Uyuyan IMF bürokratları ve Yunanistan’ın maliye bakanı

  • Kubilay Atlay
  • 04 Şubat 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Doksanlarda en gözde mevkilerden birisi Hazine Müsteşarlığı'ydı. Elbette hâlâ da önemlidir, ancak o zamanlar devlet borçla dönüyordu ve Hazine’nin yurtdışından yüksek faizli borçlanması dolayısıyla basının ve yerli / yabancı ekonomistlerin ilgiyle izledikleri bir yerdi. Parayı veren düdüğü çalar; bizde de parayı -borçla- bulan düdüğü çalıyordu. Devlet banklarının ve KİT’lerinin resmi sahibi olan bu kurum, o dönemde devamlı zarar eden bu işletmelerin de borçlarının döndürülmesinden mesuldü. Hazine müsteşarının kendisi bir kenara, yardımcıları, bazı genel müdürleri devletin en forslu bürokratlarıydılar. KİT’lerin  yöneticileri her yıl sonunda Hazine’ye gelir, hesap verir, kaynak talep ederlerdi. Özel sektör borçlarına hazinenin garantör olması uygulaması nedeniyle özel sektörün de uğrak yeri burasıydı. Hazine müsteşar yardımcılarının karşılarında devletin hemen her işletmesinin yöneticileri, bir kısım özel sektörle yan yana el pençe divan dururlardı. 

Yine de el elden üstündür. Hazine'nin bu bürokratlarının da karşısında el pençe divan durdukları insanlar vardı: Hazineye borç verenler. Bizim deyim yerindeyse gözünün içine baktığımız bir hazine müsteşar yardımcısının IMF’den gelen orta düzey bir bürokratça neredeyse hakaretamiz şekilde azarlandığına şahit olmuştum. Karşısında milyar dolarlık KİT’lerin genel müdürlerinin ayakta dikildiği o kişi, yarı yaşında genç bir Alman tarafından azarlanırken yanında Alman bürokratın dengi pozisyondaki iş arkadaşı ayaklarını masaya koymuş uyuyordu. Unutamadığım gençlik anılarımdan birisidir: IMF parayı veriyorsa hesap da soruyor, azar da çekiyordu. Veren el alan elden üstündü. Mecburduk, ülkede kriz çıkmıştı, siyasilerin yaptıklarından dolayı bu kıdemli bürokrat alttan almak zorundaydı. Masaya ayaklarını uzatmış uyuyan kişinin yanındakine dert yanıyordu. Detaylarını da hatırladığım bir hususu izah ediyordu. Müsteşar yardımcısı ülke için önemli ve iyi de bir şey yapıyordu ama bunu yapabilmek için alttan alması gerekiyordu. Müsteşar yardımcısının karşısındakini ikna ettiği zaman hepimizde oluşan sevinci tarif edemem. Zor durumdaki ülkelerin bürokratlarının sırtlarındaki yük hep ağır olmuştur. 

Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar. Yunanistan'ın şu anki halini doksanları yaşamış bir Türk'ten daha iyi kim anlayabilir? Yazılan reçete bile aynı, hatta Yunanistan’a karşı daha şefkatliler. Bizim borçlarımız yeniden yapılandırılırken yarısı silinmedi, yaşadığımız devalüasyon nedeniyle birden bire fakirleştik. Borçlarımız vadesi on yıldan daha uzağa yayılmadı. Direttikleri şartlar arasında Yunanistan gibi yapısal reformlar vardı, evet ama kabineye bir bakanın süper yetkilerle girmesini bile şart koşmuşlardı. Ne diyebilirdik? Kamu bankalarının zararları on milyar dolarlarla ölçülüyordu. KİT’ler iki seksen yerlerdeydi. Dayattıkları bankacılık rejimi dünyadaki en sert rejimdi. Haklılardı da. IMF’de çalışan Türkler kendi aralarıda Hazine'ye "gayya kuyusu" diyorlardı. Bu sert önlemleri almalıydık. Yaşananlar sonucunda bizde de Yunanistan  gibi onlarca yıl ülkeyi yöneten partiler yok oldu ve bir parti SYRIZA benzeri bir oyla iktidara geldi. 

Bugün o noktadan hayli uzağız. Hazine Müsteşarlığı tabii ki devletin en önemli makamlarından birisi, ancak IMF’den genç bir bürokratın müsteşar yardımcımızı azarlaması mümkün değil. Kapıdan içeri ziyaretçi olarak girse bile makamın kapısında bekleyecektir. Herhalde o genç bürokrat zaten artık burada değil, Yunanistan’da esip gürler. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış borcunun toplam gelire oranı sadece Avrupa Birliği'nin zorunlu tuttuğu seviyenin altında değil, birçok ülkenin hayalini kuramayacağı kadar düşük. Peki, ne oldu da böyle oldu? Veya tersinden sorarsak, Yunanistan’da ne olursa bizdeki seviyelere ulaşabilir? Bizim başarımızın sırrı neydi? Başarının devamı neye bağlı?

Yunanistan meselesinde herkes borcun ödenip ödenmeyeceğine veya borçta azaltma olup olmayacağına takılmış görünüyor. Halbuki esas mesele o değil. Yunanistan’ın tüm borcu silinse ne yazar? Esas yapılması gereken şey yapısal reformlardır. Özelleştirmedir. Yatırım ortamının düzeltilmesidir, iş yapmanın kolaylaştırılmasıdır. Yatırımcılara ve iş kuracak zenginlere kucak açmak, onların gelecekte başlarına tahmin edilemeyecek belalar gelmeyeceğinden emin olmalarını sağlamaktır. 

Türkiye bunu yaptı. Araba, ev, dükkan alım satımı kolaylaştırıldı, devirler basitleştirildi. İş yeri açıp kapatmak kolaylaştırıldı. Birçok kurum özelleştirildi veya özerk şekilde işletilmeye başlandı. Mali disiplin bazen siyasetçileri ve vatandaşı boğacak seviyede sertlikle uygulandı. Sosyal güvenlik reformu gibi demokratik ülkelerde altedilmesi zor konular halledildi. Bunu o zaman mecbur kalan koalisyon hükümetinden sonra tek parti iktidarı da (haklı olarak biraz rahatlatsa da) uygulamaya devam etti. 

Yunanistan’da ise yapılması gerekenin tam tersini vaat eden bir iktidar iş başına geldi. Her ne kadar yakın zamanda bir kısmından vazgeçtiğini ilan etse de, SYRIZA’nın 2012’de yayınladığı 40 maddelik seçim vaatleri tam bir facia habercisi ve bırakın Yunanistan gibi uçurumun kıyısındaki bir ülkeyi, en oturmuş, krizden en uzak ülkeyi bile birkaç yılda batırabilecek facialar içeriyor. 

Birinci maddesi borçları ödenmesini bilinmez bir geleceğe kadar erteliyor. Bütün borçlar silinse ne yazar? Mesele sadece borçlar mıdır? Borcuna sadık olmayacağını açıklayan bir ülkeye kim bir daha borç verir? Kim soğuk Amerikan dolarını peşin almadan petrol satar? Üçüncü madde 500,000 euroyu aşan gelirlerden %75 vergi almayı öngörüyor. Fransız Anayasa Mahkemesi bu oranda verginin mülkiyet hakkının ihlali olduğuna hükmetmişti. AİHM’in bile bu maddeyi uygulatmama ihtimali var ama işsizliğin kara saplı bir bıçak gibi bağrında saplı olduğu Yunanistan’da bu maddeyi uygulayacak hükümet yatırım yapıp istihdam sağlayacak girişimciyi nereden bulacak? Kazanana düşmanlık güden bir devlet kısa vadede soyduğu zenginlerin uzun vadede kaçacaklarını veya üretmekten vazgeçeceklerini göremiyor mu?

Lüks tüketimin, bazı finansal araçların, yurt dışına sermaye akışının yasaklanması, sanki iş varmış gibi asgari ücretin artırılması, ödeyemeyenlerin mortgage borçlarının ödenmesi gibi hatalar özelleştirilmiş KİT’lerin ve tüm bankaların kamulaştırılması gibi faciaların yanında yine masum kalıyor. 

1967 Filistin sınırlarının kabul edilmesi, Türkiye ile stabil ilişki kurulması ve ordu harcamalarının azaltılması taleplerine tabii ki karşı çıkılamaz. İlkokul çocuklarına bedava kahvaltı gibi sosyal devlet uygulamaları da izan içinde kalındığı sürece çok zarar vermezler. Ancak bankalara el koymak gibi delilikler yapacak olurlarsa ülkelerine büyük zarar veriyor olacaklar. 

Yapmaları gereken şey satabildikleri bütün KİT’leri satmak, satamadıklarını kapatmak. Bugün Yunanistan’da ev satın almak 2 aydan kısa sürmüyor. Türkiye’de bu süre en yoğun ilçelerde 6 saat. Bunun gibi iş dünyasını canından bezdiren uygulamaları derhal düzeltmeliler. Türkiye ile anlaşma yaparak ordularının önemli bir kısmını karşılıklı olarak ilga etmek her iki ülke için de kârlı bir yol olurdu, ancak Türkiye düşmanı yeni savunma bakanı (İlk iş olarak Kardak kayalıklarına gidip çiçek bırakması bir mini krize neden olmuş) nedeniyle bu da zor görünüyor. 

Daha acı ve zor uygulamaları da denemeleri gerekiyor. Memur ve emekli maaşları daha da azaltılabilir, devlete yıllarca yeni memur alınmayabilir. Yabancılara gayrimenkul satılmaması uygulamalarına son vermeleri de hayırlarına olacaktır. 

On binlerce genç, akıllı, yetenekli, girişimci ruhlu (ve güzel ve yakışıklı) Yunan genci Avrupa’da iş arıyor. Yunanistan’ın başka bir şansı: AB üyesi bir ülke olarak en azından vatandaşları başka yerlerde şanslarını deneyebiliyorlar. Krizin etkilerini az da olsa bertaraf edebiliyorlar. Borç ödenebilir ama bu gençler ülkelerine inançlarını yitirir ve yeni ülkelerini tercih ederlerse bunun telafisi olmayabilir. 

Sosyalistler iktidara geldikleri ülkeleri batırmakla meşhurdurlar. ABD’nin en büyük petrol dağıtım şirketinin sahibi, petrol zengini Venezuela’da petrol kıtlığı var şu anda. Büyükelçisi ticaret ortağı arayacağına Deniz Gökçe’ye laf yetiştirmekle meşgul. 

Aynı şekilde şu sıralar SYRIZA iktidara geldi diye sevinen Yunanlılar bana kurban bayramını kutlayan koyunları hatırlatıyor. "Taç giyen baş akıllanır" derler. Umalım öyle olsun. SYRIZA liderleri de akıllarını başlarına alsın ve liberal ekonomi politikalarının ülkelerini içine girdikleri bataktan çıkartmanın tek yolu olduğunu anlayabilsinler.  

Yunanistan çok güzel bir ülke. Sosyalistler yüzünden geri döndürülemez şekilde mahvedilmesi hepimizi çok üzer. Maliye bakanları da bir takım elbise satın alsa iyi olur. İş yerlerinde takım elbise mecburiyeti olan Avrupalılar, vergilerinin aktarıldığı ülkenin borcuna sadık kalacağını düşünmek isteyecektir. Lakayıtlık bu amaca pek hizmet etmiyor. Unutmasın, veren el alan elden üstündür. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi