| Devlet Yoksulluğu Azaltabilir mi? |
|
|
| Yazar Henry Hazlitt | |
| Pazar, 09 Kasım 2008 | |
|
Kaynak: Mises Institute Çeviren: H. Bengisu Karaca
Tarihin başlangıcından beri, gerek dürüst reformcular gerekse demagoglar devlet yoluyla yoksulluğu yok etmenin veya en azından azaltmanın bir yolunu aramışlardır. Genellikle önerdikleri reçeteler sadece sorunu daha da kötüleştirmekte işe yaramıştır. Önerilen reçetelerden en popüleri ve yaygın olanı basit bir şekilde zenginden alıp fakire vermeyi öngörendir. Bu reçete bugüne kadar binlerce farklı şekle bürünmüşse de, bunların hepsi temelde aynıdır. Zenginlik “paylaşılmalıdır”, “yeniden dağıtılmalıdır”, “eşitlenmelidir.” Gerçekte birçok reformcuya göre ana kötülük yoksulluk değil, eşitsizliktir. Gelirleri ve zenginliği yeniden dağıtma veya eşitlendirme amaçlı tüm tasarılar iktisadî terazinin her iki ucundaki teşvikleri yok eder veya baltalar. Vasıfsızların veya miskinlerin kendi durumlarını kendi çabalarıyla geliştirmelerini amaçlayan teşviklerini ortadan kaldıracak veya azaltacak; vasıflı ve çalışkanlar bile sahip olmalarına izin verilenden ötesinde bir şey kazanmak için pek bir sebep göremeyeceklerdir. Bu yeniden dağılım planları kaçınılmaz surette, yeniden dağıtılacak olan, pastanın küçülmesine sebep olacaklardır. Bunlar ancak (genel) seviyeyi düşürerek eşitlik yaratabilirler. Uzun vadeli etkileri üretimin düşmesi ve ulusal fakirleşmedir. Karşılaştığımız sorun yoksulluğa karşı yanlış reçetelerin neredeyse sonsuz sayıda olmasıdır. Bunlardan herhangi birini tam olarak çürütmeyi amaçlayan bir deneme aşırı şekilde uzayıp gidecektir. Bununla birlikte, bu yanlış reçetelerden bir kısmı o kadar yaygın bir şekilde yoksulluğa karşı gerçek bir çare veya hafifletici bir unsur olarak görülmektedir ki eğer bunlara değinmezsem, çok bariz bazı reçeteleri görmezden gelerek yoksulluğa karşı çareleri konu alan bir kitap yazmaya girişmekle suçlanabilirim. Düşük gelirlere karşı son iki yüzyılda en yaygın kullanılan “çare” tekelci işçi sendikalarının kurulması ve grev tehdididir. Zorlayıcı sendika taktiklerine izin veren ve bunları teşvik eden, işverenlerin karşı hareketlerini ise kısıtlayan veya engelleyen devlet politikaları sebebiyle bugün neredeyse her ülkede bu geçerli hâle gelmiştir. Sendika ayrıcalığının, kastî verimsizliğin, gerekenden daha fazla işçi çalıştırılması için zorlamaların (featherbedding), işleri aksatan grevlerin ve grev tehditlerinin bir sonucu olarak, alışılagelmiş sendika politikalarının uzun vadedeki etkisi, sermaye yatırımının yıldırılması ve bir bütün olarak işçilerin ortalama reel ücretlerindeki, aksi hâle oranla, bir yükselme değil, düşüştür. Bu alışılagelmiş sendika politikalarının neredeyse hepsi, heves kırıcı bir şekilde basiretsizdirler. Sendikalar eldeki iş için gerekenden fazla kişinin işe alınmasında ısrar ettiklerinde (dizel lokomotiflerinde gereksiz yere itfaiyeci talep edilmesi; tersane işçilerinin gruplarının, görevlerinin büyüklüğü ne olursa olsun, belirli bir sayının altına, diyelim, yirmiden az sayıda adama, düşürülmesinin yasaklanması; bir gazetenin kendi yazıcılarıyla, zaten dizgilenmiş gelen reklam kopyasını, teksir etmesinin zorunlu kılınması vb.), sonuç kısa vadede belki birkaç fazladan işin belirli kişiler için korunması veya yaratılması olabilir; fakat bu, eşit veya daha fazla sayıda üretken işin başkaları için oluşturulmasını imkansız kılma pahasınadır. Aynı eleştiri sendikaların emekten tasarruf edici makine kullanımına yüzyıllardır devam eden karşı durma politikası için de geçerlidir. Emekten tasarruf edici makineler ancak üretim maliyetini düşürmeleri mümkünse kullanılırlar. Bunun başarıldığı (yani üretim maliyetinin düştüğü) takdirde, ya fiyatlar düşer, üretim ve üretilen ürünlerin satışları artar ya da büyüyen bir başka yatırımda (reinvestment) kullanılabilecek bütçe payı artar. Her iki durumda da uzun vadedeki etki, tasfiye edilen daha az üretken olan işlerin yerine daha üretken işlerin gelmesidir. Benzeri bir yargılama tüm “işi-yaymak” planları için geçerli olmalıdır. Bugünkü Federal Ücret-Saat Kanunu yıllardır mevcuttur. Bu kanun sayesinde, çalışanın standart saat ücreti ne kadar yüksek olursa olsun, çalışanın haftada 40 saati aşan çalışmalarında iş veren tüm saatler için %50 fazla mesai cezası ödemek zorundadır. Bu önlem sendikaların ısrarları sonucu eklenmiştir. Amacı, işveren için çalışanlarını fazla mesaiye bırakmayı öyle masraflı kılmaktır ki bunu yapmak yerine ek işçi almaya mecbur kalsın. Tecrübeler sonunda görülüyor ki, bu önlemin iş haftasını hemen hemen belirli bir uzunlukta tutma amacı başarıya ulaşmıştır… . Fakat iş saati kısıtlaması, daha fazla uzun vadeli iş imkânı yaratmadığı gibi, %50 fazla mesai cezası gibi zorunluluklar, işçilere ödenecek maaşlarının artmasına da engel olmaktadır. Hiç kuşku yok ki, bu regulasyonlar, normalde işe alınacak sayıdan daha fazla kişi işe alınmasına neden olmuştur. Fakat fazla mesai kanunun ana etkisi üretim maliyetini arttırmak olmuştur. Ayrıca, hâli hazırda standart sürede maksimum seviyede insan çalıştıran şirketler yeni siparişleri genelde reddetmektedirler zira bu yeni siparişleri tamamlamak için gereken fazla mesai cezasını ödeyecek mali güçleri yoktur. Taleplerdeki geçici dalgalanmaları karşılayacak ek çalışan bulmak ise büyük bir mali külfete neden olmaktadır. Öyle ki, bazı durumlarda yeni çalışan istihdam etmek yerine makine satın almak daha mantıklı olmaktadır. Bu durum aslında, makine düşmanı sendikaların sebep olduğu absurd regulasyonların paradoksal bir meyvesidir. Daha yüksek üretim maliyeti, daha yüksek fiyat demektir. Bu da daha dar piyasa ve daha az satış demektir. Bu daha az mal ve hizmetin üretildiği anlamına gelir. Uzun vadede, bir bütün olarak işçilerin çıkarları zorunlu fazla mesai cezalarından olumsuz bir şekilde etkilenmektedir. Tüm bunlarla kasıt iş haftasının daha uzun olması gerektiği değil, bilâkis iş haftasının uzunluğu ve fazla mesai ücretlerinin ölçüsünün, bireysel olarak işçiler veya sendikalar ile işverenleri arasındaki gönüllü sözleşmelere dayanması gerektiğidir. Her hâlükârda iş haftasının uzunluğuna getirilen legal kısıtlamalar uzun vadede iş sayısını arttırmayacaktır. Bunun kısa vadede başarılması ise ancak üretimin ve bir bütün olarak işçilerin reel gelirinin pahasına mümkün olacaktır. Henry Hazlitt (1894 - 1993) Mises Enstitüsü’nde kurucu yönetim kurulu üyesi olarak görev almıştır. Libertaryan bir filozof, ekonomist ve The Wall Stree Journal, The New York Times, Newsweek ve The American Mercury dahil çeşitli yayınlarda görev yapmış bir gazetecidir. Hem MP3 CD hem de ticari ciltsiz kitap (TPB) formatında erişilebilecek olan Economics in One Lesson (“Bir Derste Ekonomi”) isimli eseriyle tanınmıştır. Bu makale The Conquest of Poverty (“Yoksulluğun Fethi”) (Mises Institute Student Edition, 2007) isimli eserinden alıntıdır ki eser basılı formatta alınabileceği gibi ücretsiz olarak PDF formatında indirilebilir de |
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 09 Kasım 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


