Üç aday iki sistem (1)

  • Ömer Faruk Şen
  • 26 Temmuz 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

ÖN NOT: Bu üç yazılık seride adaylara ve sistemlere dair kuru bilgilerden çok yorumlara yer verileceğinden, “objektif yazı” beklentileri karşılanmayacaktır.

10 Ağustos’ta kalbimizdeki adaya değil, aklımızdaki hükümet sistemine oy verdiğimizde bilinç düzeyi yüksek bir yurttaş olarak siyasal hayatta varlığımızı sürdürebiliriz. Bu politik-bilinç düzeyine Erdoğan, İhsanoğlu ve Demirtaş’ın bizzat kendisini tartışmadan, bu adayların hükümet sistemi üzerinde yaratacakları dönüşümü ve bu dönüşümün hukukun üstünlüğü, parlamento egemenliği, yargı bağımsızlığı, kurumlar arası / içi işbölümü, özgürlükler vb. üzerindeki olası etkilerini hesaba katarak ulaşabiliriz. Ancak böyle uzun erimli ve sistematik duyuş ve düşünüşle ideal bir birey-yurttaş olabiliriz.

Kesin olan bir şey var ki, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hangi aday seçilirse seçilsin aynı yetkilere sahip olacak; fakat Erdoğan ve Demirtaş seçilirse icraî bir kişilik olarak, İhsanoğlu seçilirse temsili bir kişilik olarak cumhurbaşkanı olacağı için bu seçim adayların değil, sistemlerin oylandığı bir seçim olacaktır. Yani, şu an sahip olduğumuz ara bir sistem olan “çeyrek başkanlık sistemi”nden başkanlık sistemine veya parlamenter sisteme doğru dümeni kıracağımız tarihi bir seçim olacak. Bir yanda CHP ve MHP’nin dönmek istediği, Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere ve siyaset-üstü bir kişiliğe sahip olduğu parlamenter sistem; diğer bir yanda AKP ve BDP’nin talep ettiği, icrai yetkilere ve siyasî bir kişiliğe sahip bir başkanlık sistemi. İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığı pür parlamenter sisteme geri dönüşü gündeme getirecektir; Erdoğan ve Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı ise haşmetli olacağa benziyor, (Türk veya Kürt tipi) başkanlık sistemine göz kırpacaktır. Üç aday, iki sistem… 

Türkiye için en iyi hükümet sisteminin ne olduğuna ilişkin tartışmalarda açık(acı) bir biçimde ortaya çıkan bir şey var ki, o da; AKP’nin temsil ettiği İslamcı-Türk’ler ile BDP’nin temsil ettiği Sosyalist-Kürt’ler arasında tarihlerinde hiç görülmemiş bir uzlaşı sağlanmış olmasıdır: Başkanlık sistemi. Bu yazıda, bu büyük uzlaşının Kürt-sosyalist tarafına bakacağız…

Siyasal egemenliği paylaşması (eyalet sistemi) şartıyla Öcalan’ın başkanlık sistemini ve Erdoğan’ın güçlü başkanlığını destekleyeceğine ilişkin beyanından, İmralı Zabıtları’ndan* anladığımız kadarıyla Öcalan’ın temel meselesi aktif bir parlamento, sınırlanabilir ve denetlenebilir yürütme, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü vb değil. Zaten Kürt hareketinin devletleşme belgesine (KCK sözleşmesine) dikkatlice baktığımızda, hareketin nasıl tek-adamcı bir yönetim öngördüğünü ve bu konuda Kuzey Kore anayasası ile bir yarış içinde bulunduğunu görebiliriz. Yani niyet okumuyoruz… Buyurun KCK’nin 11.maddesi: “Koma Civakên Kurdistan (Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi) kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir. Kongra Gel Genel Kurul kararlarının demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü devrim çizgisine uygunluğunu gözetir. Yürütme Konseyi Başkanını görevlendirir. Temel konulara ilişkin Yürütme Konseyi kararlarını onaylar.” İşte Kürt tipi başkanlık sistemi… Cumhurbaşkanı adayının Öcalan değil, Demirtaş olması bu sözleşmenin altında imzası olan birini Cumhurbaşkanlığı süresince Önderlik’inden nasıl özerk kılabilir? Hele bu kişi, yani Demirtaş, Atatürkçü-ulusalcı-tekadamcı tabuları yıkmaya çalıştığına bizi inandırmaya çalışan, Avrupa sosyal demokratları gibi konuşup birçok liberali, sosyalisti, feministi, çevreciyi, LGBT’leri, akademiyi fetheden biri olarak, bir anda çıkıp “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz!” diyebilmişse... Bu bağlamda Demirtaş’ın adaylığını, Öcalan’ın adaylığı olarak kavramak gerek.

Ayrıca AKP ve BDP’nin parti başkanlarıyla seçime katılmaları, partili bir cumhurbaşkanı konusunda henüz adaylık sürecindeki ortak niyetlerini ve bize başkanlık sistemine ilişkin her iki partinin de aynı içgüdüyle hareket ettiğini gösteriyor.    

Kürt siyasal hareketinin başkanlık sistemine olan desteğini yalnızca parti liderinin adaylığından ve İmralı Zabıtları’ndan anlamıyoruz. Gerek BDP, PKK ve KCK’nin örgütsel, gerek tabanının toplumsal ve gerekse siyasal faaliyetlerinin tarihsel-sosyolojik tahlilinde herkesin göreceği açıklıktaki bir genetik kod olarak  “lider kültü”, Kürt siyasal hareketinin hükmetmek isteyeceği bir sistemin (başkanlık sisteminin) işaretlerini veriyor. Bir parantez açarak şunu belirtmek gerekir; başkanlık sistemi ile lider kültü arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi olmamakla birlikte, olumlu bir korelasyon vardır. Yani başkanlık sistemi onlarca ülkede var olmakla birlikte bu sistem otoriter liderler üretmeden yalnızca ABD'de yaşayabiliyor. Latin Amerika ve Orta Asya ülkelerinin başkanlık sistemi tecrübeleri bize gösteriyor ki, ülkelerin şartları Anglo-Amerikan şartlardan ne kadar farklılaşıyorsa yönetim o kadar otoriteryenizme meylediyor. Türkiye'nin tarihsel özelliklerinin başkalığı, tıpkı Latin Amerika ve Orta Asya’da olduğu gibi, başkanlık sisteminin otoriter rejimlere zemin hazırlayacağına ilişkin öngörüde bulunma olanağını verir bize; bu tarihsel özellikleri başka bir yazıda kaleme alacağız.

Kürt tipi başkanlık sistemi derken, KCK sözleşmesindeki haliyle başkanlık ve eyalet sisteminin öngörüldüğü bir siyasal yapıyı kastediyoruz. Böyle kabaca açıkladığımızda, bu hükümet ve devlet sisteminin ABD’de de olduğunu sanabiliriz; oysa Kürdistan federal yönetimi ve eyaletleri arasındaki yetki, görev ve sorumluluk paylaşımını önderliğin insafına, cömertliğine bırakan bir sistemi tasvip eden Kürt siyasal hareketi Putinvari bir yönetim öngörmektedir. Şunu unutmayalım: federal sistemin, yani eyalet sisteminin başkanı -zorunlu olarak- sınırlayacağı kaidesi bir önyargı/önkabulden başka bir şey değildir. (Rusya, bu kaideyi bozan en önemli istisnadır.)  Kürdistan söz konusu olduğunda Öcalan,  eyaletlerin başkanı(önderi) sınırlayacağına ilişkin önkabulün yarattığı yanılgıyı iyi kullanarak “demokratik bir yönetim” imajı çizerken; Türkiye’nin siyasal yapısı söz konusu olduğunda, Türk devlet geleneğini ve siyasi kültürünü hesaba katmadan, kendi hesabı için federal sistem karşılığında başkanlık sistemini Erdoğan’a altın tepsiyle sunması büyük bir siyasal öngörüsüzlük, acemilik ve aceleciliktir. Bir sonraki yazıda göreceğimiz üzere, Türk tipi başkanlık sistemi de, Öcalan’ın Kürdistan için öngördüğü sistemle büyük ölçüde benzeşir: Güçlü lider ve onu sınırlayamayacak ölçüde içi boşaltılmış bağımlı kurumlar. İşte, büyük uzlaşının temelindeki genetik uyuşum budur.

Başkanlık sistemine ilişkin “Amerika’da da var!” diyen, kendi örgütlerinde hiçbir sorgulayıcı otoriteye izin vermeyen Erdoğan ve Öcalan için, başkanlık sisteminin Türkiye için bir ihtiyaç değil, “kendilerinin hiçbir anayasal kurum tarafından sınırlanmadığı bir sistem olarak” arzulandığını niyet okumaksızın anlayabiliriz. 

Sıkmadan okunmak için -bloglarda kısa yazılar sevilir-  yazının ilk bölümünü burada bitiriyoruz. Bir sonraki bölümde Erdoğan’ın, Türk-muhafazakarlarının, Türk tipi başkanlık sisteminin üzerine birkaç şey söyleyeceğiz. En son bölümde ise İhsanoğlu’ndan, Sağ-milliyetçiler ile sol-ulusalcılar arasındaki uzlaşıdan ve parlamenter sistemden bahsedeceğiz.

Özgürlük ve sağlıcakla…


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi