Tohumlar fidana...

  • N. Yeşim Erdoğan
  • 23 Haziran 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Seçim sonuçlarıyla ilgili olarak, “fidanı budatmamak"tan filan bahsedenler var. Yani, AKP’yi biraz silkelemek belki iyi oldu ama, onu tümüyle devre dışı bırakmak da doğru olmaz.

Bu tür yazıların bende uyandırdığı hissiyat şöyle bir şey: Gelin adayı çok meziyetli ama küçük bir kusuru var: azıcık hamile. Yine de haksızlık etmeyeyim. Özgürlük manifestosu tadındaki yazılardan, hiç rahatsızlık duymadan ve süratli bir şekilde, iktidar partisinden yana bir “safları sıkılaştıralım” moduna geçmesiyle ünlü başka bazılarının yanında “fidanı budatmama” kaygısı daha insaflı bile sayılabilir.

Evet, iktidar partisi özeleştiri yapmalıdır. Doğrusu seçimden seçime veya oy oranı düştüğü zaman değil, parti içi müzakere kanallarını açmak, partinin kaderini bir kişinin iki dudağından çıkacak söze bağlamamak için bütün partiler eleştiriyi serbest bırakmalıdır. Demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları siyasi partiler söyledikleri, yapıp ettikleri konusunda da halka hesap vermek zorundadır. Hele bu parti halk adına iktidarı kullanıyorsa bütün işlemlerini şeffaflık içinde gerçekleştirmeli, uygulamalarını denetime açmalı ve her aşamada hesap vermeye hazır olmalıdır.

Peki, durum böyle mi olmuştur, yoksa işlemler Meclis, Sayıştay, Yüce Divan gibi kurumların denetiminden kaçırılmış mıdır? Hadi diyelim ki, halktan bilgi saklanmasının "kamu yararı"na olduğu istisnaî durumlar vardır. İyi ama, herhalde iktidar partisinin bütün işlemleri de "devlet sırrı" kapsamına sokulamaz. İkincisi, “azıcık tökezledik, şimdi yola devam” demeden önce, siyasi sorumluluklar hatırlanıp, yalan söylendiği, manipülasyon yapıldığı, halktan bilgi saklandığı, yolsuzlukların üstü kapatıldığı ve hukuk ayaklar altına alındığı için bu ülke insanının karşısına çıkılıp açıkça özür dilenmesi gerekmiyor muydu? Arınmadan nasıl yenilenme olur? Günah çıkarmadan nasıl güven tazelenir? “Güven” demişken, mesela en basiti, toplumda seçim güvenliğine dair ciddi kuşkuların doğduğu ve sivil inisiyatiflerin ülkenin her tarafında örgütlenmeye çalıştığı, hatta AGİT'in bile gözlemci heyeti gönderdiği bir durumda, iktidar cenahının seçimlerin dürüstlük ve güvenliği konusunda bizi temin etmesi gerekmez miydi? Yoksa bu ülkede bazıları "makbul" yurttaştan sayılmıyor mu? Güvenin olmadığı bir yerde istikrar, "ileri demokrasi"olabilir mi?

Diğer yandan hatalara imza atma süreci Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına çıkmasıyla birlikte mi başlamıştır? Adı üstünde süreç işte. Bu hatalar zinciri “ustalık” kibrine kapılıp, basamak basamak, adım adım gelmedi mi? Tehlike sinyali veren  işaret fişekleri gözümüzün önünde defalarca patlatılmadı mı? Doğrudur: Cumhurbaşkanının anayasaya aykırı olarak tarafsızlık ilkesini çiğneyip, “madem seçildim, devlet kaynaklarıyla her gün bir yerlerde açılış yapar, oy toplarım” hesabına girmesinin bu sonuçlarda payı olmuştur. Fakat bütün bu süreçlerden önce de toplumda oluşan bir huzursuzluk yok muydu? Haydi çok sevdikleri yüzdelerle sorayım: Bu toplumda %3'lük bir grup bile kendini dışlanmış hissediyorsa, mesela işe giriş mülâkatlarında mezhep belirleyici bir faktör oluyorsa, bunu görmezden gelmek ayrımcılık değil midir? Madem seçim sonucunu etkiledi diyorsunuz, Davutoğlu'nun etkisiz eleman haline gelmesinin kusuru bir kişide midir? Burada iktidar partisi, bir parti gibi mi davranmıştır yoksa “kol kırılır, yen içinde kalır, bizim bir ‘dava’mız var” diyen dava-kardeşliği kabile grubu gibi mi?

Şimdi, “ama, fakat, lâkin bu ülkeye özel sistemik bir kusur” diyebilirsiniz. Ben de o zaman neden "ileri demokrasi propagandası yapıyorsunuz?” diye sorarım. Hem, hangi davadır bu, içeriği nedir bu davanın? Ben bilmiyorum. Ama yine de, uğruna nelerin feda edildiğine bakılırsa, “kutsal” bir dava olduğu anlaşılıyor bunun. O zaman bu kutsal dava kime karşı yürütülmektedir? “Liberal” yaftasından da vazgeçmeyen AKP mazeretçileri böyle bir davası olan iktidarların "birey" için en büyük tehdit olabileceğini görmüyorlar mı? En hayırhah devlet bile bireyin kendi adına tercih yapma özgürlüğünü engellediğinde,  onun için, onun yararına, onun adına herhangi bir "iyiyi" dayattığında, onu bir amacın aracı haline getirdiğinde geriye bireysel özgürlük ve özerklik kalır mı?

Halkın bir kesiminin davanın önündeki engel olarak görüldüğü bir kutuplaşmada ne ortak yararı konuşmanın ne de bir arada yaşama iradesinin önemi kalır.

Öte yandan "ülkedeki statükoya ve küresel statükoya başkaldıran" AKP'ye acaba seçmen başka türden bir statüko kurmaya yeltendiği için dur demiş olamaz mı? Seçmen davranışı konuşuluyorsa sonuçta bu da bir olasılık, hatta oldukça yüksek bir olasılık.  Böyle davranan seçmen için de “milli iradeye darbe yapıyor” denemeyeceği gibi, ülkeyi en başarılı bir şekilde yönetecek olan partinin önünü kesiyor diye de hayıflanamayız herhalde. Partiler seçime elbette yoğun bir propaganda yağmuru altında girerler, burada da işin doğası gereği, asıl muhalefet iktidar partisine yönelir. Burada,” neden bunlar birlikte muhalefet yapıyor?”dan ziyade “neden bütün devlet olanakları, valisi, kaymakamı, memuru, yargısı iktidar partisinin emrine tahsis ediliyor?” sorusunu sormak gerekir. Bu ciddi bir konudur, eşit yarışması gereken partilerden birininparti devleti haline geldiğinin göstergesidir. Bu noktadan bakıldığında, ne yazık ki, bundan daha “paralel” bir devlet örgütlenmesi göremiyorum ben.

Diğer yönden, iktidar partisinin bu ülkeye ve ülke insanına kazandırdığı değerler elbette yadsınamaz. Nitekim halk bu yöndeki teveccühünü kendisine defalarca göstermiştir. Ama ortada bulaştığı anlaşılan çok netameli konular var. Beğenelim veya beğenmeyelim, hâlâ devlet olma vasfını sürdüren bir ülkenin egemenlik hakkını ihlal edecek ve üstelik kendi ülke halkının canını tehlikeye atacak maceralara girişildiğine dair ciddi emareler var. Kürt sorunun çözüme bağlanmasında oyalama taktikleri, ipe un sermeler, yıllarca acı ve mağduriyete yol açmış bir hak talebini partizan çıkarcılığın malzemesi haline getirmeler var. Üstelik bu duruma,daha çok erken tarihlerde dikkat çeken yazarları linç etmeler de var. Seçim haritası bu hayal kırıklığının bir göstergesi değil midir? Şimdi bütün beklentilerin boşa çıktığını, AB'den hızla uzaklaşıldığını, demokratik kazanımların birer birer geri alındığını, evrensel hukuk ve adalet ilkelerinden uzaklaşıldığını gören insanlara, “Dur, daha güneş açacak!” denir mi? Ya da ihanete uğrayan birine “güzel günler hatırına aşk her şeyi affeder” denir mi?

Şimdi biraz da metodoloji üzerinde bir kaç kelâm etmek isterim. Bir sosyal bilimciden inceleme nesnesini duygulardan ziyade olgularla analiz etmesi beklenir. Elbette analiz, yorumcunun kendi görüşünden bağımsız tutulamaz, dünyayı kavrama biçimimiz ister istemez analizlerimize de yansımaktadır. Fakat en azından, gönlümüzdeki tercih ile analizarasına biraz  mesafe koymaya çalışabiliriz.Bu belki biraz daha soğukkanlı düşünmemizi, diğerlerini hasım görmekten ziyade anlamaya çalışmamızı kolaylaştırabilir? Belki, böylece serbest rekabet (ekonomik ve siyasal) ilkesinin çiğnenmesi, devletin önlenemez ölçüde büyüyüp bütün arterleri sarması, yurttaşlarına bir hayat tarzını dayatması gibi bir liberalin asla onay vermeyeceği ve asla birer teferruat olmayan olguların açığa çıkması sağlanır.

Sosyal gerçeklik yalın, mekanik, tek yönlü bir gidişattan ziyade olguların karmaşık birlikteliğinden oluşur. Belli çerçeveler bize bu karmaşayla başa çıkmada bir kolaylık sağlar. Fakat adına toplum dediğimiz soyutlamanın belli şablonlara indirgenerek izahı yapıldığında gerçekliğin önemli bir kısmı gözden kaçar. Parçalar bütünün sadece bir kısmının bilgisini verir. Tek tek ağaçlara bakmak yerine ormanı görmeye, resmin bütününü kavramaya çalışmak daha makul sonuçlara ulaşma imkânı sağlayacaktır.

Bu çerçevede, sormak isterim ki, neden ısrarla şablonik düşünmemiz isteniyor? Neden “onlar ve biz” dikotomisinin dışına çıkamıyoruz? Sosyal dünya daima uzlaşmaz bu karşıtlıklar üzerinden mi inşa ediliyor? O zaman neden (ortodoks) Marxistlere kızıyorsunuz? Neden bizi sürekli "bak seni kurt kapar" diye, korkutmak istiyorsunuz? Kırmızı şapkalı kız ve kurt hikâyesini illa kırmızı şapkalı kızın anlatımından mı okumak zorundayız?

Şimdi diyeceksiniz ki, devlet düzeni "merkez-çevre" politikası üzerine bina edilmiştir, bürokratik vesayet kurumları siyasetin alanını daraltmıştır, toplumun ezici çoğunluğu cebir gücü ve ideolojik hegemonya vasıtasıyla tahakküm altına almıştır. Eyvallah, sizinle hemfikirim. Ama biz burada bir “devlet aklı”ndan bahsediyoruz. Öyle bir devlet aklı ki, kök salmak, meşruiyet kazanmak ve sadakat devşirmek adına toplumu yekpare bir bütüne çevirmekten,  belli bir doğrultuda dönüştürürken de toplumsal çeşitlilik vefarklılıkları kendi varlığına kastetmiş tehditler olarak algılamaktan geri durmamıştır. Aslında bütün ulus-devletler böyle kurulmuştur. Bizim "ulus" ve devlet kaynaşmasında da elbette devleti kendilerine ait gören belli toplum kesimleri bu projenin payandası olmuştur. Evet, yine doğrudur ki, farklı dünya görüşlerine, hayat tarzlarına tahammül gösterme ve iktidarı paylaşma açısından da çok büyük sıkıntılar yaşanmıştır.

Batı’nın bu illetten kurtulabilmesi devleti bir dizayn aracı olmaktan çıkarıp, devlete karşı toplumsal alanı genişletmek, bireyi devlet karşısında güçlendirmek,çoğulculuğa, bireysel özerkliğe, hukuk devletine kısaca liberal değerlere sahip çıkmakla mümkün olmuştur. Batı'nın devleti sınırlamaya yönelik attığı adımlar maalesef bizimcoğrafyamıza bir hayligeç gelmiştir. Burada en büyük katkının, kapalı bir toplumu dışarı açmak suretiyle tohumları eken T. Özal'dan geldiğini unutmayalım.

Fakat analizlerimizi neden doksanlar Türkiye'sini açıklayacak kavramlar üzerinden yapıyor ve sosyal gerçekliğin tek bir temsili olduğunu düşünüyoruz? Farklı tercihleri, değerleri, hayat tarzını benimsemiş her biri farklı bir saikle hareket eden bireylerden oluşan bir toplumu neden vesayetçiler ve “yeni Türkiye”cilere indirgiyoruz? Neden muhalif kesimleri bir proje olarak görüyoruz? Farklı toplumsal kesimler bir araya geldiğinde, bunu şer ittifakı olarak mı değerlendirmeliyiz?  Birbirinin diline açılmaya, birbirini anlamaya, ortaklıklar geliştirmeye çalışamaz mıyız? “Ya tarafsın ya da bertaraf” anlayışını terk edip bir uzlaşma kültürü yaratamaz mıyız? M. Baransu gibi bir avuç cesur insanın kendisini riske atmasıyla geriletilen askeri vesayet, hallaç pamuğuna çevrilen yargı, vergi cezası vs. yöntemlerle sindirilen İstanbul sermayesi ve onlarca bağlı kuruluşuyla hükümet yanlısı yayın yapan medya kuruluşlarının olduğu bir ortamda, devlet aklını açığa çıkarmak için geliştirilen bir kavramsal modeli günümüzün toplumsal dinamiklerine uyarlamak ne ölçüde doğrudur?

Ben bu toplumun büyük çoğunluğunun darbe istemediğine inanıyorum. Hem "on yılda her yaştan on beş milyon gencin yaratıldığı" bir ülke on üç yıllık bir tek parti iktidarı sonunda nasıl olup da aynı kalabilmektedir? Toplumlar, toplumsal talepler, konjonktürel durumlar değişir. Türkiye toplumu da muhakkak değişmekte, dünyalılaşmakta, cebir-şiddet sarmalının çözüm olamayacağını kavramaktadır. İktidar olmanın yolunun kendi dışındaki toplumsal kesimleri kucaklamaktan ve bu çerçevede milli görüş gömleğini çıkarmaktan geçtiğini anlayankadroların tecrübesine benzer biçimde, muhalefetinde Türkiyelileşmekten, piyasa ekonomisine açılmaktan, inançlara saygılı olmaktan bahsettiğine, başörtüsü gibi bir konunun gündemden çıktığına şahit olmuyor muyuz?

Peki, neden değişme ihtiyacı hissediyorlar? “Üst akıl” veya “Washington Konsensusu” değişime zorlamıyor herhalde. Demek ki bir toplumsal talep görüyorlar, kimi zaman tabanına ters düşme pahasına da olsa kitlelere açılmaya, kitle partisi olmaya çalışıyorlar. O halde, dünyayı aracılığıyla kavradığımız kavramsal merceklerimizi değiştirmenin zamanı gelmedi mi? Ha, ırkçı-şoven bir söylem, tolerans eksikliği, darbe heveskârlığı, devlet tapınmacılığı, ideolojik bağnazlık, tahammülsüzlük elbette yok olmadı. Bu konuda her kesimden insan arasından destekçiler bulunabilir. Demokrasi kültürümüzde genel olarak bir hayli zayıf. Fakat siyaseti farklı çıkarların uzlaştırılması, azınlığın haklarının korunması olarak algılamaktan ziyade sandık hesabına kilitlemenin, zaten epeyce yaygın olan bu zihniyeti daha da yaygınlaştırmanın, çoğulculuğa değil de, takım ruhuyla ve türlü rasyonalizasyon araçlarıyla çoğunlukçuluğa pirim vermenin bu ülkeye bir yararı da yok.

Son olarak üzülerek ve şaşkınlıkla gözlediğim bir noktanın da altını çizeceğim. Nefret söylemi elbette açıkça kınanması gereken bir olgu. Sosyal medyanın hayatlarımıza girmesiyle birlikte de iyice görünürlük kazanmaya başladı. Burada belki öncelikle bu dilin yaygınlık kazanmasının nedenleri üzerine eğilmeli ve bu dili kullanan her kim olursa olsun bir yaptırımla karşılaşacağını öğrenmelidir.  Fakat burada ölçüyü kaçırıp bir takım tribün tarzı sloganları, şakaları veya provokasyon amaçlı twitleri ciddiye alıp, onlarda gizli gündemler keşfetmeye, bir başka değişle niyet okumaya yöneldiğimizde, gazete kupürünü delil sayıp parti kapatma davası açan başsavcılardan ne farkımız kalır? Yahut muhalifleri “sandıktan çıkamayan ezikler”, "düşünme engelli", “gezizekalı” değersiz varlıklar biçiminde yaftalayıcı tivitler attığımızda,“bidon kafalı” ifadesinin seçkinci, aşağılayıcı diline bulaşmış olmaz mıyız? Düşünce özgürlüğü en beğenmediğiniz en provokatif söyleme bile cevaz vermiyor mu?


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi