıp bilimine el atan Descartes, hastalıklar için elde yeterli bilgi olsaydı insanlığın yaşlılığın getireceği sorunlardan kurtulabileceğini belirtmiştir. Burada Descartes, doğanın zorunlu halleri gibi görünen hastalık türündeki olgulara şüphe ile yaklaşmak ve onları hakikat olarak kabul etmemek ve onları aklın verimli çalıştırılmasıyla düzeltilebileceğini savunmaktadır. Bu ifadede şu an için bizi ilgilendiren kısım, olgulara şüphe ile yaklaşmanın hakikati(Descartes hakikati bazen mutlak kesinlik olarak da nitelendirir) ortaya çıkartacağına dair argümandır. O nedenle şüphecilikten devam ediyorum. Descartes, bilgiye ulaşmak için mutlak kesinlik ya da mutlak şüphe arasında bir tercih yapmamız gerektiğini söyler. Ona göre bir şeyin hakikat olarak kabul edilmesi için ya mutlak kesinlik anlayışı kabul edilmeli, ya da mutlak şüphe yöntemi. Mutlak kesinlik, içinde herhangi bir şüphe eylemi barındırmadığından rasyonel değildir bu nedenle de hakikat olarak nitelendirilmeyi hak etmemektedir. Oysa mutlak şüphe, aklın işlevsel kılınmasını ve rasyonelliği barındırdığından, hakikate yakın durmaktadır. Ayrıca, Descartes’in epistemolojisine göre gerçek bilgi açık ve seçiktir, dolayısıyla kendisinden şüphe bile edilemez. Şüphe etmediğimiz bir şeyin akla yatkın olmadığını söyleyen Descartes, gerçek bilginin şüphe edilemez olduğunu söyleyerek bir çelişki yaratmış olmuyor mu? Ve, sağlam bilgi hakkında şüphe edemiyorsak, onun kesinliğini nasıl ispat edebiliriz? Savunulacak düşünce açıktır; dünyaya dair çeşitli inançlarımız vardır ancak bu inançlarımızı destekler nitelikte geçerli neden arayışımız yoktur. Bu nedenle savunduğumuz inançların tüm şüphelerden muaf olması gibi bir talebimiz de yoktur. Kısaca, mutlak hakikati bulmak gibi bir beklentimiz de yoktur. İnsanlar, çağlar boyunca hakikati aradılar, bulmuş olduklarını düşündüler, hatta bunu her zaman yaptılar, ancak gerçekliğin tarihsel süreçte değişebilir olduğu gerçeğini göz ardı ettiler. Sanırım bu noktada Sokrates’çilik, Descartes’çılıktan daha fazla anlamlı olacaktır. Sokrates, Descartes’in aksine, insanlar için mutlak bilginin imkansızlığından bahsetmiştir ve insanların, kanaatleri hakikat derecesine göre değil, onların ikna edici kabiliyetlerine göre değerlendirmesinin mantıklı olabileceğini belirtmiştir. Bu tartışmayı bir kenara bırakarak Descartes ile ilgili değerlendirmemize devam etmek istiyorum. Bu paragrafta amacım, Descartes’in ünlü cogito ergo sum (düşünüyorum öyleyse varım) önermesine giden aşamaları açıklığa kavuştırmak ve bu önermenin Descartes’in sosyal teorisindeki yerini tartışmak olacaktır. Descartes’in bu önermesi, şüphe ile yaklaştığı bilgiye ulaşma çabasının nihai şekli olması bakımından ayrıntıyla değerlendirilmesi gereken bir noktadır. Descartes’in şüpheciliğinin klasik septiklerden farklı olduğunu yukarıda açıkladık ancak burada bir kez daha tekrar etme gereğini duyuyorum çünkü Descartes’in şüpheciliği bilginin ilk aşamasından başlar son evresine kadar uzanır. Bu süreci yorumlama çabası olarak Descartes’in önermesi bu nedenle önemlidir. Şöyle başlar Descartes; çevremizde gördüğümüz nesneleri duyularımızla kavrarız oysa duyularımız zaman zaman bizi yanılttığından neden her zaman yanıltmasınlar?... devam eder: rüyamda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış hiçbir şeye gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatağımda oturduğumu görürüm. Benim o anda rüya görmediğim, hatta tüm hayatımın bir rüya olmadığının garantisini kim verebilir? İşte bu ve türlü sebeplerden dolayı içinde yaşadığım dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli oluyor. Descartes’in şüphesi burada bitmez, daha da ileri gider ve doğrunun tek ve mutlak ölçüsü olan (kendi düşüncesine göre) Tanrı’nın da aldatabilen, yanıltabilen bir ruh da olabileceğini öne sürer. Descartes, sahip olduğu bu şüpheler ile kesin bilgiyi (evidentia) karşısında bulur. ‘Şüphe etmekle şüphe diye bir şey olduğunu, dolayısıyla da şüphe eden “ben”imin varolduğunu apaçık bilirim; şüphe etmekte olduğumdan, böyle bir şeyin bilincinin bende bulunduğundan artık şüphe edemem; bu apaçık bir olgudur, bu olguyu yaşayışım, bilişim doğrudan doğruya olan bir bilinç ve bilgidir. Şüphe etme ise düşünmektir, düşünmenin bir durumudur ve bu durum tüm düşünce için geçerli olduğundan ben düşünmenin varlığını apaçık olarak yaşar ve bilirim’. Böylece Descartes, “cogito ergo sum”a ulaşır. Cogito ergo sum, yani “düşünüyorum öyleyse varım” önermesi, bana kalırsa felsefe tarihinin en büyük paradoksal ifadelerinden bir tanesidir ve ben bu önermenin, hala nasıl oluyor da toplumlar üzerinde bu denli anlaşılamaz bir etkiye sahip oluyor diye düşünüp dertlenmekten de kendimi alamıyorum. Herhalde insanlar, belirsiz olana ya da iddialı(bu daha iyi oldu) sözlere daha bir bağlılık duyuyor. Bunun türlü sebepleri var ve gerek davranış bilimleri gerekse de toplumsal bilimler bu konuda mutlaka çeşitli kuramlara sahipler, bu nedenle ben kişisel bilgisizliğimi hatırlayarak, bu konudaki önyargı ve hassasiyetlerimi burada noktalıyorum. Descartes’in önermesi düşünmeyi bilinç durumu olarak öne sürerek varlığı düşünce boyutundan eylem safhasına, daha doğrusu algısal açıdan kanıtlanabilir duruma getirmektedir. Bana kalırsa Descartes’in ulaştığı bu sonuç, akla veya düşünmeye duyduğu o büyük ilginin bir tezahürü değil, savunduğu yöntemin geçerliliğini ve tek hakikat olduğunu savunmaya giriştiği manifestosu niteliğindedir. Söz konusu önermenin mantıksal bir tutarlılığı yoktur, üstelik bu önermeyi eleştirmek için Descartes’çılık dışında yaklaşımlara gitmeye gerek yoktur, zira önermenin pan zehiri diyelim, zaten Descartes’çılığın kendi içerisinde mevcuttur. “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesi, kendi kendini onaylayan bir hakikat midir, yoksa düşünceyle karıştırılan gerçekte ise yalnızca bir his mahiyetinde olan basit bir istencin ifadesi midir? Descartes, bu önermeyi ortaya koyarken, düşünmenin “ne” olduğunu nasıl bilmektedir? “Düşünüyorum öyleyse varım” ifadesini öğelerine ayıralım. Bir kere; var olan “ben”, düşünme eylemini “ben” olarak icra edebiliyorsam o halde “ben”im varlığım düşünme eyleminden önceye dayanır ki bu da “ben”im “ben” olarak aslında düşünme eyleminden de önce var olduğumu kanıtlar. Demek ki “ben” var hale gelmek için salt düşünmeye ihtiyaç duymam, ya da başka bir ifadeyle, “ben”in varlığı düşünmeyi gerektirmez. Düşünme eyleminden evvel bir boyut daha vardır ki, “ben”e varlık kazandıran aslında o’dur. Oysa tam tersinden düşündüğümüzde; yani düşünmek eylemi “ben”i var hale getirecekse, o halde düşünmek eylemi “ben”den önce gelen bir şeydir. “Ben” olarak adlandırılan şey, düşünmek ile varlık haline gelecekse, o halde söz konusu önermede düşünme eylemini yapan, bu sırada gerçek “ben”den önce gelen “ben” kim ya da nedir? Hakikatte bu soruların cevabı Descartes’te yoktur. Descartes, düşünmeyi bir bilinç durumu olarak öne sürer ve varlığın bilinçte saklı olduğunu, varlığı ortaya çıkaracak şeyin ancak ve ancak düşünme durumu olacağının altını çizer. İnsanın çevresinde gördüğü şeylerin, örneğin bir yaprağın rengi ve kokusunun, gerçekliği, insanın daha önceden aklına aldığı renk, koku, vs. gibi duyumların varlığına bağlı kalmaktadır. Bunu Descartes’in kendisi söylüyor; “algıladığım bir rengin ya da şeklin gerçekte varolup olmadığından…şüphe edebilirim, ama kendimde bir renk ya da şekil algısı bulunduğundan, böyle bir yaşantının varoluşundan şüphe edemem”. Descartes doğaya, nesnelere, algılara, duyulara ve en nihayetinde Tanrı’ya karşı derin bir şüphecilikle yaklaşırken neden kendi bilincimize de şüphe ile yaklaşmıyor? Kendi bilincimizin, veyahut düşünme durumumuzun, bizi varlığa ulaştıracak yegane araç olacağından biz nasıl emin olabiliyoruz? Bana kalırsa Descartes’in kurucu rasyonalizmi dediğimiz şeyi başlatan açıklaması buradadır: Descartes, bilinç durumundan şüphe edilemeyeceğini çünkü bilinç boyutunun mana boyutunun dışında kaldığını belirtmektedir. Bunun anlamı şudur; bilincin varlığa dönüşmesine imkan hazırlayan şey, bilincin mana boyutundan uzaklaştırılmasıdır. Çünkü Descartes, ünlü önermesini (cogito ergo sum), seçik bir bilgi olarak niteler ve seçikliği şöyle tanımlar: …bilginin objesini kuran ana öğelerin birbiri içine girmiş, birbirine karışmış değil; birbirinden ayrılmış olarak, (yani) ayrı olduklarının seçilerek kavranması demektir. Descartes’in önermesi seçiktir, çünkü bilinç ile bilinç dışı dünya arasında kesin bir çizgi koymaktadır. |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 26 Kasım 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.