Yerel seçimler

  • Kubilay Atlay
  • 27 Mart 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Benim siyasi algılarım biraz erken açıldı. Bu benim tercihim değildi, ama Star TV’nin yayınladığı ilk Irak harekâtını canlı izledim. Kardak kayalıkları krizi ile ilgili defter tutmuştum. Özal’ın “İcraatın İçinden” programlarını ciddi ciddi oturup dinlerdim.  Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez önce gazetelerin dağıttığı birkaç ansiklopediyi baştan sona hatmetmiş, sonra da defterden koparttığım sayfalara elle yazarak çoğalttığım gazetelerimi etrafa satmaya başlamıştım. 1995 genel seçimlerinde oy veremiyor olmamı protesto ettiğim için çıkarttığım gazeteleri satamayınca hepsini dedeme yarım kıymalı karşılığı satışımı, onun da hiç okuma zahmetine girmeden fırına atışını hatırlıyorum. Dedeme sonra da “dede, ANAP ikinci parti çıktı ama DYP ondan çok milletvekili çıkarttı bu haksızlık değil mi?” dediğimde de ağır Burdur şivesiyle “Devlet deniz demeyen domuz” diyerek başından savmıştı.

Sonrasında siyaset ile, yakın zamanlarda da siyaset bilimi ile çok içli dışlı olmama rağmen ne seçimlere girdim, ne de doğru düzgün oy verebildim. Şimdi, çok yakınında olduğumuz ve yerin göğün inlediği, kasetlerin tapelerin, hakaretlerin ve hınçların ortalığa serildiği bir seçimin arefesinde kısa kısa bir şeyler yazmak ve eğer beni dikkate alan olursa, bir liberalin durması gereken yeri bir kere daha hatırlatmak istiyorum.

Öncelikle, bu seçim, bir yerel seçim. Bunu sadece “en nihayetinde muhtar seçiyoruz, abartmayın” demek için söylemiyorum. Bu seçimin bir tür referandum anlamına geldiğini söyleyenlerin işinin zorluğu için de söylüyorum. Bu seçimi referandum gibi görmek isteyenlerin iki kesim haline amacı belli: ilk kesim Ak Partinin aldığı oy düşük çıkarsa onu erken seçime zorlayıp iktidarı elde etmek istiyor, ikinci grup da yüksek çıkarsa halk desteğinin devam ettiği yolunda çıkarım yapıp hükümetin bugüne kadar yürüdüğü yolda devamı istiyor.

İyi de, kimin daha yüksek oy aldığını nasıl belirleyeceğiz? Alınan belediye sayılarına bakmak doğru olmayacaktır. Zira bu durumda Büyükşehirlere mi, İllere mi, ilçe ve beldelere mi bakacağız, bu net değil. Bu seçimde,

  • Büyükşehirler dışındaki köylerde köyde yaşayanlar muhtarlıktan başka bir de il genel meclisi üyeliği için,
  • Büyükşehirler dışındaki il ve ilçelerde yaşayanlar belediye başkanından başka il genel meclisi üyeliği, belediye meclis üyeliği için,
  • büyükşehirlerde yaşayanlar ise belediye başkanlıkları haricinde ilçe belediye meclis üyeliği için oy kullanacaklar.

Burada işler karışık yani. En akla yaktın olanı, Büyükşehirlerde belediye meclis üyeliği ile büyük şehir olmayan illerde il genel meclisi üyeliği için verilen oyları toplamak. Bunun sonucunda da bahsi geçen zahiri referandumu yorumlamak. Burada da iki sıkıntı var: Birincisi, bu şekilde hesaplanan oylar ne kadar gerçeği yansıtıyor? Bu bir yerel seçim ve iddia edilenin aksine bir çok insan oyunu yerel seçim olduğu düşüncesiyle verecekler. Yerel seçimlerde normalde esamesi okunmayan küçük partiler yereldeki bir küskün adayın partilerine girmesi neticesinde ciddi oy alabiliyorlar. Sağda Saadet Partisi ve Demokrat parti, Solda DSP halen bu şekilde varlıklarını koruyabilen bir parti. Ayrıca bu partiler dışında da adaylar ekseriyetle diğer partilerin de beğeneceği adaylardan seçiliyor. Bu şekilde de kaymalar olabilir.

İkinci sıkıntı da yorumlama safhasında. Ak Parti gelenek haline geldiği gibi %45 ve üstü oy alırsa evet bu zahiri referandumu düzgün bir biçimde yorumlayabiliriz ancak ya başka türlü olursa nasıl yorumlayacağız? Geçen yerel seçimdeki gibi bir sonucun (Ak Parti %39 CHP %23 MHP BDP %6 SP %5) çıktığını düşünelim. Bu ne demektir ki? Hiçbir şey. Ülkenin Cumhurbaşkanı, parlamentosu, anayasası var. Hiçbir şey değişmeyecektir. Ak Parti çok ciddi düşüş yaşasa da değişmeyecektir. Oyunun kuraları belli. Genel seçimler 2015 yılının yazında ve o zamana daha 16 ay var. Bu 16 ay boyunca ülkeyi yönetme hakkı parlamento çoğunluğuna sahip olan Ak Partide olacaktır. Eğer bir şekilde istifa etmek ve güven tazelemek isterse erken seçime gidebilir ama buna zorlanamaz. Bu arada tahminim Ak Partinin bu şekilde hesaplanacak bir ülke geneli oy oranlarında %40-45 bandından aşağıya düşmeyeceğidir (yukarı çıkması da beni şaşırtmaz). Parti, bu rakamı başarı sayacağını, ilan etmiştir. Hatta Parti genel başkanı birinci parti çıkmazlarsa partideki görevini bırakacağını açıklamıştır. Diğer parti liderlerinin böyle bir ilanı olmadığına göre Ak Partinin kendine güvendiğini ve yerel seçim sonuçlarının ülkenin merkezi siyasetine çok etkisinin olmayacağını varsayabiliriz.

Burada yazının başında bahsettiğim ikinci şeye, bir liberalin takınması gereken pozisyona geleceğim. Bir liberal iktidarda kimin olduğundan ziyade iktidar sisteminin bir checks & balances düzeni içerisinde denge ve düzeni olup olmadığına ve iktidardakinin şahsından bağımsız olarak onun yetkilerinin genişliğine bakar. Görebildiğim kadarıyla yerel seçimlerde partiler arasında bir dağıtma yarışı var. 1995 seçimlerinde ANAP ile Doğruyol partisinin adayları yerel kanala çıkıp “ben buğdayın tonunu 150 bin liradan alacağım, ben 160 bin liradan alacağım” diye kavgaya tutuşuşlardı. Türk sağının efsane ismi Demirel bir önceki Genel Seçimlerde “kim ne verirse 5 fazlası” diyerek diğer bütün adayları kilitlemişti. Şimdiki yarış da benzer şekilde gidiyor. Metrolar, Havaraylar, yollar, tüneller, teleferikleri 100 kilometre öteden gelen sular, burslar, yurtlar... Her aday ne kadar çok para harcayacağını, diğerinden daha çok harcayacağını ispata çalışır gibi. Hem de yerel yönetimlerin de devletin de girmesinin gereksiz olduğu yerlerde bile. Bir ile yüzme havuzu açmak, eğlence merkezi yapmak yerel olsun genel olsun, burs dağıtmak devletin görevi midir? Seçilirsek AVM yapacağız diye bile vaat var.

Ülkede benzinin litresi 5 lira. Bir arabayı Japon’un aldığının 2-3 misli fiyata satın alıyoruz vergilerden dolayı. Bununla ilgili tek bir kelam eden yok. Yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması talebini dile getiren tek bir aday görmedim. (Başka şekilde bir yetki artırımını ima eden BDP’nin özerklik ilanı vaadi hariç) Biraz bu yöne doğru gittiği için ufak tefek internete özgürlük sesleri duyulsa da bunu Sarıgül’ün “bütün İstanbul’a ücretsi wi-fi” vaadi bastırdı. Kimin parasıyla? Devletin, yani bizim paramızla.

Bence, bugün yerel seçimlerde takınılması gereken pozisyon, öncelikle sakin olmak; akabinde bunu bir tür referandum gibi görmek yerine bir yerel seçim olduğunun farkında olmak; tutulamayacak, tutulması durumunda da bize maliyeti çok yüksek olacak olan vaatlere kanmamaktır. Modern demokrasilerde ilke, yerel kararların yerele en yakın mercide alınmasıdır. Burdur’a ilişkin karar Ankara’dan değil Burdur’dan alınmalıdır. Tefenni’ye ilişkin karar da Burdur’dan değil Tefenni’den. Bunu vaat eden bir partiye / adaya oy vermek daha mantıklıdır.

Vergiler merkezi hükümet tarafından toplanıp sonra merkezi hükümetin kararları uyarınca illere ve ilçelere kaynak tahsisi yanlıştır. Yerel yönetimler vergiyi toplamalı, bu vergiden belli bir miktar payı merkezi hükümete aktarmalılardır. Yerel yönetimler bu sayede vergi oranlarını düşürmek (veya artırmak) vaadinde bulunabilirler, merkezi iktidara karşı da daha dik durabilir, daha güçlü olabilirler.

Bunları vadeden bir parti veya aday var mı bilmiyorum. Zaten bunları gerçekleştirme gücü de seçtiğimiz adaylarda olmayacak. O yüzden bu saydığım hususlarda karamsarım.

Son olarak iki şey ekleyip bitireyim istiyorum.

Birincisi, muhtarlık seçiminde aday olma prosedürünün olmaması ve partilerin aday gösterilememesi çok yanlıştır. Muhtarlar da bir adaylık prosedürüne tabi tutulmalı ve partiler muhtar adayı gösterebilmelidirler. “Parti üyesi muhtar” kavramının başlı başına bir devrim olacağını ve zaten bu yüzden Kemalist rejimin muhtarın partili olmamasını istediğini düşünüyorum. (Yeri gelmişken belirtelim, ülkenin kurucu yasalarından 1924 yılından kalma Köy Kanunu bir faciadır ve derhal değiştirilmelidir. Hükümet, büyükşehirlerde hiç köy bırakmayarak bu kanunun uygulama alanını oldukça daraltmakla doğru yapmıştır. Bir sonraki adım olan bütünşehir uygulamalarıyla sanırım köy kanunu tamamen uygulanamaz olacaktır. Bunu destekliyorum.)

İkincisi, bir kısım liberallerin yine kimi seçileceğine kafayı taktıklarını görüyorum ve bu beni çok üzüyor.  Zaten yerel seçimlerin ülkenin merkezi yönetimine direkt bir etkisi olmayacağını yukarıda yazdım. Bulundukları yer itibariyle hükümetin kalmasını (veya gitmesini) facia olarak gören ve oylarını bu minvalde kullanmayı seçen insanların olmasını anlamakla birlikte bunu bir liberalin yapmasını, hem de liberalizmin bunu gerektirdiğini iddia ederek yapmasını aklım almıyor. Kimin seçildiği önemlidir. Hem yerel seçimde, hem de merkezi seçimde. Ancak daha önemli olan seçilen kişinin güç ve yetkilerini sınırlandırılmış olup olmamasıdır. Bir partiye oy vermenin demokrasinin devamı için gereklilik olduğunu, diğer partilere oy verilmesinin demokrasiyi yıkmak olacağını iddia etmek diğer partilerin adaylarına haksızlıktır. Onlar da demokrasiye güvenip oy yoluyla il ve ilçe yönetimine talip olmuşlardır. Oy verme ve beğenmediği yönetimi değiştirme hakkını korumanın yegane yolu bunu yapmaya devam etmektir. Oyumuza sahip çıkmanın yolu vicdanımızı dinleyerek oy kullanmaktır.

Beni dileyeceklere tavsiyem, savaşa da girmesinler, kendilerine tatava yapmamalarını söyleyenlere de kulak vermesinler. Hiçbir seçim bir bas-geç seçimi değildir. Hiçbir seçimde de bir partiden başkasına oy verirsek darbecilere veya faşistlere veya teröristlere vb. oy vermiş olmayız. Oylarını muhtar- ilçe- il- büyükşehir adayları arasından özgürlüklerini en çok koruyacak, vatandaşları değil devleti yönetmeye talip olan, vaat ederken de izanlı davranan adaylara versinler. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi