Yaşar Kemal: Halkçılıktan sosyalizme

  • Can Beysanoğlu
  • 10 Mart 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Köy kökenli olup, bir kısmı Köy Enstitüleri'nde yetişen, bir kısmı ise Halkevleri'nde şekillenen yazarlardan hatırı sayılır kısmının ideolojik bakımdan sola yönelmesinin bir sebebi olmalı. Bu sebep, bu enstitülere muhalefet için uydurulmuş "buralar komünist yuvasıdır" safsatasıyla pek alâkalı değil. Şerif Mardin'in de işaret ettiği gibi, sola karşı üretilmiş argümanlar hümanizme ve evrenselciliğe komünizmin yan ürünü olarak bakıyor, bu yüzden bu değerlerin izine rastladığı her yerde komünizmin aynadaki aksını gördüğü zehabına kapılıyordu. Bu, kavramları yeterince bilmemekten kaynaklanan bir paranoya idi. Kavramların bilinmesinin hiç de "kullanışlı" olmadığı durumlar vardır: Komünistliğin fikir mücadelesiyle karşılık verilmesi gereken bir siyasî pozisyon değil de, bütün beğenmediklerini içine atıp kurtulacağın bir "cadı kazanı" olduğu bir ortamda, kavramların içeriğini öğrenmek kimsenin işine gelmez.

Yaşar Kemal'in ideolojik serüvenini düşünürken, bu konularda kaybolmuş vaziyette buldum kendimi bir anda. Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi "köy romanı" değil belki onun yazdıkları; yine de ortak bir kader yolundan yürümenin getirmiş olduğu benzerlikler var. Bu benzerlik, milliyetçilik, halkçılık ve sosyalizm arasında uzanan köprüye dikkat kesilmeyi gerektiriyor. Kemal herhalde hayatının son çeyrek asrında Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürtlere yaptığı baskıdan ve asimilasyondan şikayet eden yazılar yazacağını tahmin edemezdi.

Yaşar Kemal'de de fazlasıyla belirgin olan fikrî temel: (1) Halkın içinden çıkan aydınların halkın geri kalanına el uzatması, bir başka deyişle kendisi kadar şanslı olamayanların da kurtuluşu için inisiyatif almasını emreden kamusal aydın etiğine dayanıyor. Bu, hem bir çeşit narodnikçilik olarak, halkın ayağına gitmek suretiyle o kitlelere bilinç taşınması, hem de toplumdaki sosyal ve ekonomik sorunlarda "halktan yana" tutum alınması mesuliyetini aydının omuzlarına yüklüyor. (2) Bu anlayış, cumhuriyetin "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kütle" yaratma hedefiyle iç içe geçmiştir: Kemalizmin aydına ikircikli bakışı, bir yandan akılcı ve bilimsel düşünceyi temsil etme iddiasındaki bu zümrenin önemsenmesini, öte yandan bu zümrenin kendi başına buyruk, "özerk" bir grup şeklinde değil, devletin bir aparatı olarak rejimin öngördüğü amaçlar doğrultusunda alışmasını içermekteydi. Köyün içinden çıkıp gelen, kendi makûs talihini yırtıp atarak seçkinler katına yükselen aydınlar, cumhuriyetin inşa etmekte olduğu toplumsal hiyerarşiye köylü halk yığınlarının monte edilmesi açısından kritik bir işlev yüklenmektedir burada. (3) Köycülük ile milliyetçilik arasındaki bağlantı, köy hayatı ile şehir hayatı arasındaki çelişkiden doğar: Bireysellik, serbestiyet, hür teşebbüs, organik işbölümü, materyalist değerler ile özdeşleştirilen şehir hayatına karşı köylülük, bozulmamışlığı, saflığı, mekanik hiyerarşiyi, topluluk ile bütünleşmeyi, kolektivizmi, manevî değerlerin öne çıkmasını temsil etmekteydi. Aydının zor görevi tam da burada ortaya çıkıyor, köy tipi kapalı toplumun olumlu olduğu farz edilen değerlerini modern toplumsal hiyerarşi ve normlara adapte etme misyonunu üstleniyordu. Bu misyon, köyün kadim yapısını bozmaya çalıştığı varsayılan feodal sınıflara karşı mücadeleyi içerdiği kadar, genel planda toplumu bozucu özerk kapitalist sınıflara karşı da korporatist bir söylemin propagandasını yapıyor, halkı da "halktan yana" olan rejime eklemlenerek, dejenere şehir hayatı ve salt materyalist bireysellik karşısında aradığı teminatı bulmaya çağırıyordu.

Bu fikrî temelin sosyalizme doğru meyil kazanması, 1950'lerin sosyal, siyasal ve ekonomik koşullarıyla yakından irtibatlıdır. 1950'ler Demokrat Parti öncülüğünde serbest ekonominin ve girişimciliğin itibar kazandığı, iktisadî otarşinin az da olsa kırıldığı, tüccarın ve sanayicinin ön plana çıktığı, köyden kente göçün başladığı, kentlerde türedi zenginlerin boy vermeye başladığı yıllardı. Cumhuriyetin toplumsal modeline halkı adapte etmenin yerini, halkı ikna ederek kazanmanın tek çare gözüktüğü, bu yüzden "sol" popülizm için elverişli bir siyasal boşluğun açıldığı yıllardı. Yukarıda fikrî temeli izah edilen aydın tipinin misyonu da değişime uğramak durumundaydı. Herşeyden önce, aydının toplumsal prestiji sarsılmış, bürokrasinin toplum öncüsü rolü gevşemiş, halk ile onlardan oy alma uğraşındaki siyasetçiler arasında "sağ popülist" bir ilişki kurulmuştu. Bu durumda aydının, eski konumunu geri kazanma arayışına girmesi normaldi. Bu arayış, rejime -yıkıcı ve toptan reddedici değil, yapıcı ve ıslah edici- bir eleştirel bakışın geliştirilmesini mecbur kılıyordu: Bu yeni yaklaşıma göre, rejimin bürokratikleşmesi hem halktan kopmasını, hem de inkılapçı karakterinden uzaklaşmasını beraberinde getirmiş, sonunda ortaya o eski heyecanını yitirmiş, atâlete savrulmuş bir elit yapısı çıkmıştı. Bu hâli değiştirmenin ve "ilericiliğe" tekrar dinamizm kazandırmanın yolu, daha çok halka dönmekten geçiyordu.

Bu halkçı temayül, bir müddet sonra, toplumun artık sınıfsız ve organik bir kütle olmadığı, bilâkis sosyal sınıflardan müteşekkil bir yapıda bulunduğunu teşhis etmeye sevk etmiştir aydınları. Ortada apaçık bir sınıf çelişkisi var olduğuna göre, burada emekçi ve üretici halktan yana tavır almak gerekiyordu; yine de buradaki sınıfsal tutum, Marksist anlamda bir "işçi-köylü yönetimi"ni hedeflemenin uzağındaydı henüz; halkçılıkla sosyalizm arasındaki ara durakta, o bilindik "sınıfsız toplum" idealini yeniden yakalamaya dönük bir halkçı-milliyetçi pozisyona tekabül etmekteydi.

Bu aşamada, kapitalizmin gelişmesine ve kapitalist sınıfların yükselmesine yönelik tepki, bir yandan cumhuriyet elitinin yeniden güç ve prestij kazanması için bu eliti yeni fikirlerle donatmayı içeriyor, diğer yandan serbest ekonominin bireyselliği, girişimciliği, toplumsal hareketliliği, piyasa değerlerini, birikimi ve metalaşmayı ön plana çıkarmasına mukabil, cumhuriyet elitinin modernleşme projesinin artık salt kültürel değişime odaklanmakla yetinemeyeceğini, meselenin mutlaka iktisadî perspektiften ele alınması gerektiğini savunmaya başlıyordu. Bu, aydınların zihninde sosyalizmin filizlenmesi için uygun bir başlangıç noktasıydı. Kültürel modernleşme iktisadî modernleşmeye bağlanıyor, bunun içerdiği ekonomik kalkınma olgusunun ise kapitalist yollardan sağlanamayacağının altı çiziliyordu. Çözüm, elitin öncülük edeceği devletçi kalkınma metodunun ihya edilmesinde idi; ancak bu devletçilik, bu kez kapitalizmi kurmaya değil sosyalizmin altyapısını hazırlamaya dönük olacaktı. 27 Mayıs'tan sonra "Yön Bildirisi" ile en sarih ifadesini bulacak bu devletçilik eğilimi, DP'nin kapitalist kalkınma modelinin başarısız (ve başarısızlığa mahkûm) olduğu kanaatinden hareket ediyordu; bu kanaatin varacağı yer, DP ile yükselen yeni elite karşı cumhuriyet elitinin aydınlarla ittifakı vasıtasıyla ülkenin muasır medeniyet seviyesine kavuşacağı yargısı idi.

Bu noktada sosyalizmin aydınlar nezdinde popülarite kazanması, buradan da "doktrinleşme" gayesiyle Marksizme doğru yelken açılması normaldi; Yaşar Kemal de bizzat bu rotayı izlemiştir. Böylece, "İnce Memed"den "Akçasaz'ın Ağaları"na yöneliş mümkün olabilmiştir. Sonrasında Türkiye sosyalist hareketinin geçirdiği dönüşüme paralel olarak Kemalizme daha eleştirel bir tutum alınması, ayrıca Kürtler gibi on yıllarca rejimin köteğine maruz kalmış kesimlerin sorunlarına dikkat kesilinmesi söz konusu olabilmiştir.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi