|
AB'den Yansıyanlar-1 |
|
|
|
Yazar Ömer Kaya
|
|
Pazartesi, 19 Nisan 2010 |
|
AB’nin Türkiye için hazırladığı 2009 raporu geçtiğimiz süreçleri iyi özetleyen bir belge niteliğinde. Bana göre siyaset konusunda ahkâm kesmek isteyen(ister AB’ye taraf olsun ister olmasın) her birey bu belgeyi incelemeli. Bu belge bir bakıma dışarıdan bir gözün de analizlerini içeriyor. İçerideki kısır tartışmaların dışında, dışardan başka bir pencere ile bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü başlığı altında şunlar söyleniyor.
Hükümet, Aleviler ve gayrimüslim cemaatlerle bir diyalog başlatmıştır. Bununla birlikte, bu grupların belirli sorunları hâlâ çözüm beklemektedir. Gayrimüslim cemaatlerin ve Alevilerin aşırı bir kısıtlama olmaksızın faaliyet göstermelerine imkân tanıyacak şekilde AİHS ile uyumlu bir yasal çerçevenin oluşturulması gerekmektedir.
|
|
Son Güncelleme ( Pazartesi, 19 Nisan 2010 )
|
|
|
Değişmez Madde Sahtekârlığı |
|
|
|
Yazar Ömer Kaya
|
|
Çarşamba, 07 Nisan 2010 |
|
Bir olgunun değişmeyeceğini iddia etmek kolay bir iş değildir. Bir zamanlar fiziği en iyi açıklayan model Newton’a aitti. Daha sonra einsteinin teorisiyle beraber ikisi de açıklama konusunda yer edindi. Geçen yıllar Newton kurallarının bazı olayları açıklamakta yetersiz olduğunu gösterdi ve çağımızda artık einsteinin meşhur teorisi bile yetersiz kalıyor. Yani Newton veya Einstein zamanında çıkıp “benim kurallar geçerlilik kazandığına göre artık değişmezler arasında yer almıştır” diye bilimce gülünç bir iddiada bulunsalardı herhalde bugünkü saygınlıklardan uzak olurlardı çünkü bilim adamı bilimin birikimli olduğunu bilir ve asla bir takım değişmezler koymaz. Yukarıda bilim ekseninde yaptığım incelemeyi anayasa tartışmalarına da entegre edebiliriz. Bir anayasada değişmez madde olması demek o ülkede halen bir takım hastalıkların aşılamamış olması sonucunu veriyor. Ülkemizdeki devletin resmi ideolojisi değişmezler arasına alınarak bir nevi kutsanmış ve hikmetinden sual sorulmaz hale getirilmiştir. Bu ideolojiye dokunanlar yanıyor. Bunun en yakın örneği Atilla yayla hocanın başı gelen olmalı. Bir menfaat çarkına dönüşen değişmez madde zihniyeti ülkenin demokratikleşmesi önündeki en büyük engelden biridir. Halen bireye karşı devletin kutsallaştırması etrafımıza baktığımızda ne derece sakil bir durum olduğunu açıkça gösteriyor.
|
|
Son Güncelleme ( Çarşamba, 07 Nisan 2010 )
|
|
|
Özgürlüklerin Önündeki En Büyük Engel: Kendine Özgürlükçülük |
|
|
|
Yazar Ömer Kaya
|
|
Cuma, 26 Mart 2010 |
|
Çağımız bir nevi özgürlükler çağı. Tabii özgürlükler çağından kasıt özgürlüklerin tamamıyla verilmiş olmasından çok ona ulaşabilme yönünde yoğun çaba. Özgürlük dediğimiz kavramın ismi bile insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Her insan kendini yetiştiği çevre, aldığı eğitim doğrultusunda çeşitli özgürlüklerden pay almak ister çünkü insanın doğası devamlı özgürlük peşinden koşmuştur. Özgürlükleri elde etme yöntemi özgürlükler kadar önem teşkil ediyor. Özgürlük talebimiz arasında girmeyi başaranlar sadece biz veya çevremize menfaat sağlayan özgürlükler ise bu zayıf bir taleptir. Zayıf kelimesini özellikle kullanıyorum zira özgürlükler tahta çubuğa benzer bir bakıma. Eğer özgürlükleri tüm toplumun çıkarları ekseninde savunursanız o tahta parçalarını kırmak isteyenler bu bütünlük karşısında güç getiremeyeceklerdir fakat özgürlükleri belli zümrelere ayırıp “Sen şu özgürlüğü savun”,”O da başka özgürlüğü savunsun” diye görünür olmayan ama sosyal bir politika haline getirmek tahtaları tek tek kırmaya benzer ki bu da özgürlüklere düşman kişilerin ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmez. Konumuzu somutlaştıralım. Örneğin bir eşcinselin özgürlüğünü savunmak sadece eşcinselin görevi değildir veya başörtüsü özgürlüğünü savunmak sadece kadınlara ve özelde de başörtülülere mahsus bir durum değildir. Bir insan özgürlükleri savunuyorsa hem başörtüsü özgürlüğünü savunacak hem de eşcinselin özgürlüğünü savunacak çünkü özgürlükler bir bütündür parçalanmaz. Eğer bir egede yaşayan Türkiye vatandaşı yaşam özgürlüğünü savunuyorsa buna en başta güneydoğuda Jitem’in öncülük ettiği 17 bin faili meçhulden başlaması gerekmektedir. Güneydoğuda yaşayan bir Türkiye vatandaşı eğer barınma özgürlüğünden dem vuruyorsa egede romanların maruz kaldığı ayrımcılığa karşı da sesini yükseltmelidir. Örnekleri çoğaltmak mümkün…
|
|
|
Tüm Terziler Birleşin !! |
|
|
|
Yazar Ömer Kaya
|
|
Çarşamba, 17 Mart 2010 |
|
Ülkemiz son dönemde bir şekilde kabuğunu kırmaya çalışıyor. Daha doğrusu kabuk yerine deli gömleği çıkarmak istiyor demek gerekiyor. Bu deli gömleği artık içindeki vatandaşı sıkıntıya koymaktan başka bir işe yaramıyor. Bu deli gömleğinden sıkılanlar olduğu kadar bunun terzileri ve fikir babaları da var.
Yaşanan değişimden öyle rahatsızlar ki dikilecek yeni elbiseye karşı çıkıyorlar çünkü bu elbise terzilikte oluşturdukları uzmanlık alanına girmiyor. Bu ülkenin insanı artık "doğruyu bile dikte ettiren" bir anlayış yerine kendi yatağını arayan su misali kendi üzerine uygun bir kıyafet arıyor. Yeni kıyafetin dikilmesinde en önemli husus niyetin elbiseyi mümkün olduğunca işlevli hale getirmektir. Üstelik bu elbisenin dikim işlemi sadece terziye mahsus değildir. Yardımcı olmak isteyen diğer terziler de pek âla fikir üretebilirler. Önemli olan kıyafeti diken terziye takılmadan kıyafetin daha iyi nasıl tasarlanabileceğini düşünmektir. Eğer kıyafetten çok terzinin kendisine odaklanılırsa bu deli gömleğine bir nevi destek çıkılmış olunur. Elbetteki terzinin de doğruları olduğu kadar yanlışları olabilir. Kendi çevresine yaranmak uğruna bazı yerleri daraltabilir. İşte bu aşamada çevredeki en iyi kıyafetlerden yolda çıkarak bu terziye de gerektiğinde uyarılar sıralanabilir.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 16 Mart 2010 )
|
|
|
Hadi Gayret! |
|
|
|
Yazar Ömer Kaya
|
|
Salı, 23 Şubat 2010 |
|
Ülkemiz sancılı günleri yaşamaya devam ediyor. Aslında bu yaşanan sancılar bir bakıma olumlu çünkü sancı doğumun da habercisidir. Özellikle demokrasiye gönül vermiş insanların dört gözle beklediği bu doğum beklenenden de uzun sürebilir. Takdir edersiniz ki sancısız doğum düşünülemez. Kafamızı duvarlara vura vura bu doğumu gerçekleştireceğiz. Doğumu bekleyenler kadar doğumu engellemek isteyen hatta doğacak kavramı tekmeleyip hayata gelme şansı vermek isteyenler olacaktır çünkü her dönemde değişimi herkes idrak edemiyor. Değişime takılan güçler her dönem ayak diretmiş ancak kazanan değişim olmuştur. Tabii ki bu bebeğin sağlıklı doğmasını istiyorsak onu iyi bir şekilde beslemeli, sağlığına dikkat etmeliyiz. Bu bebeğin en önemli besin kaynağı hiç şüphesiz sivil anayasadır. Anayasanız eğer hala darbe ürünü ise, geçen yüzyıldan kalma ideolojilerle örülü ise, bireyi değil devleti kutsuyorsa, AB’yi değil Ankara’yı kıstas alıyorsa istediğiniz kadar reform yapın bu “garabet” sistemin ağlarına takılıp geri dönecektir. Çağdaş, insan haklarına saygılı, demokrasiye dayanak, sivil bir anayasa artık zorunluluk haline gelmiştir. Sivil anayasa diyoruz yalnız sivilden kastımız ruhunun sivil olması yoksa sivillerin yaptığı fakat askeri dönem anayasalarına rahmet okutacak bir tarzı kastetmiyoruz. Sivillikte esas eksen “vatan değil vatandaş” olmalıdır. Yani birey ön planda olmalıdır çünkü özgür bireylerin oluşturacağı bir topluluk ancak özgür olabilir. Yoksa topluluk özgürlüğü adına birey özgürlüğünden feragat edilirse dünyanın “ucube” ülkeleri arasında kendimize yer buluruz. İnsan haklarında ise esas eksen Avrupa insan hakları sözleşmesi ve ötesi olmalıdır.
|
|
|
|