Türkiye’de yargı düzeninin şeffaflaştırılması adına düşünceler (I)

  • Anıl Yılmaz
  • 09 Ekim 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Hollandalı filozof Spinoza’nın hukuk fakültesi ikinci sınıfta öğrendiğim ve beni çok etkilemiş güzel bir sözü vardır:

“Hukuk, özgürlüğün matematiğidir.”

Evet, hukuk özgürlüğün matematiğidir.

Denkleminizi nasıl kurduğunuza göre sonuç verir ve onu sosyal normlardan bağımsız olarak kuramazsınız.

Dolayısıyla hukukçuluk ince bir meslek ve zanaattir.

İyi bir dikkat ve sağlam bir gözlem kabiliyeti gerektirir.

Benimsenecek kuralların uzun vadede meydana getireceği etkileri iyi planlamazsanız, sizi arzu etmediğiniz sonuçlara götürür.

Bu da kuralları tekrar değiştirmenize yol açar.

Toplumun hukuka olan güveni azalır.

Vakit ve kaynaklar kaybolur.

Eğer hukuk sisteminizi mütemadiyen değiştirmek durumunda kalıyorsanız, siz bu işte sınıfta kalanlardansınız demektir.

Ne yazık ki Türkiye’de olan da budur…

Hukuk Demokles’in kılıcı için bir mücadele olarak algılandığı sürece de bu değişmeyecektir.

Okuyoruz, dinliyoruz ve izliyoruz.

Bir tarafta üstüne atılan yolsuzluk iddiaları karşısında hesap vermemek için bin dereden su getiren bir iktidar..

Öte tarafta kendi amaçları doğrultusunda yargıyı konsolide etmeye çalışan kapalı, girift bir yapılanma.

Ve 1500 yıl önce Corpus Iuris Civilis’in yazıldığı şehirde yargıyı tartışırken gücü bunlardan hangisinin, hangi yöntemle elde edeceğine odaklanan bir biz.

Tekrardan sınıfta kalıyoruz.

Demokratik meşruiyet, yargı bağımsızlığı ve masumiyet karinesi arasında sınırlandırılıyoruz.

Doğrulardan birini diğerine tercih edemiyoruz.

Ama aslında buna mecbur da değiliz.

Tek ihtiyacımız olan şey biraz matematik ve denklemi yeniden yazmak..

Peki bunu nasıl yapabiliriz?

Aslında basit.

Hukukun temel işleyiş prensiplerine bir göz atmamız yeterli.

Şöyle ki, hukuk mesleği başka bireyler ya da kuruluşlar adına hareket edildiği kapasitede bir vekalet ilişkisi içerisinde yerine getirilir.

Hukukçular temsil ettiği kişinin/kurumun/kamunun menfaatlerini bu bağlamda gözetir.

Yetki avukatlıkta özel kişiler arasında vekil-müvekkil ilişkisi şeklinde ortaya çıkarken, hakim ve savcılarda kamuyu temsilen devlet tarafından verilir.

Tüm yargı kararlarının “Türk milleti adına” alınması ve alınan her kararda buna mütemadiyen vurgu yapılması da bu vekalet ilişkisinin bir tezahürüdür.

Burada avukatlar açısından pek bir sorun yoktur.  Keza, vekalet ilişkisi doğrudandır.

Yani, sizi temsil edecek hukukçuyu doğrudan belirlersiniz. Memnun değilseniz azledersiniz.

Fakat, hakim ve savcılar açısından durum böyle değildir.

Hakim ve savcıları siz doğrudan belirleyemezsiniz.

Onları sizin adınıza, devlet ve siyaset kurumları belirler.

Ve böylece hakim ve savcılar kağıt üzerinde kamu adına hareket etse dahi, kamu tarafından doğrudan seçilemez.

Bu bir tesadüf değil, planlı bir yetki gaspıdır.

Devlet ve iktidarların hukuk sistemini kontrol altında tutma çabası minvalinde kökleri çok eskiye dayanan tarihsel bir sürecin parçasıdır.

İngiltere’nin en iyi hukukçularının ‘Queen’s Counsel’ olarak Kraliçe’ye hizmet etmesi, islam hukukunun serbest yorumlarının fıkıh yoluyla tek tipleştirilmesi,  tahkimin eski bir özel uyuşmazlık çözümü yolu olarak yıllarca devletler tarafından ötelenmesi bu çabalara farklı düzlemlerde verilebilecek örneklerden sadece birkaç tanesidir.

Hakim ve savcıları belirleme yetkisinin devlet kurumları ve iktidarın eliyle yapılması da bundan başka bir şey değildir.

Hak ve menfaatleri temsil edilen aslen kamu olsa dahi, vekaleti veren devlet ve iktidar olmaktadır.

Bundan ötürü kamu menfaatleri ile atayan devlet organları ve iktidar arasında bir çıkar çatışması meydana geldiğinde sistem her seferinde sekteye uğratmaktadır.

Yargı kurumlarının devlet bürokrasinin güçlü olduğu dönemde devletin menfaatlerini,

iktidarın güçlü olduğu dönemde iktidarın menfaatlerini gözetirken,

bunlarla catışmaya giren bireysel/toplumsal menfaatleri gözetmemesinin temel sebebi de budur.

Eğer ki yargı mensuplarının seçilmesinde ve değişmesinde devlet ve iktidarın değil de gerçekten kamunun ve bireylerin bir rolü olsaydı, bugün nasıl olurdu?

Bir an için hakim ve savcıların yaptıkları ve yapmadıkları için devlete değil de aslen kendilerini temsil ettikleri toplum üyelerine hesap verdiklerini ve seçimle iş başına geldiklerini hayal edelim…

Yargının meşruiyeti ve bağımsızlığı ne durumda olurdu?

Toplum vicdanını kanatan davalar bugün bu halde olur muydu?

İnsanlar yazdıklarından dolayı kolayca hapse atılabilir miydi?

Evlerinden sayısız para kasaları çıkanlar bugün dışarıda rahatça gezebilir miydi?

Dink davası, Uludere hala bu halde olur muydu?

Bunlar üzerine düşünülmesi gereken sorular...

Yazı dizisinin ilerleyen bölümünde, böyle bir modelleme geleneksel olarak Kıta Avrupası hukuk sisteminin bir parçası olan Türkiye’de uygulama alanı bulabilir mi ve eğer bulursa avantajları ve dezavantajları ne olur bunu tartışacağız.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi