İktidarın kavramları (2):

  • Can Beysanoğlu
  • 26 Eylül 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Yeni politik söylemin içerisindeki egemen sınıf tasviri, "beyaz Türk" tabirinde ifadesini buldu. "Beyaz Türk", tanımı titizlikle yapılmış bir kavram değil; dört bası mamur bir tanım yapmaktan ziyade içeriğini biraz muğlak bırakmak bu kavramı kullananların da işine geliyor. Bu sayede anonim bir nefret objesi olarak '"beyaz Türk" epey kullanışlı bir hüviyet kazanıyor.
Sınıf savaşının doğal sonucu devrim ve eski rejimin bütün unsurlarının tasgiyesi ise, bu uğurda şeytanlaştırılması gereken kitlelere ihtiyaç vardır. Böylece "devrimciler" hükmettikleri yığınları motive edecek, onlara somut bir hedef gösterecek, seferberlik ruhu aşılayacaktır. "Beyaz Türk", başımıza gelen bütün kötülüklerin faili olarak öne çıkartılırken, eski rejimin onunla özdeşleştirilmesi de gerekiyordu: Eski rejimin yıkılması, onun egemen sınıfının da yerinden edilerek tasfiyesi anlamına gelecekti.

Bu bağlamda "beyaz Türk" çoğu zaman CHP'ye oy veren seçmen tabanını, kimi zaman onun da ötesinde, dindar Sünni olmayan toplum kesimlerini hedef alan bir kalıp olarak geliştirildi. Bu söyleme göre "Beyaz Türk", "milletin öz değerlerine" yabancıydı, esasen devlet tarafından üretilmiş yapay bir sınıftı o; şayet tarih kendi doğal yatağında aksaydı böyle bir sınıf asla zuhur etmeyecekti bile, ama Batılı emperyalistler Türkiye gibi Müslüman milletleri sömürmek için ulusçuluk ve laiklik belâsını üstümüze yollayarak, içeride böyle yapay bir egemen sınıf yaratarak Müslüman-Türk milletini kontrol altına aldılar, kuşattılar, yoksunlaştırdılar ve "hakkı olan" devlet iktidarını gaspettiler.

Hem milliyetçilerin hem muhafazakârların sıklıkla kullandığı bir tabir vardır: "Sırça köşklerinde oturarak Boğaz'a karşı viski yudumlayanlar"... Bu ifadede yer bulan her bir kelimenin gönderme yaptığı bir ideolojik bağlam sözkonusu: "Sırça köşk" vurgusu, elitin toplumdan kopukluğunu mesele haline getiren popülist bir söz öbeğidir. "Viski", halkın sorunlarına kendisini vakfetmesi gereken elitlerin, böyle yapmak yerine kendi zevklerinin peşine düştüklerini, böylelikle elit olmanın sorumluluğunu yerine getirmedikleri gibi toplumun sırtına yük olduklarını anlatır. "Boğaz"a yapılan vurgu ise elitlerin, ülkenin en tatlı imkânlarına el koyduğunu, halkı bunlardan yoksun bıraktığını betimler.

İslamcılık bu noktada, elit olmanın yüklediği görevlerden kaçınan "içimizdeki İrlandalı" yerli elit tabakanın tasfiye olmasını, onun yerine milletiyle bütünleşmiş, onu yükseltme ve yüceltme vazifesini üstlenmiş "gerçek" aydınların, "seçkin olmayan seçkinlerin", "milletin hakikî evlâtlarının" egemenlik mevkiine el koymasını amaçlar. İslamcı tez, "beyaz Türk"ü klasik Kemalist aydından daha aşağı bir pozisyonda konumlandırır: "Beyaz Türk", Kemalist bürokrat seçkinlerin daha yozlaşmış bir uzantısıdır. "Milletine" bir şeyler verme kaygısı gütmez, sadece milletinden "alır". Milletin sırtına yapışmış bir tür kımıl zararlısı, asalaktır o.

Yeni politik söylem buna ek olarak "beyaz Türklerin", içinde bulunulan devrim sürecinde giderek duygusallaştığı, içine kapandığı, "millet"ten büsbütün koptuğu ve ondan nefret eder hale geldiği, iktidarı kaybetmenin verdiği hınçla irrasyonelleştiği iddiasını piyasaya sürdü. Bu iddianın sahibinin "beyaz Türk" kökenden gelen kalemşörlerden oluşması tesadüf değildir: AKP medyasında "itirafçı" rolü üstlenen bu kimseler, içlerinden kopup geldikleri muhitin ne kadar kof, kötücül, aşağılık olduğunu mütedeyyin kitlelere müjdeleyerek, bu dejenere egemwn sınıfın çöküşünün yakın olduğunu söyleyerek AKP'lilerin içini ferahlatmak misyonunu üstlendiler. Söyledikleri şeyleri İslamcı bir yazar söylese fazla dikkate alınmayabilirdi, zira "karşı mahalle"nin içyüzünü onlar bilemezlerdi; oysa bu bahsettiğim mülteci itirafçılar, iltica etmeden evvel yaşadıkları muhiti tanıma avantajına sahiptiler. Bu durum, onların İslamî mahallede el üstünde tutulmaları için yeterli sebepti. "Doğru yolu bulan", "beyaz muhitin çürümüşlüğüne katlanamayarak 'devrim' saflarına katılan" mültecilere ikbâl kapısı ardına kadar açıktı.

Sonuç olarak, her devrim anlatısı, bir devrilene ihtiyaç duyar. Yoksa da yaratır. "Beyaz Türk" imgesi bizatihi ona düşmanlık güdenler tarafından yaratılıp piyasaya sürüldü, "eski rejimin" bütün fenalıklarıyla özdeş görüldü. Toplumun ana çelişkisinin "Batıcı elit" ile "mütedeyyin millet" arasında cereyan ettiği iddiası, kültürel farklılıkların siyasal anlam kazanmasına neden oldu. Ayrıca AKP'ye ve temsil ettiği değerlere yöneltilen her eleştiri sahibi, "beyaz Türk" olmakla suçlanıp eski rejimi özlemekle itham edilirken, eski rejime mesafeli hatta basbayağı uzak duran insanların eleştirileri de el çabukluğuyla kişiselleştirildi, bu eleştirileri yapanlar "sınıflarına geri dönüş yapmakla" mimlendi. Bu, her türden eleştirinin itibarsızlaştırılmasını amaçlayan bir kurnazlıktan başka bir şey değil tabii ki. Sınıf savaşı söylemine sımsıkı sarılan bu militanlar, herkesten savaşın yüklediği mesuliyet doğrultusunda "düşmanı" sevindirecek hareketler yapmamakla tembihlendi; devrimci cephenin otoritesini ve hiyerarşik disiplinini bozacak her etken ve her kişi "ihanet"le eşdeğer görüldü. Kayıtsız şartsız itaat etmemek, "zaten onlar dindar değil, bu yüzden 'Müslümanların yaptığı devrim'i hazmedemezler" denerek "beyaz Türk ihanetiyle" suçlandı.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi