İktidarın kavramları (1): Sınıf savaşı ve devrim

  • Can Beysanoğlu
  • 02 Eylül 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

AKP iktidara geldiğinde, bu yeni durumun objektif biçimde sosyolojik açıklamasını yapmak için iktidara yakın aydınlar klasik merkez-çevre teorisine başvurdu. Buna göre AKP, siyasal ve kültürel merkezden dışlanmış yığınların, siyaset yaparak toplumsal zeminlerini güçlendirmek suretiyle merkeze doğru yürümelerini ve merkezi çoğulculaştırarak yeniden tanımlamalarını temsil ediyordu. "Muhafazakâr demokrasi"yi merkez-çevre dikotomisi üzerinden açıklama gayreti uzun yıllar boyunca devam etti. Fakat özellikle 2010-11 yıllarından itibaren AKP'nin siyasal gücünü konsolide etmesi, askerin politik gücünü kırması gibi gelişmeler sonrasında bu teori, iktidar çevrelerinde giderek cazibesini yitirmeye başladı. Atatürkçülük üzerinden meşruiyet referansı kazanan siyaset geleneği dağılmış, sıra "yeni"yi kurmaya gelmişti. Bu noktada artık "inşacı" AKP'yi tanımlayacak ve misyonunu meşrulaştıracak yeni ideolojik bir zemine ihtiyaç duyuluyordu.

Politik söylemler, toplumsal mücadelelerde sadece içerikleriyle değil işlevleriyle de önem taşır. Bir söylemin piyasaya sürülmesi, onu piyasaya sürenlerin illâ o söylemin muhtevasını benimsemesini gerektirmez; bir meşruiyet temeli oluşturmak için işlevsel olarak fayda sağlayacak söylemler de çoğu zaman onun içeriğini benimsemeyenler tarafından kullanılırlar. Günümüzde "demokrasi" böyle bir söylemdir: İçini nasıl doldurduğunuz, nasıl tarif ettiğiniz ikinci plandadır; "demokrasi" söylemi işlevsel yararı açısından siyasî rakiplerinizin önüne geçme, onu meşruiyet sınırının dışına itme noktasında oldukça kullanışlıdır.

AKP'nin yeni politik söylemine en büyük ideolojik cephanelik, Marksist tandanslı kavramlardan geldi. Böyle olmasının kuşkusuz bazı sebepleri var: (1) Marksizmin tamamının veya çeşitli unsurlarının sosyal bilimlerdeki ağırlığı, (2) Gerek AKP cephesinde, gerekse karşıt cephede bol miktarda Marksist kökenli aydının bulunması; dolayısıyla iki cephenin ideolojik hegemonya mücadelesinde birbirlerine üstünlük kurma aracı olarak yine birbirleri nezdinde karşılık bulabilecekleri kavramlardan yararlanması, (3) AKP'nin iktidar konsolidasyonu sonrasında liberal aydınların çoğunun iktidara artık eleştirel bakma zamanının geldiğini düşünmesi; bundan doğan boşluğu devletçi-kolektivist fikirlerin doldurması, (4) İslamcılığın pek çok kavram ve söyleminin işbu Marksist tandanslı tezlerle bağdaşması.

Yeni politik söylem bu şartlar altında aşama aşama üretildi; yer yer güncellendi, geliştirildi. Sonunda iktidar cephesinin ve medyadaki bir kısım kalemşörlerin kullanımına hazır bir cephanelik olarak temayüz etti. Bu yeni söylemin ana hatlarını şöyle sıralayabiliriz: (1) Türkiye toplumunda bir sınıf savaşı vardır; bu savaş, "beyaz Türk" egemen sıniof ile "mütedeyyin mazlum" ezilen sınıf ("millet") arasındadır. (2) Kemalist devlet, egemen sınıfın tahakküm aracıdır. (3) Egemen sınıfın ezilen sınıf üzerindeki tahakkümü sadece siyasal değil aynı zamanda ekonomik ve kültüreldir: Ekonomik bakımdan, "Anadolu"nun kaynaklarını sömürmekte, kültürel bakımdan ise Müslüman-Türk "öz" kültürünü Batıcılıkla ikâme ederek zihinsel kolonyalizm ifa etmektedir. (4) Bu egemen sınıf, aynı zamanda "komprador"dur. Yabancı güçlerin (emperyalizmin) yerli acentalığını yapar. Hatta bu sınıf, doğrudan emperyalistlerin çabalarıyla üretilmiş yapay bir sınıftır. Cumhuriyet, böyle bir egemen sınıf imâl edip Müslüman-Türk milletine tahakküm etsin diye bizzat emperyalistler tarafından kurdurulmuştur. (5) İçinde bulunulan sınıf savaşı, egemen sınıfın yenilmesiyle ve ezilen sınıfın devlet iktidarını ele geçirmesiyle sonuçlanmalıdır. Devlet, kendisini kullanan sınıfın gayesine göre biçim alır. Eğer "millet" devleti ele geçirirse, devlet bu durumda "millet"ine hizmet eden bir aygıta dönüşecektir. (6) Sınıf savaşı koşullarında uzlaşmacılığa veya diyaloğa yanaşmak çok risklidir; egemen sınıfın hile ve kurnazlıkla yeniden "millet"i bastırmasına yol açabilir. O halde radikal olunmalı, egemen sınıfın toplumsal varlığını bütün veçheleriyle silene, eski rejimi tasfiye edip yeni rejimi kurana kadar savaş bilincinin aşınmasına izin verilmemelidir. Bu noktada, iç örgütlenmesin merkeziyetçi ve hiyerarşik olması, teyakkuz ruhunun canlı tutulması, liderin etrafında disiplinle bütünleşilmesi çok önemlidir.

Bu yeni politik söylemin İslamcılıkla örtüştüğü noktalar, onun AKP saflarında bu kadar kolay benimsenmesine yardım etti. İslamcılık hâlihazırda "milletin öz evlâtları"nın elinden "Batıcı azınlık" tarafından gaspedilmiş devlet iktidarının arkasından ağıt yakıyor, "mütedeyyin millet"ile "Batıcı azınlık" arasındaki kültürel çelişki üzerinden söylemini kuruyor, bu "Batıcı azınlığın" das Hıristiyan Batı medeniyetinin içimizdeki acentalığını, "Truva atı"lığını yaptığını öne sürüyordu. Ana-akım İslamcılara göre de çare devletle milletin bütünleşmesiydi; bunun yolu ise "millet"in zaten kendisine ait olan iktidarı ya içeriden (bürokraside örgütlenerek) kuşatmaktan, ya da seçimler yoluyla yönetimi devralmaktan geçiyordu. Bu noktada Marksist tandanslı yeni söylem, klasik İslamcı tezlere bir doz ekonomi-politik enjekte etti.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi