|
Bastiat ve Devlet'in Sınırları |
|
|
|
Yazar Burak Başkan
|
|
Cuma, 27 Şubat 2009 |
|

Devlet faaliyetlerinin sınırları, insanların doğal yaşam durumundan devlet düzenine geçtikleri ilk zamanlardan bu yana tartışılagelmiş, devletin asli görevlerinin ne olması gerektiği sorusuna Platon’dan Thomas Hobbes’a, John Locke’tan Jean Jacques Rousseau’ya kadar birçok düşünür cevap aramıştır. Bu kritik soruya cevap arayan isimlerin en önemlilerinden biri de, liberal düşünce geleneğinin önemli temsilcilerinden Frederic Bastiat’tır. Bastiat abidevi eseri “Hukuk”ta devletin kuruluş felsefesinin temelini ortaya koymakta, faaliyet alanı sınırsız bir devletin sakıncalarına dikkat çekmekte, yönetenler ile yönetilenlerin arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği üzerinde durmakta, devlet faaliyetlerinin sınırlarını çizmekte ve bu sınırlara riayet edilmediği takdirde ne gibi sorunlarla karşılaşılabileceğini ortaya koymaktadır. Bütün bu noktalara değindikten sonra da insanlığa özgür toplumun yol haritasını vermektedir. Her şeyden önce devletler insanlar tarafından bilinçli olarak meydana getirilmiş yapılardır, insanlar tarafından yapay olarak meydana getirilmeleri de doğal olarak, bu meydana getirmenin belirli bir bilinç dâhilinde belirli bir amaca yönelik olduğunu göstermektedir. Frederic Bastiat Hukuk adlı eserinde devletlerin kuruluş amacını şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer herkes, güç kullanarak da olsa, kendi kişiliğini, özgürlüğünü ve mülkiyet hakkını kullanma hakkına sahipse, bir insan grubunun da bu hakları sürekli olarak koruyabilmek için ortak bir güç oluşturmaya ve bu gücü desteklemeye hakları olması gerekir. O halde kolektif bir hakkın varlık ve meşruiyet nedeni, bireysel bir hakka dayanmış olmasıdır. Kolektif bir hakkı korumaya yönelik bu ortak gücün temel amacının ötesine geçmemesi de mantık gereğidir.” İşte bizim sınırlı devlet anlayışımızın mantıki temelini; Frederic Bastiat’ın burada belirttiği kolektif hakkın, varlık nedeni olan bireysel hak ile çatışmaya girmemesi, bu kolektif hakkın devletin kuruluş aşamasında insanların devrettiği haklarla çizilmiş sınırlarının dışına çıkmaması oluşturacaktır. Tam da bu noktada Bastiat hukukun ve dolayısıyla devlet iradesinin sadece bireysel güçlerin doğal ve meşru olarak yapmaya hakkı olduğu şeyleri yapmakla sınırlandırıldığını belirtmektedir: Bunlar; kişilik ve mülkiyet haklarını korumak, adaletin herkese eşit şekilde hükmetmesini sağlamaktır. İnsanlar tarafından bilinçli bir şekilde oluşturulmuş devlet sisteminin faaliyetlerinin burada belirtilen amaçlardan farklı olarak, kuruluş amacının dışına çıkması; devletin kuruluş mantığına aykırı bir durum ortaya çıkarmakta ve devlet müdahalelerinin meşruluğunun sorgulanmasına neden olmaktadır.
