 Ne zamandır “Avrupa Birliği” üzerine bir yazı dizisi hazırlamayı düşünüyordum. Şu günlerde, “yerel seçim muharebesi”nin yaşandığı Türkiye’nin kısır döngüyü anımsatan mevcut hali, beni güncel konular yerine bu konuda bir yazı dizisi hazırlamaya itti. Başlangıçta 2. Dünya Savaşının, kıta üzerinde yarattığı yıkımın ekonomik etkilerini azaltmak amacı ile ekonomik bir evlilik olarak hayat bulan Avrupa Birliği, kimi zaman tıkanmalar yaşasa da yarım asırdır etkinliğini korumakta. Türkiye de 1959 yılında AET’ye yaptığı ortaklık başvurusundan itibaren, bu ekonomik ve siyasi güç içerisinde yer alma özlemi ile yanıp tutuşmakta. Peki, şu sıralar tam üyelik müzakereleri gerçekleştirdiğimiz ve üyesi olmaya tarihimizde en yakın olduğumuz bu “birlik” hakkında, siyasi ve tarihi önyargılarımızdan başka ne biliyoruz? Bu etkin birliktelik nasıl başarılmıştır? AB iyi midir, kötü müdür? AB’de işler nasıl yürür? Bu Kopenhag Kriterleri ne menem bir şeydir? AİHM nedir, nasıl çalışır, ne tür kararlar alır? Türkiye’nin AB karasevdası, bize ne getirir, ne götürür? AB, Türkiye’ye düşman mıdır? İşte bu yazı dizisinde, ümit ediyorum ki bu sorulara, önyargılardan arındırılmış cevaplar ve günahıyla-sevabıyla bir Avrupa Birliği fotoğrafı bulacaksınız. Tarihi 1951’de Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nu kuran Paris Antlaşması ile kağıt üzerinde resmen yaşama geçen, “Avrupa devletlerinin yek vücut olması” düşüncesinin temelleri, aslında yüzyıllar öncesinde ünlü düşünürlerin beyinlerinde atılmıştı. J. J. Rousseau, Dante ve Kant gibi kendi dönemlerinin en önemli Avrupalı düşünürlerinin ve edebiyatçılarının eserlerinde, Avrupa Birliği modelinin, biraz da ütopik tarzdaki kırıntılarını bulmak mümkündür. Örneğin Dante, “farklı hukuk sistemlerinin monarşik bir yapı çerçevesinde birleştirilerek, tek bir hukuk sistemi kurulmasını” önermiş ve bu fikri ile günümüz AB’sine önemli ölçüde ışık tutmuştur. Yine J. J. Rousseau, “Avrupa Federasyonu” fikrini ileri sürerek, Avrupa kıtasının tarihi bütünleşme ve birleşme idealini yansıtmıştır.
*** 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan kanlı büyük savaşlar, özellikle de 20. yüzyılın başlarındaki 1. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan acı tecrübe ve büyük ekonomik buhran, daha önce ciddi olarak üzerinde durulmamış olan, Avrupa devletlerinin birleşmesine yönelik önerilere ciddiyet kazandırmıştır. Yakın zamanlarda başka devletlerce gerçekleştirilen başarılı örnekler de, ortaklık konusunda Avrupalıların cesaretini ve hevesini artırmıştır. 1776-ABD, 1848-İsviçre Birliği ve 1871-Alman İmparatorluğu örnekleri, “Avrupa Devletlerinin Ortaklığı” çağrılarını seslendirenlerin seslerinin daha da gürleşmesine vesile olmuştur. 20. yüzyılın başlarında yaşanan 1. Dünya Savaşı’nın kıta halkları üzerinde açtığı derin yaralar, henüz sarılamamışken, yorgun kıta, yüzyılın ortalarında, bu sefer de 2. Dünya Savaşının yıkıcı etkisi ile yerle bir olmuştur. Ekonomik, siyasi ve tarihi anlaşmazlıkların ve çekişmelerin yol açtığı bu iki büyük savaş yüzünden, tüm altyapısı çökmüş olan kadim kıtanın, aynı zamanda milyonlarca yetişmiş insan gücü de bu savaşlarda yok olmuştur. İşte yaşanan tüm bu acılar nedeniyle, Avrupa kıtasının halkları arasında, bu kısır kavgaların sona erdirilmesi talepleri doğrultusunda, devletlerin ortaklığı sesleri git gide yükselmeye başlamıştır. Halk kademesinde yaşanan bu fikri birliktelik, mecburen devlet yöneticileri kademesinde de gecikmeksizin yanıt bulmuştur. Winston Churchill, 1946 yılında yaptığı bir konuşmada, “Avrupa devletlerinin, tıpkı ABD gibi, birleşik bir devlet olması gerektiğini” söyleyerek, bu konuda, eylem olarak olmasa bile, söylem olarak, ilk adımı atan devlet adamı olmuştur(1). Bu noktadan sonra, büyük ütopyanın hayata geçiş süreci önlenemez bir hızda ivme kazanmıştır. Özellikle savaşlarla birlikte yerle bir olan Avrupa’nın, yeniden imar edilmesi gerekliliği, ekonomik bir birlikteliğin ilk adımlarının atılmasını zorunlu kılmıştır. Avrupa’nın yeniden imarı için hazırlanan ABD destekli Marshall planının uygulanmasını sağlamak amacıyla, 1948 yılında, -daha sonra 1960-Paris Sözleşmesi ile adı OECD (Ekonomik İşbirliği Ve Kalkınma Örgütü) olarak değiştirilecek olan-, OEEC (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuş ve günümüz AB’si yolundaki ilk adımlar atılmıştır. OEEC’nin kuruluşu ile Avrupa Birliği sürecinin ilk adımları atılmış olmakla birlikte, daha sonra yıllarca sürecek bir soğuk savaşa neden olan, Batı Avrupa-Doğu Avrupa (daha doğrusu ABD’ye yakın Avrupa-Sovyetlere yakın Avrupa) ayrılığının ilk sinyalleri de, bu Marshall planı vesilesiyle alınmıştır. OEEC’nin kuruluşundan kuvvet alan Avrupalı devletler, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ni kurarak, devletlerin ekonomik alanda hükümetler-arası işbirliğini ilerletmesini sağlamak istemiştir. Düşman kardeşler Fransa ve Almanya’nın aynı masaya oturtularak, Avrupa kıtasında barış ortamının sağlanması için hükümetler-arası organizasyondan daha fazlasına ihtiyaç olduğunu gören Avrupalı devletler, çok geçmeden 1950 yılında “Schuman Bildirgesi(2)” adında bir bildirgeye imza atmışlardır. Avrupa Devletlerinin günümüzde bu kadar iyi entegre olmasının temelinde bu bildirge yatmaktadır diyebiliriz. *** AKÇT (1951-Paris Antlaşması) Savaş sonrası, önlenemeyen bir hızda kurulan bu ortaklıklar, Avrupa devletlerinin daha ileri aşamada ortaklıklar yapmasının da önündeki engelleri kaldırmıştır. AAET (Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu) ve AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ile birlikte AT (Avrupa Toplulukları)’nin temelini oluşturan AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu), Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg altılısı tarafından akdedilen Paris Antlaşması ile birlikte 1951 yılında kurulmuştur. Daha önceki tüm anlaşmaları hükümetler-arası bazda yapan Avrupalı devletler, Paris Antlaşması ile birlikte ilk kez milletler-üstü (supra-national) bir platform kurmuşlardır. AKÇT ile iki önemli sanayi hammaddesinin (kömür ve çelik) kullanımı ve dağıtımı işlevi, milletler-üstü bir kuruluşa devredilerek, bu iki hammaddeye sahip iki büyük devlet (Almanya ve Fransa) arasında, bu nedenle yaşanması muhtemel dördüncü büyük savaş(3) engellenmiştir. Bu anlamda AKÇT, Avrupa’nın tarihinde gördüğü en uzun süreli barış ortamına büyük katkı sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında, bugünkü AB’nin atası olan AKÇT, ekonomik bir örgüt olduğu kadar, politik bir örgüttür de aynı zamanda. Bu nedenle, Avrupa Birliği’nin sadece ekonomik bir örgüt olması gerektiğini, siyasi olarak örgütlenmesinin yanlış olduğunu düşünenlere denebilir ki, politik bir entegrasyon olmaksızın, ekonomik entegrasyon kurmak hayaldir. Politik entegrasyonun tetikleyicisi de ekonomik entegrasyon ihtiyacıdır. Ekonomi ve siyaset, bu bağlamda birbirlerinden farklı mecralarda düşünülemezler. Bir sonraki yazı: AB’nin tarihi devam…(Roma Antlaşması, Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması ve Nice Antlaşması) _________________ (1) Objektif kalmak adına, bu birliğin kuruluşunda yer almayan İngiltere, birliğe üyesi olabilmek için 1973 yılına kadar beklemek zorunda kalacaktı. (2) Fransa dış işleri bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950’de okuduğu bildirgedir. Bildirgede, Fransa ve Almanya’nın sahip oldukları kömür ve çelik endüstrisinin barışçıl amaçlarla kullanımı ve dağıtımının, bir üst organizasyona devredilmesinin, Fransa ve Almanya arasındaki barışın sağlanması için ön şart olduğu belirtilmektedir. (3) 19. yy ve 20. yy başlarında bu iki ülke arasında üç büyük savaş yaşanmıştı |
|
|
Hangi demokrasi, hangi insan hakları?
Yazan:: SOSYAL DEMOKRAT (Misafir) Tarih: 25-11-2008 18:03