Tennur ARAF
Sen Kendini Ne Sanıyorsun? Yazdır E-posta
Yazar Tennur Araf   
Cumartesi, 14 Mart 2009

http://th07.deviantart.com/fs40/300W/i/2009/016/a/9/_Angel____Freedom__by_cat_woman_amy.jpg

Devletin toplumsal yaşamı düzenlemek amacıyla yapılandırılan organları, (liberalizm tarafından tanımlanmış) birey kavramının günlük hayata aktarımı olan biricik insanın yaşantısına nasıl yön veriyor?

Türkiye’de devlet, toplumsal yaşamı düzenlemekten öte genişletmek-yönetmek-denetlemek gibi çok daha fazlasını elde etmeye çalışabilir. Bu durumda şüphesiz ulus devlet olmanın etkisi vardır, çünkü devlet bir milleti diğerinden daha fazla kayırabilir, hatta diğer milleti yok sayabilir. Hükümet değişimleriyle farklı ideolojilerin yönetime gelip bambaşka politikalar uygulayabilir. Bir parti hükümet olabilir ancak askerin, yargının tepkisi nedeniyle iktidar olamayabilir. Fakat halk tüm bu durumları görmez, bu çabaların formuna incelemez. Devlet kendini nasıl tanımlamış, tanımına günlük yaşantıda ne denli sadık kalabilmiş? Bireyin yaşantısına müdahale etmiş mi? Bu müdahale meşru mudur? Gibi sorularla halk pek ilgilenmez. Aksi mümkün değilmişçesine devleti yüce görmeye devam eder.

Nasıl başlar devletin biricik insanın günlük yaşantısına pek de gerekli olmayan etkisi? Ve toplum nasıl bu etkiyi içselleştirir?

Devletin kendi yaşamımıza etkisi biz daha doğmadan önce başlıyor.

Kadınlar hemen kararın veriyor ‘‘Erkek çocuğum olsun istiyorum. Aman kız istemem!’’  Çünkü, yüzyıllardır tarım devletinde yaşamış olmak, erkek çocuğu güç odağı haline getirmiştir.

Seni bir ilin bir kütüğüne kaydettikten sonra annene babana devlet amca soruyor. 
‘‘Çocuğuna ne ad vereceksin?’’ 

Ardından da 

Erkeğe mavi, kadına kırmızı nüfus cüzdanı veriliyor. Hemen seni cinsiyetine göre ayırıyor.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 14 Mart 2009 )
 
Birlikte yaşamak mı, Ne yani o kadar kolay mı? Yazdır E-posta
Yazar Tennur Araf   
Pazar, 15 Şubat 2009

http://www.newint.org/issue128/Images/keypic1.gif

‘’Toplumlardaki genel düşüncenin(etnik kimliğin, dini kimliğin, çoğunluk nüfusun) farklıya karşı tutumunu oluştururken seçebileceği 3 yol vardır: Asimilasyon, entegrasyon ve birlikte yaşamak. ‘’

Bir konferansta tam da bu cümlenin arkasından yanı başımdaki arkadaşım saniye geciktirmeden birçoğunuzun önceden düşünmüş olduğu ve diğer çoğumuza ilettiği cümleyi sarf ediverdi: Birlikte yaşamak mı, ne yani o kadar kolay mı?

Güz Sancısı filmindeyse bu diyalog tam 53 yıl öncesinde yaşatılıyordu. Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyesi ve muhtemelen müstakbel kayınpederi bu derneğin başkanı olan Behçet’e, sonradan gerçeklerin peşinde koştuğu için öldürülen komünist Suat, daha 6-7 Eylül Olayları yaşanmadan önce, ‘‘Kıbrıs’ta Rumlarla Türklerin birlikte yaşaması mümkün. Sen hiç oraya gidip beraber yaşayan insanları gördün mü? ’’ diyor. Behçet ise ‘‘Ne yani o kadar kolay mı’’ diye saniye geciktirmeden soruyor.

Ne zamandır acaba beynimizin bir tarafında birlikte yaşamanın ‘‘ne yani o kadar kolay mı’’ olduğu kodlandı? Yunanlılar, Bulgarlar ve hepsi bizi terk ettikten, velhasıl Osmanlı toprakları 17’ de 1’ine düştükten sonra mı? Rumlar evlerinden olduktan ve onların Varlık Vergisi ile el konulmuş evlerinde Türkler oturmaya başladığından beri mi? Suat dövülerek öldürüldükten sonra mı? Bir sağdan iki soldan insanlar vurulurken mi? ’ ‘Bir sağdan bir soldan’’ (aşırmacılık yapmayalım, söyleyen: Kenan Evren) insanlar asıldıktan sonra mı? Ya da daha yakını, ‘‘asmayıp besledikten’’(Söyleyen: Kenan Evren) sonra mı? Yoksa, Musevi diş hekimi muayenehanesinde hunharca öldürüldükten sonra mı? Biz birlikte yaşayamadığımızdan mı bunlar oldu yoksa bunlar olduğu için mi birlikte yaşayamıyoruz?

Son Güncelleme ( Cumartesi, 14 Şubat 2009 )
 
design by macroajans