|
|
Son Güncelleme ( Perşembe, 26 Şubat 2009 )
|
|
|
Barack Obama ve Hegamonyanın Yeniden İnşası |
|
|
|
Yazar Burak Başkan
|
|
Salı, 10 Şubat 2009 |
|

Cumhuriyetçi John McCain’e karşı oyların %53‘ünü alan Barack Obama, ABD başkanlık seçimini kazanarak Demokratları 8 yıllık bir aradan sonra tekrar Beyaz Saray’a taşımayı başardı. ABD’nin 44. başkanı olan Barack Obama, 20 Ocak 2009’da görevi George W. Bush’tan devraldı. Siyahi bir liberalin iş başına gelmesi, kimilerine göre ABD ve dünya siyaseti için bir devrin sonunu ve yeni bir devrin başlangıcını, kimilerine göre ise değişimci söylemlere rağmen statükonun aynen devamını ifade ediyor. Bu makalede 4 yıllık görev süresi içinde Obama’nın politikalarının olası yönü ve ABD hegemonyasının durumu hakkında yorum yapmaya çalışacağız. ABD, George W. Bush’un görevde kaldığı 8 yıl boyunca çok ciddi bir emperyal dış politika ile soğuk savaş sonrası oluşan tek kutuplu Amerikan hegemonik dünya düzenini devam ettirmeye çalışmıştır. Ancak emperyal politikalar, kaba kuvvete dayalı kısa süreli bir hegemonya kurmuş olsa da, uzun vadede ABD hegemonyasının meşruiyet temelini oluşturan insan hakları, demokrasi gibi kavramların inandırıcılığını kaybetmesine ve ABD dış politikasının meşruiyet temellerinin sarsılmasına sebep olmuştur. Özellikle Irak’a demokrasi götürme söylemiyle girişilen harekatın Irak petrollerini elde etmek ve Ortadoğu siyasetini kontrol altına almak için yapıldığının anlaşılması sonrası, ABD karşıtlığı adeta zirve yapmış, dünya üzerindeki bütün olumsuzlukların bedeli ABD’ye çıkarılır olmuştur. Hatta bu süreçte, soğuk savaş döneminde Amerika cephesinde yer alan ülkelerin bile ABD politikalarına karşı tavır alması Bush’un sürdürmeye çalıştığı ABD hegemonyasını ne kadar yanlış yöntemlerle kurmaya çalıştığını kanıtlar nitelikte. Ayrıca Bush döneminde ABD ekonomisinin içine düştüğü ekonomik kriz ve ABD’de yıllardır çözülememiş ayrımcılık sorunu, küresel meşruiyet krizine bir de ülke içindeki hegemonik krizi eklemiştir. Özellikle 2008 yılında başlayan küresel ekonomik kriz, ABD’nin birçok köklü şirketinin sonunu getirmiş, milyonlarca kişi işsiz kalmıştır. 1929 Buhranı’ndan bu yana ABD’nin yaşadığı bu en büyük ekonomik krizde, Bush’un az önce bahsettiğimiz emperyal dış politikasının büyük etkisi olmuştur.Bu dönemde sürekli olarak artan askeri harcamalar, ABD ekonomisinde önemli bir sorun teşkil etmiştir. Dolayısıyla başarısız dış politikanın hem dünya siyasetinde hem de ABD vatandaşlarına karşı ABD hegemonyasının zayıflamasına sebep olduğu rahatlıkla görülebilmektedir. Diğer yandan ayrımcılık ABD’nin hala en önemli sorunlarından birini teşkil etmektedir. ABD’nin siyah kökenli vatandaşlarının hak mücadelelerinde sembol bir isim haline gelen Rosa Parks’ın otobüste bir beyaz Amerikalıya yer vermediği için tutuklanması hadisesi 1 Aralık 1955’te yaşanmıştır, yani daha elli küsur yıllık bir geçmişi vardır. Martin Luther King tarihe geçen “Bir rüyam var” (I have a dream) cümlesiyle başlayan konuşmasını yapalı neredeyse elli yıl olmuştur, ancak bugün ABD’de ayrımcılığın sona erdiğini iddia etmek ne yazık ki hala mümkün değildir.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )
|
|
|
Solun Bir Kısmı Fena Çuvalladı |
|
|
|
Yazar Burak Başkan
|
|
Çarşamba, 13 Ağustos 2008 |
|

Ergenekon davasında solun bir kısmı fena halde çuvalladı. Bu yazıda özellikle “bir kısmı” ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü Ergenekon Davası sürecinde blok halinde aynı tepkiyi veren tek bir soldan bahsedemiyoruz. Birçok konuda olduğu gibi bu dava sürecinde de sol kendi içinde ciddi görüş ayrılıkları yaşamakta. Ana hatlarıyla solda Ergenekon Davası ile ilgili üç farklı duruş ortaya çıkmakta. Bu duruşlardan ilki, ÖDP genel başkanı Ufuk Uras’ın başını çektiği son derece sağduyulu ve gerçeklerin açığa çıkması için çaba gösteren kesim. İkinci kesim ise sosyalist Birgün Gazetesi’nin sayfalarını karıştırdığımızda gördüğümüz “Bu egemenlerin savaşı, biz burada taraf olmayalım!” duruşu. Üçüncü kesim ise Ergenekon avukatlığına soyunan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın başını çektiği grup. Bu dava sürecinde ÖDP’li olan ya da olmayan herkesin takdirini kazanan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, diğer sol akımlara demokrasi dersi verir nitelikte hareket ediyor. ÖDP Genel Başkanı Sayın Ufuk Uras birçok konuşmasında otoriter cumhuriyetin, demokratik cumhuriyete dönüşmesinin zorunluluğuna dikkat çekiyor. Ayrıca Türkiye’nin yakın tarihindeki darbe girişimlerinin ortaya çıkması için mecliste komisyon kurulmasını talep etmesi de son derece kayda değer bir hamle. Ufuk Uras solun bu dava sürecinde alması gereken pozisyonu şu şekilde açıklıyor: “Sol, özgürlük, eşitlik demek, demokrasiden yana olmak demek. Hem darbecileri destekleyelim hem de solculuk yapalım, böyle bir şey yok. Bazı parti yöneticilerinin darbe günlüklerinde bahsedilen gizli görüşmelere katılması çok önemli. Sayın Baykal ona buna cevap yetiştirmek yerine bu darbe toplantılarında kendi vekilleri ne arıyordu, bunun yanıtını versin.” Ergenekon Davası sürecinde sağduyusuyla hareket eden ve sadece kendi yandaşları için değil herkes için demokrasi istediğini bir kez daha kanıtlayan Ufuk Uras’ı tebrik etmek gerekiyor. Keşke tüm sol görüşlüler Sayın Uras’tan birazcık ders alabilse. Aslında bu dava sürecinde “tarafsız kalalım”cı sosyalistlerin de kısmen çuvalladığını söyleyebiliriz. Ancak yazının başında bahsettiğimiz çuvallayan soldan bu kesimi kastetmiyoruz. Sayın Murat Belge köşe yazılarında solun bu “tarafsız kalalım”cı kesimiyle ilgili kendisine son derece katıldığım ciddi eleştirilerde bulundu.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 12 Ağustos 2008 )
|
|
|
Gözlerinden Ateş Çıkaran Adamın Hikayesi |
|
|
|
Yazar Burak Başkan *
|
|
Çarşamba, 09 Temmuz 2008 |
|
Bu gözlerinden ateş çıkaran adamın hikâyesidir. Geçer köşesine gözlerinden ateş çıkaran adam ve başlar konuşmaya: Kendi gibi düşünmeyenlere kin kusarak başlar söze. Onun gibi düşünmeyenler sallandırılmalıdır Taksim'de. Onun gibi düşünmeyen iktidarlar yıkılmalı, onun istediği kişiler iktidar olana kadar seçimler yenilenmelidir. Onun desteklediği partiyi desteklemeyenler bilinçsiz, cahil, bir şey bilmezdir. Onun sevmediği iktidarlar indirilmeyi hak etmiştir mutlaka. Değişmez doğrunun değişmez belirleyicisi mutlaka odur. Hakkın, hukukun, demokrasinin, bireylerin seçme hakkının ne önemi var ki, yeter ki gözlerinden ateş çıkan adamın istediği olsun. Onun istediği gibi giyinmeyenlerin tamamı irticacı, onun düşündüğü gibi düşünmeyenlerin tamamı ulusal bir tehdittir.
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
|
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 10 - 13 Toplam: 13 |