Suçlu hükûmet olur.

  • Burak Durgut
  • 23 Aralık 2013
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Ülkemiz demokrasi tarihi çok yeni olması ve demokratikleşme süreçlerinin sık sık darbelerle ya da krizlerle kesintiye uğraması dolayısıyla sağlıklı bir demokratik tartışma ortamının gelişmediği bir ülke. Askeri vesayetin etkisini kaybetmesi ve ekonominin “görece” stabil hale gelmesiyle bu tartışma ortamı gelişmeye başladı. Ancak şimdi de geçmişteki kesintilerin açtığı yaralar her tartışma durumunda birden kanamaya başlıyor ve rasyonel değerlendirmeler yapmaya çalışan herkesin üstüne “darbeci”, “seçkinci”, “ajan”, “oyunu satan” gibi yaftalar yapıştırılıyor.

Bugünlerdeki yolsuzluk tartışmalarını “cemaat – hükümet” ya da “dış mihraklar – vatanperverler” çatışması gibi elle tutulur, gözle görülür olmayan soyut argümanlarla açıklamak yerine dünya tarihi, Türkiye tarihi ve ekonomi politiği üzerinden açıklamaya çalışmanın demokratik tartışma ortamının yaratılmasına katkıda bulunacağını düşündüğümden, yazımın devamında bu olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.

Öncelikle herkesin bilmesi lazım ki bugün gelişmiş ülkeler dediğimiz ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri hukuktan bağımsız değildir. Bu önermemin sebebi ise basit:

Hakkın tanınmadığı, hukukun olmadığı yerde ekonomik gelişmenin en önemli itici gücü olan işadamları, girişimciler ticaret yapmaya, üretim yapmaya çekinirler. Neden çekinmesinler? Kendinizden yola çıkın. Dünyanın en kârlı işini Suriye’de mi yapmak istersiniz yoksa ortalama kârlı bir işi Almanya’da mı yapmak istersiniz? Suriye’de fabirkanız bombalanabilir, yarın yönetim değişirse yeni gelen yönetim “yabancı yatırımcının mülkünü devletleştiriyorum” dese itiraz edeceğiniz bir merci yok, biri malınızı çalsa gidip şikayet edeceğiniz mahkeme yok. Ama Almanya’da öyle mi? Devlet fabrikanızın güvenliğini sağlamış durumda, biri malınızı çalsa şikayet edebileceğiniz kurum var ve devlet “kafasına göre” yani hukuksuz bir şekilde malınızı hiç değilse karşılığını vermeden kamulaştıramaz, bilirsiniz. Bu durumda 100 kişiden 99′u Almanya’yı tercih edecektir.

Ayrıntılarını atlayarak basitçe anlatmak gerekirse, stabil ekonominin olmadığı yerde risk fazla olduğu için devlet tahvil faiz oranları yüksektir. Çünkü insanlar paralarını güvenip de devlete borç olarak vermek istemezler. Devlet paraya ihtiyacı olduğundan, insanların bu riski almalarını sağlamak için faizleri yüksek, tahvil vadesini kısa tutar. Zaten bu tarz ekonomileri olan ülkelerde para sahipleri paralarını faizden para kazanmak için kullanır; bunun sonucunda da o ülkenin güvensiz ortamında yatırım yapmak için para harcamazlar. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, ülkede yeni yatırım olmaz, işsizlik artar, zenginlik artmaz.

Akp hükûmet olduğunda mevcut Türkiye ekonomisi, stabil olmayan, zenginlerin yatırım yaparak para kazanmak yerine faizle para kazanmayı tercih ettiği bir ekonomiydi. Yaptıkları ekonomik atılımlar, özelleştirmeler, demokrasiyi sabitleme çabası, yabancı yatırımcıya yapılan destek, askeri vesayetin geriletilmesi sonucunda ülke ekonomisinde sağladığı stabilizasyon, zaten potansiyeli olan Türkiye’nin gayri safi milli hasılasını 3′e katladı. Buraya kadar hepsi güzel. Zaten sorun buradan sonra başlıyor.

Ekonominin minimum verimliliğini yakalamak için gerekli olan hamleler yapıldıktan ve AB uyum yasalarına düşe kalka ve çok çok eksik olarak da olsa uyum sağlanmaya başladıktan sonra gerçek bir refah ülkesi ve demokrasi olmak için önümüze gerçek sorunlar çıkmaya başladı.

Misal,

Bağımsız yargıyı herkes istiyordu. Ama kimse bağımsız yargının aynı zamanda yürütme erkine de dokunabileceğine inanmıyordu. Yani yargı bağımsız olsa da “o kadar da bağımsız olmaz” sanıyordu. “Bakan çocuklarına dokunmak kimin haddine” diye düşünülüyordu. Eski devlet anlayışı sürdürülürken demokratik bir ülke olamayacağımızın en önemli göstergesi bu yolsuzluk soruşturması oldu. Eski büyük devlet anlayışı, her şeyi kontrol etmeye çalıştığından dolayı çok geniş olmak zorundaydı ama bu geniş devletin içindeki her dişlinin çok namuslu çok düzgün çok doğru insanlardan oluşması gerekiyordu. Ve tabii ki insanın olduğu her yerde bozulmanın olduğu gerçeği devlet için istisna değildi; devletin gücünü kendi çıkarı için kullanmaya çalışan bürokratlar, akrabalar, akbabalar olduğu ortaya çıktı. Bunu iddia eden ise, AB uyum yasalarına uygunluk için çıkartılan yönetmeliğin imkanlarını ilk kez genişçe kullanan yargıydı.

Böyle bir soruşturmanın sürdürülmesi sürecinde demokratik bir ülkede olması gereken, bağımsız yargıyla tamamen aynı derecede güce sahip olan, fakat kulvarı farklı olan yürütme erkinin yargıya hiç karışmaması, “yargı bağımsızdır” demesi ve onu böyle bir soruşturmaya cesaret ettiği için tebrik etmesiydi.

Ancak Türkiye’deki dönüşümün sahibi olduğu söylenen yürütme, bunun tam aksini yaptı. Bir gece alelacele, daha önceden yargıyı bağımsızlaştırmak için değiştirdiği kolluk yönetmeliğini, bu sefer yargıyı yürütme tarafından denetlenebilir yapmak için değiştirdi, ismi iddialara karışan bakanlar koltuklarında otururken “görevini kötüye kullanan” 100′den fazla polisin görev yerini değiştirdi (görevini eski konumunda kötüye kullanan polisi meslekten ihraç etmek yerine başka bir göreve yollamak da biraz garip bir yöntem ama) ve soruşturmayı yürütenlere her gün “hain”, “ajan”, “çete” gibi sözler söyleyerek askeri vesayet sahiplerinin ağızlarından duymaya alışkın olduğumuz retoriği kullanmaya başladı.

Ve akabinde, borsadaki düşüşe göndermeler yapmak suretiyle, ekonomimizi bozmak isteyen ajanların iş başında olduğunu, elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen bağıra çağıra anlatmaya başladı. Halbuki borsadaki kaybın açıklaması, gayet de ekonomi bilimi içinde yeri olan bir “hukukun üstünlüğüne olan güvenin eksikliğinden dolayı yatırımcının kaçması” durumu. Ancak Türkiye’nin demokrasi tarihinin erken safhalarında olmasından dolayı daha önceden bu tartışmalar hiç yapılmadığı için, kimse bunları dile getirmeye cesaret bile edemedi. Bir kişi bile “Ya hemen ajan falan deme aga, bak bu dünyanın her ülkesinde olur, Singapur ticari davalarda uluslararası mahkemeleri otorite kabul etmese kimse gidip Singapur’a yatırım yapmaz o ülkeyi kişi başı milli geliri en yüksek olan ülkeye çevirmezdi” demedi.

Fakat ne yazık ki denmemiş olması, gerçeği değiştirmedi.

Yürütmenin demokratik olmayan, hukukun üstünlüğünü yok sayan her hamlesinde, zaten tam olarak sağlanamamış güven ortamını sorgulayan para sahipleri kaçmaya meylederler. “Aman şimdi bir darbe falan olur başımıza iş alırız abi” der, paralarını bohçalarına koyar ülkelerine dönerler.

Bu basit gerçeği görmek yerine, devletin yasama ve yürütme organının kurallarla bağlı olmasını sağlayan, hukuku tatbik eden erki olan yargıyı suçlayarak bu işten kurtulmayı isteyen yürütme artık sorumluluk sahibi olduğunu anlamalı ve ona göre davranmalıdır. Aksi halde, (Allah korusun) ekonominin başına gelebilecek kötü durumlardan yargı değil, yürütme sorumlu olacaktır.

Ve unutulmamalıdır ki, kahraman olarak hükûmet yaptığı Ecevit’i bir krizden sonra bir daha meclise bile sokmayan halk, kendisine de böyle bir kriz durumunda sırt çevirebilir.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi