İki arada bir derede: Kural mı sonuç mu?

  • Ahmet Altundal
  • 13 Aralık 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Birkaç ay öncesine kadar bireysel hakları temellendirirken sonuçsalcı / faydacı yöntemi takip ediyordum. Zira hakların müstakil ve kendiliğinden bir doğruluğa sahip olduğu fikri kulağa pek gerçekçi gelmiyordu. Bu noktada birkaç sorun vardı.

Birinci sorun ilkelerin gerçeklikle olan ilişkisi hakkındaydı. Hakların temeli olan ilkeler kendiliğinden doğruluğa sahipse bahsettiğimiz doğruluğun referans noktası nerededir? Zihnimizin içinde mi? Dış dünyada mı? Veyahut Tanrı mıydı bu haklara ayrı bir hakikatlik bahşeden? Doğruluk ve yanlışlık arasında bir çizgi olmalıydı ve biz de o çizgiyi aşıp aşmadığımızı bilmeli ve buna göre eylemlerimizi şekillendirmeliydik. Ancak böyle bir çizginin varlığını gözlemleyemediğimiz için deontolojik yöntem geçersiz olmalıydı.  

İkinci sorun ise şuydu: "Neden özgürlük?" sorusuna cevap vermemizi sağlayan ilkelerin apaçık olduğunu varsaysak dahi, bu ilkeleri neden bir başka apaçık ilkeye tercih edelim? Zira insanların tutkuları özgürlükle sınırlı değildir. Güvenlik ve hayatta kalmak gibi tutkularımızı neden özgürlüğe nazaran daha az tercih edelim? Güvenlik ve özgürlük arasında direkt bir çelişki olduğunu iddia etmiyorum kuşkusuz; ancak güvenliği garantilemek için özgürlükten belirli oranda feragat ettiğimiz görülmemiş bir vaka değildir.  Bu ikisinin çelişmeye eğilimli olduğu hangi noktada bir diğerinden az da olsa taviz verebiliriz? Bu konuda tartışmasız öncüller ortaya koyan kategorik anlayış sorularıma cevap veremiyor gibi duruyordu.

Gelgelelim, faydacı anlayışın bu sorunlara bir yere kadar önerdiği çözümler yine de yeterli değildi. Yeterli olmaması ise deontolojiye karşıt olarak sunduğu yöntemle değil, özünde bu sorunları çözmekte deontolojik yöntemle eşit derecede başarısız olmasıyla ilişkiliydi. 

Eşit derecede başarısız olmasının sebebi, deontoloji ve faydacılık arasında bir uçurum bulunmaması. Faydacılığın esas aldığı kavram çok basit ve sağduyumuza hitap eder gibi görünmektedir: Mutluluk. Bu kadar apaçık ve tartışılmaz bir kavram sorunları çözmekte nasıl başarısız olabilir ki? İnsanlar haz almak ister, acıdan ise kaçar. Bu formül, ilk başta sihirli bir değnek gibi duruyor.

Ancak mutluluğumuzu temin edeceğimiz araçları sorguladığımızda soru işaretleri birden çoğalmaya başlıyor. Bu durumda "hangi araç?" sorusuna vereceğimiz cevaplar mutlak bir rölativizmin dalgalı sularında bırakmamalı. Amacımız belli: Bireysel hakları temellendirmek. Özgürlüğü yüceltmek. Yaşam tarzımıza, mülkiyet hakkımıza, bedenimize ve sözlerimize müdahaleyi lanetlememizi sağlayacak bir prensipler bütününü sağlamlaştırmak. Bunu yaparken de güvenlik gibi diğer tutkularımızdan da tamamen feragat etmemek ve bütün bunlar arasında bir denge kurmak.     

Bütün bunları yapabilmek için yine bir ilkeden hareket ettiğimize dikkat çekmek istiyorum. Faydacı her ne kadar sonuçları gözetiyor gibi görünüyorsa da, aslında o da belirli bir ilkeden hareket eder fakat etmiyormuş gibi yapar. Amaç bu ilkenin maksimizasyonudur. Mutluluk ve fayda anahtar kavramlar gibi dursa da, mutluluğumuzu temin edeceğimiz araçlar sabit kalmak zorunda olacağı için faydacı liberallerin da temel aldığı bir ilke vardır. Aksi halde, mutluluğu farklı yerlerde aramak da meşrulaşırdı. Örneğin insanların çoğunluğunun sayesinde mutlu olacağına inandığı totaliter bir yönetimi bir faydacı tasvip edebilir mi? Elbette bu düşünülemez bile. O halde, faydacıların da katı anlamda olmasa bile inandığı ilkeler vardır. Kısacası hiçbir zaman yeteri kadar "sonuçsalcı" olamayız.

Bir faydacıya inandığı bu ilkelerin kaynağını sorduğumuzda yeterli cevabı alamayız. Deontolojik yöntemi dogmatik olmakla itham eden bir faydacı, kategorik doğruların varlığını kabul etmekte zorlanacaktır. Deontoloji, ilkelerin kaynağını vermekte her ne kadar sessiz kalsa da faydacılık da bu konuda sanıldığı kadar başarılı olmayabilir.

Kategorik doğrular konusunda faydacıların sığındığı alanlar da var kuşkusuz. Bunlardan en önemlisi “kural faydacılığı”. İlkelerimizden öyle taviz vermemeliyiz, onlara öyle sadık bir şekilde bağlanmalıyız ki, sanki bağımsız birer doğruymuş gibi muamele etmeliyiz. Kural neyse her durumda ona uymalıyız. Sözgelimi A eyleminden zarar göreceğimizi bildiğimiz halde onu yine yapmalıyız. Zira her ne kadar o anlık bundan bir zarar görsek dahi, -söylenene göre- uzun vadede elde ettiğimiz fayda daha fazla olur. Bunun nedeni de kurala karşı çıkmanın uzun vadede bir tür alışkanlık yaratacağı varsayımıdır. Kural faydacılığı, o anlık yaşadığımız zararımızın, diğer vakalarda kuralı uygulamaktan kaynaklanan faydayla tazmin edilebileceği ve bunun da ötesinde ekstra mutluluk elde edebileceğimizi söyleyerek bizi teselli eder.

Buna karşılık “yarın” ne olacağı hakkında herhangi bir bilgi sahibi bile olmayan bir bireyin neden kendinin zarar göreceği bir eylemde bulunması gerektiği de tartışılması gereken noktalardan biri. Kural faydacılığı bu konuda bir çözüm getiremiyor.   

Bir başka sorun da klasik anlamda faydacılığın o kadar da faydacı olmaması. Çoğunluğun mutluluğunun artmasını amaçlayan bir çözüm önerisi, ister istemez altından kalkmaya çalıştığı eleştirilerin kendisine hedef olacaktır. Neden çoğunluluğun mutluluğu? Çoğunluğun mutluluğunu artırmak için “mutluluğun yeniden dağıtımı” gibi bir yöntem gerekecektir. Bir kişinin mutluluğundan alıp diğerine vermektir bu.

Hiçbir bireyin diğeri için feda edilemeyeceğini bir aksiyom olarak kabul ediyorsak, bunu meşrulaştırmamız çok zorlaşır. Böyle bir aksiyom kabul etmiyorsak da bireyci olamayız. Toplum, bireylerin bir toplamıdır, müstakil bir gerçekliğe sahip değildir. “Çoğunluğun mutluluğu”nu ilke olarak bellediğimizde ise toplumu organik bir bütün olarak kabul etmemiz gerekir. Bunu kabul edersek de totalitarizme kayarız.  

Faydacılık, deontolojiyi dogmatik bulduğunu söylemişti. Ancak aynı dogmatizme faydacılıkta da karşılaşmak mümkün. Farz edelim, yaptığım bir eylem benim çıkarıma oldukça aykırı, ancak toplumun genelinin çıkarlarını maksimize edecek. Bu eylemde bulunmamı gerektirecek rasyonel bir sebep var mı? Neden toplum uğruna kendi çıkarlarımdan vazgeçmeliyim? Bunlar cevaplanması zor sorular.

Bütün bunlara rağmen, faydacılığın tamamen yabana atılır bir fikir olduğunu söylemek yine de mümkün değil. Bir deontolojist bile tali ayrımlar söz konusu olduğunda faydacılığı uygulamak zorunda kalır. İki ilke arasında kalan bir deontolojist ne yapabilir? Bu iki ilkeden birini seçmeye zorlayacak tek ölçü fayda olabilir. Aksi halde bu seçim tamamen keyfi olacaktır. Ahlaki üst kategorilerden emin olan bir deontolojist, ince ayrımlara gelince fayda ölçüsünü kullanmak zorunda kalır.   

Bu umutsuz manzaranın altından kalkmak kolay görünmüyor. Yine de bu iki tarafın da eksikliklerini ayırdığımızda elimizde bir hüküm kalır: İlkelerimiz vardır. İlkelerimizin bir şekilde var olması bir başlangıç için umut olabilir. İlkelerimiz var ise bu ilkelerimizin neden var olduğundan ziyade var olduklarına dikkat çekmek daha doğrudur. İlkeler apaçık önümüzde durmaktadır ve sezgilerimizle onları bilebilmekteyiz. Faydacılık, haklarımızı bilmemizi sağlayan ahlaki sezgilerimizi yeterince tatmin edemez. Zira ahlaki sezgilerimizin getirilerinin her daim bildiğimiz anlamda faydalı olduğunu söylemek çok zor. Bir adada iki kişinin bulunduğunu düşünün. Tanrı’nın bile unuttuğu bu ıssız adada, bir kişinin diğerinin haklarını gasp etmesini gayrimeşrulaştıracak bir neden bulamayız. Robinson Crusoe, Cuma’yı öldürseydi bir faydacı bunun neden yanlış olduğunu bize anlatamazdı; çünkü geride bir kişinin yaşam hakkının gasp edilmesinın olumsuz etkilerinin dalgalar halinde yayılacağı bir toplum yoktur.

Daha somutlaştırmak gerekirse, toplumda haklarını savunamayacak durumdaki özneler haklarından tamamen mahrum hale gelirlerdi. Bebeklerin, zihinsel engellilerin ve diğer iradesiz veya kısmi iradeye sahip öznelerin haklarını gasp etmek meşruiyet açısından herhangi bir problem yaratmazdı. Zira ne de olsa, onların haklarının ellerinden alınması, toplumdaki rasyonel öznelerin haklarından bir şey eksiltmezdi.

Bunun sezgilerimizle bağdaşır hiçbir yanı yok. Öte yandan mutlak deontoloji de ilk başta bahsedilen sorulara yeterli cevabı veremiyor. Bu durumu nasıl çözebiliriz?

Öncelikle şunu bir daha hatırlamalıyız: İlkelerimiz vardır. Sonucunda faydanın bilinen anlamını elde edecek olsak dahi yapamayacağımız eylemler vardır.

Ancak seçtiğimiz bir ilkeyi biricikleştirmenin de hiçbir kabul edilebilir yanı yoktur. Şartlar bizi bir seçim yapmaya zorladığında yapacağımızın ikna edici bir temeli olmalı ve seçimimiz kendimizi öncesinde endoktrine etmişliğimizin sonucu olmamalıdır. Endoktrinasyon, bizi yapay bir alana götürür. Bu yöntem ilkesellik bakımından deontolojik, ilkeler konusunda “tekçi” olmadığı için de ılımlı bir karaktere sahiptir. Bir doğru çoğu zaman önümüzdedir ama birçok zaman da değildir. Önümüzde olmayan zamanlarda, önümüzde olan zamanlarda ne yaptığımızı ölçü alırız. Zaten doğal yönelimimiz de bu şekilde ılımlı bir ilkeselliktir.

Cuma’yı öldürme hakkımız yoktur; çünkü bir kişiyi öldürmemizin yanlış olduğu gerçeği, okların yarın bize çevrilebileceği ihtimalinden kaynaklanmaz; basit bir şekilde her bireyin yaşam hakkına sahip olmasından ileri gelir. Aksi yöndeki bütün argümanlar toplumdaki özneleri araçsallaştırır, doğruların çevresinden dolaşır ama bize hiçbir zaman doğrunun kendisini aktarmaz. En önemlisi ise bireyciliği tahrip eder. Çünkü hiçbir birey, diğerine kurban edilemez. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi