Serkan Bey

  • Barış Ertürk
  • 20 Nisan 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Yaklaşık 4-5 ay önce bir zamanlar müşterisi olduğum bankadan bir mesaj aldım. Mesajda bankaya bir miktar borcum olduğu, ödemediğim takdirde yasal işlem başlatacaklarını belirtiyorlardı. Şaşırmıştım, çünkü bankayla bütün ilişiğimi kestiğime emindim, hesabımı kapatalı uzun süre olmuştu. Olay netti, kapatma talimatı verdiğim hesabım kapatılmamıştı. Elimde her türlü belge mevcuttu. Bankaya gidip konuyu "yetkili bir abiyle" görüşmeye karar verdim.

Aylar önce hesabımı kapatma işlemlerimi yapan Serkan Bey hala orada çalışıyordu, durumu kendisine açıkladım. Mağdur olduğumu, haksızlığa uğradığımı belirttim. Muhtemelen beni hatırladı, hatasını da hemen anladı. Anlattıklarımı, durumu gayet net anladığını göstermek amacıyla her 3 saniyede bir yaptığı küçük kafa sallamalarıyla dinledi. Serkan, durumla ilgileneceğini ancak çok acil telefon etmesi gereken 1-2 yer olduğunu söyledi. Anlayış gösterip beklemeye koyuldum.

Yaklaşık 45 dakika geçti. Serkan yerine oturmuyordu, bir oraya bir buraya koşturuyordu. Önümden her geçişimde küçük bir tebessümle "görüyorsunuz koşturuyorum" demek istiyordu. Belli ki benden kaçıyordu. "Herhalde yoğun bir güne denk geldim" diye düşündüm. Beklemeye devam ettim. Bir süre daha bekledikten sonra sabrım kalmamıştı, Serkan Bey'in yanına gittim, "Neyse siz meşgulsünüz galiba, sonra gelirim" dedim, kendisi de "kusura bakmayın gerçekten yoğun bir gün geçiriyorum" tarzı bir şeyler söyledi. Bankadan ayrıldım.

Yürürken düşünmeye başladım, acaba çıkarak onun istediğini mi yapmıştım? Yaklaşık 1 saat boyunca bende yarattığı "yardımcı olmayı çok isteyen ama başka işler dolayısıyla yardımcı olamayan kişi" profili, ustaca kurguladığı, muhtemelen çalışma hayatı boyunca benim gibi yüzlerce insana uyguladığı bir oyun muydu? İlk bulduğum yere oturdum, keyfim kaçmıştı.

Ama keyfimi kaçıran bankayla yaşadığım sorun değildi. Yarın, olmadı ertesi gün gelip sorunu hallederdim. Ne de olsa elimde haklılığımı kanıtlayan belgeler vardı. Keyfimi kaçıran asıl şey yüzleştiğim bir gerçek oldu ; adaletsizliklerine, otoriterliğine, gücüne, hırsızlıklarına karşı mücadele verdiğim "devlet", bize karşı Serkan Bey'in taktiğini, hatta da profesyonelini uyguluyordu. Ne de olsa Serkan Bey en fazla 10 yıllık bir banka çalışanıydı ama devlet denilen geleneğin bu alanda çok yüzyıllık tecrübesi vardı.

Devlet de haksız olduğu durumları çok iyi bilse de, sürekli "sizinle de ilgileneceğim ama ilgilenmem gereken çok şey var" imajı verirdi.

Devlet de hatasını kabul edip durumu çözmeye çalışmak yerine karşımıza "çok çok acil çözülmesi gereken işler" çıkarırdı, onun için bizim işimiz de önemliydi(!) elbette ama diğer iş çözülmeden bizimkinin bir anlamı yoktu.

Ve devlet de ona "neyse siz meşgulsünüz galiba sonra gelelim" dediğimizde, muhtemelen ben çıktıktan sonra Serkan Bey'in de yaşadığı gibi, müthiş bir rahatlama yaşardı. Çünkü başında sürekli "bikbik" eden, sorunu çözmesi için uğraşması, gerekirse prestij kaybına uğraması gereken bir olay daha sorunsuz kapanmış olurdu.

Ama dedik ya, devlet bu işte Serkan Bey'den çok daha tecrübeli diye. Ertesi gün bankaya belgelerimle yeniden gittiğimde Serkan Bey kaçacak bir yeri kalmamış olacakken, devlet, müşterilere seslenir "sevgili müşteriler, ben burada 30 kişinin banka hesabının düzenlenmesiyle uğraşıyorum, bu bey ise sürekli mağduriyetinin giderilmesini istiyor. Ne yani 30 kişinin hesabını düzenlemek yerine yalnız bu beyle mi ilgileneyim?" derdi. Müşteriler kendi aralarında “evet adam haklı bu adam düzeni bozuyor” fısıldaşmalarıyla devleti onaylar, devlet de eliyle halkın bu tepkisini işaret ederek benden dışarı çıkmamı isterdi.

O an karşılıklı yaptığımız sözleşmenin, elimdeki belgenin bir geçerliliği kalmazdı. O ve müşteriler ne derse yapmak zorundaydım. Çünkü paramı muhafaza ettiğim bankayı pek ala değiştirebilirdim, ama haksızlığa uğradığımı düşündüğüm devletimi ya da onun işlemediğini düşündüğüm işleyişini değiştiremezdim.  Bunlar kutsaldı, bunları sorgulamaya başladığım anda diğer müşteriler üzerime saldırırdı. Devlet de ben de bunun farkındaydık. Zaten devlet de çok iyi biliyordu ki, gücünü aldığı asıl şey müşterilerin çoğunun onun haklı olduğunu düşünmesi değil, böyle bir kutsaliyetin varlığıydı.

Haksızlığa uğradığım, devletin de görevini yapmadığı konusunda ısrarcı olursam, devlet güvenlik görevlilerini çağırırdı. Benim aşırı kızgın, durumun farkında, bu farkındalıkla güvenlik görevlisini  ve onun yetkisini hiçe saydığımı fark ederse, müşterilere "bakın gördünüz, tamı tamına 30 kişinin işini hallebilmek için bu beye yardımcı olamadım diye hemen isyan etti, böyle kötü insanlar huzurumuzu bozar, sizler için kendisini dışarı atacağım" derdi. Ardından güvenlik görevlisinin yetkisini arttırır, hatta kendisine bağlı hale getirirdi. Sonuçta durum ortadaydı, ben 30 kişinin işinin halledilmesine engel olmuştum. Bütün müşteriler de buna şahitti. O andan itibaren benim haklılığıma veya haksızlığıma müşterilerin tutumu karar verecekti. Devletle, çalışmaya başlamadan önce yaptığımız sözleşme önemsizdi. Evet o sözleşme hala geçerliydi ama benim hareketim o kadar fena/ahlaksız/ayıp bir şeydi ki, bu olayda sözleşmenin bir önemi kalmıyordu.

Bunları düşündükçe canım daha çok sıkıldı, tekrar yürümeye başladım. İçim birden öfkeyle doldu. Durum ortadaydı. Kendisiyle bazı kötü şeylerin olabileceğini konuştuğumuz, bu durumda iki tarafın da ne yapmasını gerektiğini daha önce sözleşmeyle belirlediğimiz devletin nasıl bu hale geldiğini, çok yüzyıllık tecrübeye sahip bir canavara dönüştüğünü düşününce öfkem daha da arttı.

 Ama önce Serkan Bey'i yenmeliydim. İçimde öyle bir his vardı ki, Serkan Bey'i yenersem, her şeyi başaracaktım, bundan emindim. O andan itibaren planım, kısa vadede Serkan Bey'e, uzun vadede devlete haddini bildirmek olmuştu. Böylece ikisi de bir daha kimseyi mağdur edemeyecekti.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi