Pennington'a birkaç itiraz

  • Can Beysanoğlu
  • 02 Aralık 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Mark Pennington'ın "Robust Political Economy" adlı kitabı, Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilerek yayınlandı. Serbest piyasa ekonomisinin işlerliğini sorgulayan müdahaleci, komüniteryen ve eşitlikçi tezlere karşı Hayekçi klasik liberalizmi savunan kitabın ana argümanlarına, birkaç fasılda eleştiri getirmek istiyorum.

Pennington, piyasaların da içlerinde bulunduğu "kendiliğinden doğan düzen" formlarının, rasyonel planlamanın ve müdahaleciliğin yapabileceğinden çok daha arzuya şayan sonuçlar doğuracağını savunuyor. Ayrıca, etik ya da siyasal gerekçelerle bu düzene müdahale etmeye, yeniden yapılandırmaya kalkan her teşebbüsün büyük olasılıkla âkim kalacağını vurguluyor. Yazara göre, ne demokratik müzakereler yoluyla ne de yeniden-dağıtımcı metotlarla, varılmak istenen hedefe ulaşılamayacağı gibi, bu yöntemlerin hiçbiri, piyasaların koordine ettiği enformasyonu harekete geçirmede ve etkin kullanmada piyasa kadar başarılı olamaz. Ve bu yöntemlere insanları cezbetmek, piyasalara karşı üstünlüğünü kanıtlamak için gerekli müşevvikler de mevcut değildir.

Pennington'ın tezi, iki özelliğiyle dikkat çekiyor: Birincisi, Hayekçi liberalizmin yaptığı gibi insan aklının bilişsel kapasitesinin sınırlılığına işaret ediyor. Ancak bu esnada, kendiliğinden doğan düzene yönelik neredeyse her türden bilinçli müdahaleyi olumsuzlamak adına, aşırı bir şüpheciliğe başvuruyor ve en küçük bir müdahalenin bile herşeyi alt üst edeceği noktasına varıyor. İkincisi, piyasa ekonomisinin özgül mantığı içerisinde işlerliği pekâlâ kabul edilebilir olan "çıkış" ilkesini ekonomi-dışı alanlara da uygulamak suretiyle, evrensel ve genelgeçer bir ilkeye dönüştürüyor.

Kendiliğinden doğan düzen fikrinin bütün tarihsel evreleri ve bütün toplumsal yapıları açıklamaktaki şüpheli yeterliliği bir yana, özgül tarihsel koşullardan geçen bazı toplumlar için açıklayıcı vasfı olabileceğini bir dereceye kadar kabul edebiliriz. Keza bir toplumun iktisadî ve sosyal yapısına dair bilgilerin dağılmış/merkezsizleşmiş olduğunu, asla tek bir akıl veya uzman bir planlama heyeti tarafından bütünüyle kavranamayacağını da aynen paylaşıyorum. Fakat yine de, iktisadî yahut sosyal işleyişe yönelik her müdahalenin sistemi bozacağına bir türlü ikna olamıyorum.

Avusturya ekolünün ekonomi anlayışı, ekonomik durumun piyasa eliyle bir "genel denge"ye kavuşacağı şeklindeki neo-klasik iddiayı reddeder; piyasaların sürekli dinamik ve devingen olduğundan dolayı asla böyle bir "denge" durumuna varamayacağını söyler. Bu demektir ki, piyasa aktörlerinin her bir eylemi, piyasanın az da olsa hareketlenmesine yol açar. "En iyi ekonomi"nin ne olduğunu kimse bilemez, çünkü bunun için gerekli bilgiler tek elde toplanamaz. Gerçekten de merkezî planlama yoluyla tepeden tırnağa dizayn edilen hiçbir sistem ayakta duramaz. Peki (1) adem-i merkezî sivil politik hareketlerin genel değil tikel ve dar kapsamlı müdahalelerinin sistemi zaafa düşüreceğini, (2) merkezî hükümetin sosyal adaletçi tedbirlerinin (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vs.) sistemi felç edecek bir tahribata yol açacağını, özgürlük alanımızı genişletmek yerine daraltacağını önceden bilebilmek mümkün müdür?

Evrimci eksende ilerleyen kendiliğinden düzen, hiçbir zaman en iyi ekonomik ve sosyal durumun ne olabileceğinin kararını verecek kapasitede olmadığımızı söyler. Başka bir deyişle, içinde yaşadığımız reel durumu kafamızdaki normatif ideallerle kıyaslamak yanlıştır. Örneğin gelir dağılımının eşitsizliğini eleştirmek isteyen hiçbir argüman, (1) hangi türden müdahalelerin daha eşitlikçi bir dağılıma imkân sağlayacağını kestiremeyeceği gibi, (2) müdahale yoluyla sağlanacak bir eşitliğin, şimdiki eşitsizliğe oranla daha işe yarar olup olamayacağını da bilemez. Zorla sağlanmaya çalışılan eşitlik, ekonomik özgürlükleri ve verimliliği azaltarak toplam zenginliği azaltıcı bir etkide bulunabilir... Ancak bu argümanı tersine çevirdiğimizde, (1) piyasaya herhangi bir müdahalenin eşitsizliği azaltmak yerine artıracağı kesin olmadığı gibi, (2) müdahale yoluyla sağlanmış daha eşitlikçi bir bölüşümün, ekonomik özgürlükleri ve verimliliği azalttığı/azaltacağı da önceden bilinemez. Zira böyle bir kestirimde bulunmak, yine ampirik kanıtlara dayandırılamaz. Ve muhtemel bir serbest piyasanın henüz elde edilmemiş sonuçlarının, müdahale neticesinde elde edilenlerden daha arzuya şayan olacağını, müdahalesizlik durumunda daha zengin bir toplumda ve daha etkin işleyen bir ekonomide yaşayacağımız da şüphelidir. Özetle, her iki durumda da, "olası durumlar arasından bir durumu" yaşıyor olacağız; birinin diğerine kıyasla daha tercih edilebilir olup olmadığı asla kesin olarak bilinemeyecek.

Pennington, devletin sosyal adalet saikiyle belirli hizmetleri kamusallaştırmasını da doğru bulmuyor. Bu tür hizmetler özel sektöre, gönüllü birliklere, hayır kuruluşlarına bırakıldığında daha olumlu sonuçlar alınacağını öne sürüyor. Buna göre, refah devleti, insanları ekonomi sahasında en etkin kararları alabilmeleri için ekstra çaba sarfetmekten alıkoyacak, kolaycılığa alıştıracaktır. Ayrıca, zenginliği ve verimliliği artırıcı sosyokültürel değerlerin/pratiklerin yaygınlaşmasını önleyecek, bir bakıma yoksulların o arkaik ve fakirliklerinin asıl müsebbibi değerlerinden/pratiklerinden kurtulmasını zorlaştıracaktır. Dahası, yoksulluğu gidermenin bir kamusal "iyi" olduğu da şüphelidir; bu kanaatte olanlar özgür iradeleriyle fakirlere yardımda bulunabilirler, ama bu "iyi"yi sağlamak uğruna vergi çıkartılarak gönüllü-gönülsüz herkese yük bindirilmesi adil olmayacaktır.

Eşitlikçi normların hiçbir a priori ahlakîliği bulunmadığı doğrudur. Böyle bir normatif temelden yola çıkarak toplumun kurumlarını ve kurallarını düzenlemenin her zaman en iyi sonuçları üreteceğini varsaymak da olsa olsa abartılı bir iyimserlik olur. Fakat bu durumda, hiçbir normatif öncüle dayanmayan bir toplumsal unsur var mıdır, diye sormak gerekie. Kendiliğinden doğan düzenler dahi en azından mülkiyet hakkını temel bir öncül olarak kabul etmektedir. Ayrıca, hukuk devleti ve kanun önünde eşitlik gibi ilkeler de işbu kendiliğinden düzenlerin yaşaması ve evrimci keşif-öğrenme süreci içerisinde gelişmesi için olmazsa olmaz telakki edilmekte. Buna karşılık, normların kendi aralarında, kendiliğinden düzenlerin gelişmesini teşvik edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrılabilir. Fakat bu durumda, bazı eşitlikçi normların, örneğin herkesin eşit saygıyı hakettiğini ve elinde olmayan sebeplerden ötürü kimsenin itibardan mahrum edilemeyeceğini savunmanın kendiliğinden düzenleri tahrip edeceği iddia edilebilir mi? Belki de eşit saygının veya fırsat eşitliğinin temin edildiği bir toplumda yaratıcılık daha fazla olacak, özneler arası çıkar çatışmaları daha azalacak, yeni faydalı dehğerler/pratikler üretme yarışına daha fazla kişi katılacak ve bu sayede daha ileri neticelere ulaşılacak? Bunun böyle olmayacağını önceden kestirebilir miyiz? Elbette bu noktada, hangi tedbirlerin bize bu olumlu neticeleri hasıl edeceğinin bilgisine sahip olmadığımız argümanı önümüze çıkabilir. Bu argümanın haklılık payı içerdiğini de kimse inkâr edemez... Fakat deneme-yanılma yoluyla keşif sürecinin burada da işlemeyeceğini, demokratik süreçlerin zaman içinde bizi "iyi"ye yaklaştırma yeteneğinden yoksun olduğunu kim öne sürebilir?

İşte tam da bu noktada, siyasalın, kendiliğinden düzen savunusunun içerdiği "çıkış" ilkesine kıyasla daha az işler olduğu veya potansiyel tehlikeler içerdiği argümanı Pennington tarafından masaya konuluyor. Buna göre, iletişimsel süreçlerle kavranamayacak, ifade edilemeyecek zımnî bilgilerin dolaşımı piyasa mekanizmasında çok daha etkin biçimde başarılır. Ayrıca demokrasinin genişletilerek kendiliğinden doğan düzenlerin işleyişini tehdit edecek raddeye vardırılması, çoğunlukçu otoriterliğe zemin hazırlayabileceği gibi, devlet üzerinden rant kollama amaçlı çıkar gruplarının türemesine de yol açabilir. 

Şunu vurgulamak gerekiyor ki, piyasanın zımnî bilgiyi tedavüle sokma, hareketlendirme ve koordine etmedeki faydalarını inkâr etmek, tasavvur edilebilecek en sakıncalı tutumdur. Toplumun sosyal yahut iktisadî yapısının piyasa ve benzeri kendiliğinden düzenler lağvedilerek sıfırdan, tepeden tırnağa dizayn etmek mümkün değildir; böyle bir toplum mühendisliği ancak kağıt üstünde geçerli olabilir ve fakat gerçek hayata uyarlandığında duvara toslar. Lakin aynı durumun, piyasanın yok edilmediği, sadece birtakım kısmî ve dar kapsamlı müdahalelerle yönlendirildiği bir olasılıkta da geçerli olabileceğini söylemek de abartılı olabilir. Siyaset, kendiliğinden düzenlerin lağvedildiği hayalî bir ortam tahayyül eden kapsamlı projeleri değil, kendiliğinden düzenlerin zemininde yükselen gerçek hayat ortamında denenen kısmî müdahaleleri pekâlâ savunabilir. Bu noktada, piyasaya yapılacak en küçük müdahalelerin dahi kolektivizm canavarını harekete geçireceği ve sosyalizme giden yolun taşlarını döşeyeceğini söyleme kötümserliğini bir kenara bırakmak zorundayız. Siyaset, çıkış ilkesinin işlerliğini bloke etmeksisin, ilkenin işlemediği veya etik açıdan meşrulaştırılabilir olmayan, yahut toplumun düzenini ve istikrarını sarsıcı trajik sonuçlara yol açması gibi durumlarda devreye sokulabilecek bir araç olarak epeyce işlevsel olabilir.

Öyleyse, Pennington'ın çıkış ilkesine olan bağlılığı üzerinde biraz durmak gerekiyor. Pennington'a göre çıkış ilkesi, kişilere özgür seçimler yapmada daha geniş inisiyatif tanır, daha yararlı gördüğü konumlara doğru hareket etmesini sağlar. Toplumsal açıdan, evrimci keşif sürecinin gelişmesinin anahtarıdır; insanların tedricen de olsa en etkin iktisadî sonuçları elde etmeleri için olanak tanır. Bu bakımdan çıkış ilkesi, sadece piyasalarla sınırlı bir iktisadî ilke değildir; sosyokültürel alanda da bu ilke işlemelidir. Aksi takdirde, ekonomik zenginleşmenin önünü tıkayan değerlerden, zenginleşmeyi teşvik edici değerlere geçiş zorlaşacaktır. Piyasanın ve kendiliğinden düzenlerin, bireyler ve gruplar arasındaki yapısal eşitsizlikleri ve dışlanmaları yeniden-üreteceğine dair itirazlara karşılık Pennington, tam da çıkış ilkesi sayesinde ırk ve cinsel yönelim ayrımcılığı dahil bilumum kültürel eşitsizlik ve dışlanma hallerinin giderilebileceğini, zira bu tür davranışların iktisâden de rasyonel olmadığının insanlar tarafından idrak edilerek, dışlayıcılıktan vazgeçilip, kucaklayıcı normlara meyledileceğini öne sürer. Başka bir deyişle, mağdurların ve dışlananların çıkma opsiyonunu kullandıkları toplumsal yapıların, zaman içinde, dışlayıcı olmayan toplumsal yapılar karşısında dezavantajlı bir seçenek olduğu görülecektir.

Pennington'ın bu yaklaşımına üç açıdan itiraz etmek mümkündür: (1) Çıkış ilkesinin büyük ölçüde yaygınlaştığı bir toplumda dahi "kilitlenme" ihtimali ve önceden varsayılan rasyonelliğin işlememesi gayet mümkündür. Bir toplum, kendi bünyesinde ırkçılığı ve homofobiyi barındırdığında, bu dışlamanın mağdurları kaçabilecekleri bir özgür ortam bulamayabilir, zira piyasa mekanizmasındaki müteşebbislerin ihtiyaçları keşfederek yeni arzlarda bulunmasına benzer şekilde, birbiriyle rekabet eden yerel yönetimlerin yurttaşlara daha özgürlükçü yasalar ve kurumlar arz etmesi gerçekleşmeyebilir. O yerel yönetim, çekingen davranabilir, yahut dışlayıcı normları kendisi de paylaşabilir, yahut kucaklayıcılığın getireceği faydaları önceden kestiremeyebilir. Sözkonusu dışlayıcı normların ulusal düzeyde yaygın olması durumunda, yerel yönetimler birbirleriyle kucaklayıcılık temelinde değil dışlayıcılık temelinde de rekabet edebilir; üstelik bundan illâ zararlı çıkacakları farzedilemez. (2) Dışlanan bireyler ve gruplar açısından çıkma maliyeti, yüklenilemeyecek kadar büyük olabilir. Ekonomik bakımdan yoksun, kültürel bakımdan pasif ve bastırılmış insanların, bulundukları yeri terketmesi ve yeni arayışlara girmesi cesaret işidir; bu cesaret herkes tarafından nadiren gösterilebilir. Bu durumdaki insanların kaderlerine razı olmasını öğütlediğimizde, baskıcı ve ayrımcı toplumsal kodları zımnen onaylamış oluruz. (3) Çıkış ilkesinin ekonomi-dışı alanlara uyarlanması, özgül toplumsal yapıların yekdiğerinden farklı olduğu gerçeğini gözardı ederek, bu ilkeye evrensel ve genelgeçer bir iddia kazandırır. Hayatın her veçhesinin iktisadî verimlilik tandanslı çıkış ilkesine göre düzenlenmesinin sebep olacağı tek-boyutluluk tehlikesi ortadadır. Zaten Pennington da bu yöndeki eleştirileri ciddiye aldığı için, kendiliğinden düzenlerin, farklı değer sistemleri arasında rekabeti teşvik ettiğini, ayrıca sözgelimi geleneksel değerler ile piyasacı değerler arasında diğer hiçbir alternatifin -bilgi eksikliğinden dolayı- başaramayacağı ölçüde verimli bileşimleri doğurabileceğini belirtir. Yine de sorun şudur ki, çıkış ilkesinin müsebbibi olduğu muhtemel kilitlenmelerden ötürü, bu bileşimler bazen trajik insanî durumların hasıl olmasını engelleyemeyebilir. Kısmî ve dar kapsamlı müdahalelere başvuran siyaset ise hem toplum düzenini ve istikrarı korumak adına, hem de eşit saygı gibi etik kaygıları garanti altına almak için fazlasıyla işlevsel olabilir. Bu noktada, kültürün ve ideolojinin baskın karakterini ihmal ederek her bireyin ve kolektivitenin bu ilkeyi benimsemeye hazır olmadığını ve olamayacağını görmezden geldiğimizde, evrimci keşifin evrensel bir kapsamı olamayacağı gerçeğini kabul etmek durumunda kalırız ki, işte siyasetin devreye gireceği an burasıdır: İletişimsel süreçlerin, müzakerenin, çoğulcu siyasetin katkısıyla toplumların hem kendiliğinden düzenleri kilitleyen yapısal sorunları alt etmesi, hem de piyasanın önleyemediği bazı istenmeyen semptomların zayıflatılması mümkün olabilir.

Bu imkân, yolun sonunda bizi başarının beklediği anlamına gelmez tabii. Zaten sorunların ve çelişkilerin tümüyle aşıldığı bir topluma ulaşmak ihtimal dahilinde değildir. Siyaset de öyle bir "yeryüzü cenneti"ne ulaşmayı hedeflediğinde, çelişkilerin çözüldüğü bir konsensus noktasına varmayı amaç edindiğinde, muhtemelen başarısız olacaktır. Fakat sorunların ve çelişkilerin yönetilebilir düzeye indirilmesini prensip edinen bir "düşük iddialı" siyaset, hem kapsamlı projeleri ve temelci dogmaları olmayışından ötürü tecrübelerinden kolaylıkla dersler çıkararak "öğrenebilir", hem de hâlihazırda katlanmakta zorlandığımız bazı insanî durumların değişmesi için umut yolu açabilir. Aksi takdirde, apolitikleşme veya yıkıcı politikleşme ihtimali önümüzde belirir; bu da istikrarlı bir medeniyete sahip olabilmek için belirli ölçülerde siyasetten vazgeçme lüksümüz olmadığının ispatıdır.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi