Marksist sınıf analizi vs. liberteryen sınıf analizi

  • Talha Gülmez
  • 21 Ocak 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Ortodoks Marksist anlayışta dünya diyalektik üzerine kuruludur: Sınıflar arasında tarihin başlangıcından beri süregelen bir çatışma vardır, sınıflar tarih boyunca kılık değiştirse dahi (diyelim, feodal derebeyleri ile serfler sınıfı arasındaki çatışmanın sonucunda doğan kapitalist sınıf ile proleter sınıf) öz itibariyle aynıdır: Üretim kaynaklarına sahip sömürücü sınıf ile sahip olmayan, sömürülen sınıf. Üretim araçlarına sahip kapitalist sınıf, çeşitli araçlarla (din, milliyetçilik vb) proleteryanın sınıf bilincini bastırmakta, bu şekilde onu kıskaçları arasında tutmaktadır. İşte sınıflar savaşı budur: Sömürüldüğünün farkında olmayan işçi ile sömürüsünü devam ettirmek isteyen kapitalist.  İşin aslı, bu önermelerin hepsi başlangıç itibariyle doğrudur,  Marx ve Engels bir hastalığın olduğunu ve nasıl ilerlediğini teşhis edebilmişlerdir, fakat buna sebep olan virüsleri yanlış tanımlamışlardır.

Hastalığın doğru olarak tedavi edilebilmesi için teşhisin tamamen doğru olması gerekmektedir. Burada ise Avusturyacı sınıf analizi [1] devreye girmektedir, o zaman önermelerimizi tekrar düzenlersek:

Tarih sömüren ile sömürülen sınıflar arasındaki çatışmadan oluşmaktadır; fakat bu çatışma kapitalist ile proleterya arasında değil devlet (yönetici sınıf) ile vatandaş (yönetilen sınıf) arasındadır.

Ezilen sınıfın yarattığı artı değer sömürülmektedir; fakat bu artı-değer sömürüsü, yanlış bir iktisadi teori olan “emek değer teorisi üzerine kurulu artı-değer teorisinden kaynaklanmamaktadır, filhakika bu sömürü teorisinin yanlışlığını marjinal değer teorisiyle Carl Menger [2], zaman tercihi (time-preference) teorisiyle de Eugen Von Böhm-Bawerk [3] göstermiştir. Sömürü, vatandaşın parasını zorbalık yoluyla cebine indiren devlet (yönetici sınıf) tarafından yapılmaktadır.

Sınıfların bilinci (yani, onların bu ezilme farkındalığı) kasıtlı olarak bastırılmaktadır; bu da devletin iki büyük propaganda aracını; yani medya ve eğitimi elinde tutmasıyla yapılmaktadır.

Medya

Avusturyacı sınıf analizinin kısa bir özetini geçtikten sonra son önermemizi test edebiliriz. Ben daha pratik ve tanıdık örnekler üzerinden gitmeyi seçtim: 2013 senesinde Gezi Parkı Protestoları patlak verdiğinde, ana akım medya dışındaki medyayı takip etmeyen halkın bundan haberi olmamıştı, sadece sağdan soldan duyulanlar ile bunlar hakkında ufak tefek konuşmalar vardı. Hatta burada hafızalardan silinmeyen bir olay da CNN Türk’ün dışarıdaki devasa protestoları haber yapmak yerine penguen belgeseli vermesiydi. Acaba bu protestolar bir havadis değeri içermiyor muydu da haber kanalları bunu başlangıçta haber yapmaya lüzum görmemişti? Hayır, tıpkı ASA’da da görüldüğü gibi, devlet yöneticileri bizzat devreye girmişti ve ana akım medyayı (birkaç ufak kanal dışında) parmağında oynatmıştı; bizim bunu öğrenmemiz ise tabii ki ana akım medyadan değil, alternatif medyadan (özellikle Twitter ve YouTube) olmuştu. Dışarıda hükümete (ve devletin hayata bu kadar karışmasına) meydan okuyan yüzbinler, yönetici sınıfın isteği doğrultusunda önce yok sayılmış, iş yok sayılamayacak raddeye gelindiğinde ise protestocular kaos ve terör isteyen azılı suçlular gibi gösterilmişti anaakım medyada. Bu sayede devletin haksız ve yersiz şiddeti, kamuoyunca onaylatılabilecekti, nitekim sadece ana akım medyayı takip eden bireyler arasında bu fikir de yerleşti. Hatta protestocular devlet düşmanı ve bu yüzden kötü ilan edildi, böylece devletin iyi bir organizasyon olduğu ve devleti isteyemenlerin kötü insanlar olduğu propagandası da yapıldı. Devletin bekası önemliydi, bu mesaj defalarca tekrarlandı. Doğrusu devletin bekası gerçekten önemlidir, fakat sadece onun sırtında  geçinen asalaklar için.

Gezi Protestoları bizim açımızdan Avusturyacı analizin pratiğe dökülüşüne güzel bir örnekti fakat bu sadece müspet bir olayla sınırlı değildir. Doğu’da devlet ile devletimsi (quasi-state) bir yapı olan PKK’nın savaşı sırasında ölen siviller her iki tarafça kendi meşruiyetlerini göstermek için propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Hatta Barış Bildirgesi’ne imza atan 1100 akademisyene açılan soruşturma da boşuna değildir; devlete dur diyen insanlar çıktığında, o doğası gereği gözdağı vermek ister; ne bu soruşturmalar, ne Davutoğlu ve diğer bakanların bu akademisyenler hakkındaki açıklamaları, ne de ana akım medyada bu bildirgenin ve akademisyenlerin tanıtılış şekli tesadüfidir. Bu, devletin devlet olmaklığından kaynaklanan ve sınıf bilincini bastırmak, kendi meşruiyetini ve gücünü sağlamlaştırmak isteğinden doğmaktadır.

Bu sınıf bilinci bastırma güdüsünün çok daha açık versiyonları Kuzey Kore ve Çince uygulanmaktadır. Kuzey Kore’de bu ülkenin reel dünya ile ilişiğinin tamamen kesilmesi ve sadece devlet televizyonlarının ülke yöneticisi Kim Jong-Un’un ve Kuzey Kore yönetici kadrosunun aralıksız propagandasının yapılması şeklindeyken, Çin’de ise devletin internet üzerindeki gelmiş geçmiş en büyük sansürlerden birini uygulaması vaziyetini almaktadır. Daha demokratik devletlerde ise durum çok da farklı değildir; burada ise propaganda eşitsizlik, kapitalizm, çevrecilik vb. konular üzerine ana akım medyanın gayet taraflı şekilde davranması ve devlete sürekli daha çok güç vermesi üzerinedir. Bizatihi FED’in suni olarak faizleri düşürerek yol açtığı 2008 Krizi’nde devlet aşırı serbest piyasayı suçlamış, böylece devlete piyasaları daha fazla regüle etme imkanı tanınmıştır, bu algı devlet entelektüellerince ve devlet-destekli medyaca (Örneğin, Paul Krugman ve NYTimes) kitlelere yayılmıştır. Sonuçta, Heritage Özgürlük Endeksi’ne göre 1996’da dünyada en serbest üçüncü ekonomi olan ABD ekonomisi, 2015’te 16. sıraya kadar düşmüştür. [4] Benzeri örnekler İskandinav ülkelerinde de 1970-1990 arasında yaşanmıştır. [5]

Tarihten çıkarılacak bir ders var ise, o da devletin kuklası olan ana akım medyaya daima en yüksek mertebe şüpheyle yaklaşmamız gerektiğidir.

 

Zorunlu eğitim

Devletin sömürüye devam edebilmesi için insanları onların çıkarı için orada olduğuna ikna etmesi gerekmektedir. Bu algıyı yaratabilmek için henüz otoritelerin her dediğini mutlak kabul eden küçük çocuklara empoze etmekten daha güzel hangi yol olabilir ki? Fransız Devrimi’yle ulus-devlete geçişten sonra devletler meşruiyetini artık din üzerinden değil millet olma duygusu üzerinden sağlamak zorundadır. Hatta meşruiyetin dinden millete kayması da devlet yöneticilerinin dinin insanları kontrol etmekte artık yetersiz kalmasıyla, devlet yöneticilerince yeni bir “din” yaratılmak zorunda kalınması yoluyla olmuştur [6] fakat milliyetçiliğin ortaya çıkışı konumuz değildir, konumuz bunun eğitime nasıl yansıdığıdır. Rothbard, zorunlu ve ücretsiz eğitimin gerekliliğinin önce Martin Luther tarafından yine propaganda amacıyla ortaya atıldığını söyler [7] fakat zorunlu eğitim yoluyla sistematikleştirilmesi Fransız Devrimi’nden sonraya denk gelmektedir. 1791 senesinde Fransız Millet Meclisi, tüm vatandaşlara zorunlu ve ücretsiz eğitimin devlet tarafından verileceğini duyurmuştur. Bunun amaçlarının başında da “vatana ve devrime bağlı, milletini seven, devletini korumak ve kollamak isteyen” bireylerin yetiştirilmesi vardı.  [8] Bunda Devrim’in en önemli fikir önderlerinden (ve devleti toplum sözleşmesi konseptiyle savunan) Jean-Jacques Rousseau’nun payı büyüktü, zorunlu eğitimin bir diğer ayağının gençliğini Rousseau okuyarak geçiren ve devleti her şeyden üstün gören Hegel Prusya’sında gerçekleşip yayılması da bu yüzden tesadüf değildir. 

Dediğimiz gibi, zorunlu eğitim zaten propaganda üzerine kuruludur: Devletin propagandası. Ve baktığımızda bunu çok açık bir biçimde görebiliriz. Birkaç sene öncesine kadar (yine devlet aygıtını ele geçiren farklı bir grubun siyasi istekleri doğrultusunda) kaldırılan Öğrenci Andı bunun ufak bir örneğidir, daha geniş kapsamlısı ise okul müfredatlarında devletini ve vatanını seven bireyler yetiştirme amacının açık biçimde söylenmesidir. Bölümü yabancı dil eğitimi olan biri olarak, Eğitim İlke ve Yöntemleri dersinde öğrendiğim temel şeylerden biri buydu. Tarih dersinden Sosyal Bilgilere özellikle sosyal bilim derslerinde bu tür devlet empoze ediciliği sık karşılaşılan bir olaydır.

Zorunlu eğitimde direkt propagandanın yanında bireylerin psikolojik programlanması da vardır. Otoriteye katıksız itaat, sorgulamama, onun kayıtsız üstünlüğünü kabul etme vb okulda aşılanan birtakım “değerler”dir. Bu da bir komplo teorisi olmaktan çok ötededir, (felsefi ekol olarak) idealist eğitimde öğretmen mutlak otoritedir, çünkü bilgisini zaten açığa çıkarmıştır ve diğerlerinin rehberi değil onların “önderi”dir, sınıfın hakimidir. Bu bizim eğitim felsefesi dersinde gördüğümüz şeylerden biri ve eğitim sistemimiz idealist olma durumunu sürdürmektedir (Gerçi son zamanlarda yapılandırmacılığa kaymış olsa da özü itibariyle hâlâ idealisttir.) Peki biz, böyle bir eğitim sisteminden geçmiş bir öğrenciden düzgün bir şüphecilik ve otorite sorgulaması bekleyebilir miyiz? Cevap müspet değil. Otoriteye kayıtsız itaati aşılayan bir sistemden de devletçi kişilerin yetişmesi çok tabiidir. Bu da, Avusturyacı analizce açıklanabilen bir şeydir. Zorunlu eğitim de devletin amaçlarına yönelik kullandığı araçlardan sadece biri. Zorunlu eğitimin doğasına bir de böyle bakmak gerek.

Sonuç

Medya ve eğitim, devletin yönetilen sınıfın algılarını bozmak için kullandığı en önemli iki araçtır. Bunların devlet elinden alınması, devleti entelektüel manada silahsız bırakacaktır, bu yüzden zorunlu eğitime ve medyaya çok daha şüpheci yaklaşmak elzemdir. Bunun yanında alternatif medyanın ve alternatif eğitimin önünün açılması için de çaba harcanmalıdır. Daha özgür ve müreffeh bir dünya için bu bir şarttır.

 

[1] [The Economics and Ethics of Private Property, Hans-Hermann Hoppe, 2001, shf. 93-110]

[2] [İktisadın Prensipleri, Carl Menger]

[3] [Marx ve Marksist Sistemin Bitişi, Eugen Von Böhm-Bawerk]

[4] [What Killed Economic Growth, Jeffrey Tucker, http://fee.org/anythingpeaceful/what-killed-economic-growth/]

[5] [Scandinavian Unexceptionalism, Nima Sanandaji, 2014]

[6] [Dine inançtan millete inanca geçiş ve bunda yöneticilerin rolü için bkz: Faith in Nation, Anthony Marx]

[7] [Education: Free and Compulsory, Murray Rothbard, Shf. 20]

[8] [Milliyetçilik Bir Din, Carlton Hayes, İz Yayınları, Shf. 69 ve 103-108]


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi