Muhafazakar yönetimlerin çıkmazı

  • Muhammed Tuna
  • 08 Şubat 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Son zamanlarda kafamı sürekli meşgul eden bir soru var: Neden dünyada özgürlükçü bir demokrasi anlayışını benimseyen yönetimler daha çok itibar görürken bizde tam tersi oluyor? İçinde yaşadığımız toplumun değerlerini ve beklentilerini merkeze aldığımız zaman bu çok naif bir soru olarak kalıyor ama yine de bir cevap aramaya değer görüyorum. 

Öncelikle özgürlükçü demokrasilerin neden daha çok itibar gördüğüne bir netlik kazandıralım. Özgürlükçü demokrasiler genellikle daha şeffaf, merkeziyetçi olmayan, birey haklarını ihlal edecek yetkilerden arınmış ve olabildiğince bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir yönetim şeklini benimsiyor. Bu tür bir yönetim şeklini benimseyenler büyük bir hazine olan insanoğlunun binlerce yıllık deneyiminden faydalanıyor ve bu deneyimleri rasyonalize ederek uyguluyor. Dünyada birçok yönetim şekli birçok kez denendi ve şu ana kadar en çok istikrar vadeden yönetim şekli liberal demokrasiler olarak görülüyor. Devletin bu tarz bir yönetim şekline her geçen gün daha çok geçmesini de bu tezimin sağlaması olarak nitelendirebiliriz. 

Liberal demokrasi olduğunu iddia eden bir yönetimin özgürlükçü ve şeffaf olmaması kendi içinde büyük bir çelişki barındırır. Çünkü liberal demokrasinin temelinde bireylerin yönetime katılması ve etki edebilmesi yatar. Ben daha çok şeffaflık ilkesi üzerinde durmaya çalışacağım, çünkü bu ilkeyi içselleştirmeden ve yönetime etki etme hakkımızı hatırlamadan gerçek anlamda muhalefet edemeyeceğimiz düşüncesindeyim.

Şeffaflık ilkesi devletin ekonomik, politik ve sosyal konularda aldığı kararlara bireylerin erişebilmesi anlamına gelir. Yani yöneticileri bizim seçtiğimiz bir sistemde sahip olduğumuz en temel hak. Şeffaflık ilkesine niçin ihtiyaç duyuyoruz? Çünkü vergi verdiğimiz ve hak ve özgürlüklerimizi korumak için yetkilendirilmiş bir iktidarın tüm işlemleri doğrudan bizi ilgilendirir. İyi bir yönetim için şeffaflığa ihtiyaç duyarız ve etkin denetim de yine şeffaflığı gerektirir. Peki Türkiye’de bu müessese neden işlemiyor? Burada soruyu muhafazakar düşünceye sormamız gerekiyor bana kalırsa, çünkü muhafazakar olduğunu söyleyen ve çoğunlukla muhafazakar reflekslerle devleti yöneten bir iktidara sahibiz. Bu nedenle ithamlarım dolaylı olarak muhafazakar düşünceye yönelik olacak. Bu düşünce yapısını öncelikle iktidar üzerinden analiz edebiliriz. Muhafazakarlık güven üzerine kurulu bir yönetim talep eder. Güven esasına dayalı olarak bir yönetimi idealize eden ve ülke yönetiminin kendisine emanet edilmesini talep eden bir yönetimin takdir edersiniz ki şeffaflıkla arası iyi olamaz, çünkü güven dediğiniz şey kendi içinde bir gizlilik barındırır. ‘’Bu ülke sizin bize emanetinizdir, biz ona sahip çıkarız siz hiç merak etmeyin’’ şeklinde sıkça açıklama yapan siyasi iktidar yöneticilerinin bu sözlerini biraz analiz edelim: ‘’Bu ülke sizin bize emanetinizdir…’’ diyerek emanetçi bir rol üstleniyor, ‘’…biz ona sahip çıkarız, siz hiç merak etmeyin.’’ derken de "Bize güvenin, aklınız devlette kalmasın; biz o işi hallediyoruz"u ima ederek, güvene dayalı ve açık olmayan bir yönetim tarzına yöneliyor. Güven esasına dayalı olan bir yönetimde şeffaflık ilkesinden bahsedemeyiz, çünkü şeffaflık güven üzerine değil, açıklık üzerine tesis edilmiş bir müessesedir. Açıklık üzerine tesis edilmiş olmalı ki hesap verebilir olsun.

Bir yönetimin hesap verebilirliğinden bahsedebilmemiz için ise en temelde hesap soracak birilerinin olmasına ihtiyaç duyarız. Ülkenin içine girdiği kutuplaşmadan dolayı iktidarın seçmeni bir seçmen olarak değil, ne yazık ki bir taraftar gibi hareket ederek hesap sorma hakkından vazgeçmiş ve başkalarının hesap sormasına dahi tahammül edemeyecek hale gelmiş durumda. Bu gerçekten vahim bir konu; bugün eğer vergilerimizin bile hesabını soramıyorsak ve yönetime ilişkin sorduğumuz hesaplarda muhatap dahi alınmıyorsak, bunun tek sorumlusu iktidar değil, aynı zamanda onu hesap sorulamayacak bir konfora büründüren taraftarlarının da sorumluluğudur ve muhafazakar seçmenin de şeffaflık gibi bir beklentisi yok. Bu durumdan dolayı yine muhafazakar düşünceyi sorumlu tutacağım. Ayrıca kendi seçmenini garanti altında tutarak devletin işleyişini çok umursamayan, seçmeni dışındaki bireylerin taleplerini dikkate almayan ve attığı her adımda iktidarda biraz daha kalabilme amacı taşıyan bir iktidarın hem vatandaşlarına hem de küresel dünyaya tehlike arz ettiğini söylersem çok yanlış bir şey söylemiş olmam. Pratikte de bunun yansımalarını fazlasıyla görüyoruz nitekim. Şeffaflık ilkesinin en önemli konularından birisi hesap verebilirliktir. Hukuk sadece bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenlemez, aynı zamanda birey ve devlet arasındaki ilişkileri de düzenler. Bireyin devlet aleyhinde bir ithamı mevcutsa bunu hukuk ele alır ve bunu yaparken muhatabı devlettir. Bunun için bir ülkede iktidara yönelik sorgulayıcı hukuk mekanizmasının kurumsallaşmış ve saygı duyulan bir konumda olması gerekir. Hukukun üstünlüğünden eser kalmamış olan bir ülkede işlerin iyiye gidiyor olduğunu söylemek, ancak tatlı bir rüyada ya da serap görüyorken mümkün olur.

Bu bilinçle hareket eden muhafazakar bir yönetimin özgürlükçü bir demokrasiye sahip olduğumuz iddiası ve bu iddiasında ısrarcı olmasını, ben tam olarak yukarda saydığım gerekçelerden dolayı muhafazakar yönetimlerin çıkmazı olarak nitelendiriyorum. İnsanoğlunun binlerce yıllık deneyimini hiç umursamadan bir kenara bırakıp kendi bildiği gibi hareket eden ve bu deneyimlere atıf yapılarak gelen uyarıları itibarsızlaştıran bir yönetimi, bu ülkede yaşayan ve geleceğinde daha özgür bir toplumda yaşamak isteyen bir birey olarak kaygıyla izlemeye devam edeceğim. 


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi