Yolsuzluk operasyonu mu darbe girişimi mi? (2)

  • Faruk Saim Akhan
  • 24 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Bir önceki yazıda hükümet ve taraftarlarının, yolsuzluk soruşturmasının arkasında iddia ettikleri gibi karanlık kötü niyetli odaklar dahi olsa cevaplamaları gereken sorular olduğunu belirtmiştim. Bu noktada (her ne kadar operasyonun arkasında olduğuna dair nesnel ve somut bir bilgimiz olmasa da medyası ve temsil kabiliyeti olan kişiler yoluyla operasyonu destekleyen) cemaate birkaç soru sormak gerekmekte.

Tabiidir ki devleti yönetmek üzere meşru seçimlerle seçilen ve adli hesap verebilir olan, son soruşturmayla ciddi yolsuzluk suçlamalarına muhatap olan hükümete sorduklarımızdan farklı frekansta olacak sorular.

Öncelikle cemaatin operasyonun arkasında olduğuna dair bir "suçlama" ve bunu destekleyen "deliller" yok, genel kanı cemaatin operasyonu yönlendirdiği yönünde olsa da. Bir şeye çoğunluğun inanıyor olması onu hukuk önünde "doğru" yapmaz. Ancak toplumsal psikoloji bu iddianın muhatabı cemaate ahlaki sorumluluk yükler.

Ayrıca yolsuzluk operasyonun arkasında cemaat dahi olsa, soruşturmada geçen delillerin uydurma, haliyle suçlamaların iftira olduğuna dair bilgimiz de yok. Bu yönde bir belge ya da iddianın -muhataplarından güçlü bir yalanlama olsa bu yönde düşünebilirdik - iftira olduğunu kabul edebilirdik. O zaman tüm bu "darbe girişimi" feryatları anlamlı olurdu.

Şunu da eklemek gerekli. Son üç büyük soruşturmada (Ergenekon, Balyoz, ODATV) polis teşkilatının (cemaatçi polislerin değil, çürümüşlüğün ve hukuk tanımazlığın tüm omurgasını sardığı polis teşkilatının) hukuk tanımazlığına gittikçe artan dozda şahit olduk. Davalar temelde haklı olsa bile yapılan hukuksuzluklar kamu vicdanında davalara olan desteğe tereddütler ekledi. Gelinen noktada emniyet teşkilatının eliyle yürüyen bir soruşturmanın %100 sağlıklı yürütüldüğüne kefil olmak makul değil.

Yolsuzluk soruşturması cemaatin sivil alanda aldığı problemli pozisyonda bir kilometre taşı belki ama milat değil. Zira cemaat AKP iktidarı ile hiçbir baskı grubunun elde edemediği direkt etki-hatta yetkiyle donandı. (Kamuoyunda bu imaj tartışılmaz şekilde kabul edilmiştir.) Bu durum cemaate hukuken değilse de ahlaki bazı yükümlülükler yüklemekte. Yönetimde bu derece bir pay sahibi olmak bir tercih ise hesap verebilir olunmalıdır. Burada bahsettiğim şeffaflık değil, siyaseten yönetimde kapladığı yerin vatandaşlara karşı meşruiyet arayan bir hesap verebilirlik kanalı ile desteklenmesi gerekir. Hükümetle uzlaşı halinde iken bu, seçimler yoluyla dolaylı olarak hükümetin güvenoyu almasıyla, cemaatle işbirliğinde onaylanması anlamına geliyordu.

Ancak hükümetle çıkarlarının çatıştığı noktada cemaat kendi meşruiyet kaynaklarını üretmelidir. Kamuoyunu etkileyecek ve bu yolla hükümete geri adım attıracak hamleler, evet sivil alan içinde kayda değerdir ama baskı grubundan fazlası olma talebindeki cemaatin çatışma üzerinden çıkan siyasi krizde tavrını yine siyaset üzerinden alması gerekmektedir. Zira yolsuzluk operasyonunda görülen bürokrasi üzerinde alınan tavır meşruiyet kaynaklarından yoksundur, sürdürülebilir değildir.

Devletin kademelerinde devleti yönetenlerin suçlarını açığa çıkaracak ayrılıklar demokrasinin hayrınadır. Ancak bir taraf siyaseten aldığı yetkinin yanında siyasi sorumluluklarını da alırken diğer tarafın bürokrasi kanalı ile seçilmiş otoriteyle mücadelesi (görüntüde de olsa) problemlidir. Bürokratlar seçilmişlerin hukuk ve meşruiyet sınırları içindeki politikalarını uygulamak için vardır. Hukuk dışına çıkılan alanlarda konuyu tabii ki yargıya taşımak her dürüst bürokratın görevidir. Ancak kamuoyunda bu bürokratların bir hizbi temsilen mücadele ettiği görüntüsü varsa bu, devletin temizlenmesi önünde engel olabilir, hükümete sağlam bir mazeret üretebilir. Çünkü ortaya çıkan siyasi krizde doğruyu sahiplenebilecek, yani soruşturmaya toplumsal desteği siyasi alana çekebilecek bir siyasi aktör bulunmamaktadır. Bürokrat ve devlet memurlarının böyle bir yetisi yoktur.

Geldiğimiz noktada siyasi krizi sonuç veren yolsuzluk soruşturmasının ihtiyacı olan toplumsal desteği siyasi alana çekebilecek potansiyele ve sicile sahip olan ve oy ile sınanabilecek bir siyasi temsilciye ihtiyacı vardır. (Bu, suçlamaların geçerli olması için şart değildir, bahsettiğim soruşturmanın hukuki yönü değil, toplumsal karşılığı.)

Cemaat medyası ve temsil kabiliyeti olan kişiler üzerinden bu siyasi krizde bürokrasi ve yargıdan çözüm beklemekte, uzun vadede bu tavır siyasi alanı daraltan bir kırılmaya ya da daha kötüsü kuvvetler ayrılığının zayıflamasına yol açabilir. Cemaat artık bu işi siyaseten çözmenin bir aktörü olmalıdır. Buradan “siyasi parti kurmalıdır”a varmayacağım. Dolaylı yoldan da olsa bu siyasi kriz siyasi alandaki aktörlerle, toplumsal desteği soruşturmaya çekecek hamlelerle hukukun üstünlüğü sağlamak üzere çözme iradesi göstermelidir.

Bu irade üç yolla gösterilebilir.
1. Cemaat bir siyasi uzantı oluşturur ve siyasi alanda temsil edilir.
2. Mevcutlar arasında AKP dışındaki siyasi aktörlerden biriye baskı grubu-siyasi aktör ilişkisi kurabilir.
3. Siyasi alanı boykot ederek siyasi ağırlığını sınayabilir.

Bunlar dışında bürokratların inisiyatifine meşruiyet arama çabası uzun vadede toplumun seçilmişlerden yana tavır almasıyla boşa çıkacak, bu halde ciddi suçlamalar da yargının ilgi alanı dışına çıkarılabilecektir. Siyasi yönü bu kadar baskın olan bir soruşturmada siyasi alana toplumsal desteğin çekilmesi hayati önemdedir. Mademki cemaat yolsuzlukların açığa çıkarılması yönünde böyle güçlü bir irade gösterdi ve siyasi krizin alenen bir aktörü oldu, çözümün de aktörü olmaktan kaçmamalıdır.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi