"Kullanışlı aptallar" neden rahatsız?

  • Can Beysanoğlu
  • 09 Temmuz 2014
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Son 20 yılda Türkiye'de üç farklı dünya görüşünün içeriği ve etki alanında büyük değişmeler meydana geldi. Bunlardan birincisi, yani Atatürkçülük, bir ideolojiden ziyade bir yapısal zemin ve meşruiyet referansı olarak sistemde konumlandırılmıştı. Hangi siyasal eylemin ve söylemin meşru olduğuna, onu bir biçimde Atatürkçülüğe dayandırarak veya en azından Atatürkçülükle çelişmediğini göstererek karar veriliyordu. Bu "Atatürkçülük" kalıbı, bir yanıyla bürokratik devletçiliğe veya sağ-milliyetçiliğe uzanabileceği gibi, diğer yanıyla 28 Şubat'ta ihya edilen "asker-sivil aydın tabaka"ya dayalı ideolojik aktivizm içeren Kemalizme kadar genişleyebiliyordu. Sonuçta, bilhassa 2007'den itibaren Atatürkçülük temelinde inşa edilen yapısal zemin ve manevî evren/iklim/atmosfer parçalandı; evvelden bu atmosferin/zeminin dışında kalanların da meşru olduğu yahut olabileceği büyük ölçüde kabul edildi.

Diğer iki dünya görüşü, her biri birer "büyük anlatı"ya tekabül eden iki katı ve kapsamlı ideoloji olan Marksizm ve İslamcılık da aşınmaya ve değişmeye maruz kaldı. Bunun başlıca sebebi, Soğuk Savaş'ın sonlarına gelinirken neredeyse bütün dünyada liberal demokrasinin yegâne makul ve makbul siyasî rejim olarak kendini tescillemesiydi. İkinci olarak, "insan hakları" evrenselleştirilebilir bir demokrasi söylemine dönüşerek, farklı ideolojilerden insanların üzerinde mutabakat sağladığı ve ortaklaşa savunabildiği bir değer oldu. Üçüncüsü, bireyin her türden iktidar karşısında özerkliği yine geçerli bir söylem olarak kendini kabul ettirdi. Bunun doğal sonucu, varılmak istenen bir siyasal hedef varsa bunun demokratik düzeni askıya alarak değil, demokrasi sınırları ve kuralları içerisinde yapılmasının kabul edilmesiydi: 80'lerin sonunda bu dönüşümü TKP biraz da aklıyla değil ama sezgisiyle kavradı ve Avro-komünizm'e yakın bir siyasî hatta kaydı; 1989-91 aralığında Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin birer birer yıkılmasıyla da kendisini tasfiye ederek tarihe karıştı. Aynı yıllarda İslamcılar da demokratik siyaset zemininde başka kesimlerle diyalog ve ittifak kurmaya gayret ettiler; ideolojik referanslarını -biraz da taktiksel bir stratejiyle- liberal demokrasinin evrensel amentülerine uygun seçmeye ve bu yolla kendilerini düşmanlarının gözünde meşrulaştırmaya çabaladılar.

"Büyük anlatı"ların, kapsamlı ideolojilerin aşınarak parçalanması, geçmişten getirilen kadim siyasî duruşların ve pozisyonların ortadan kalkmasına neden oldu. Örneğin Türkiye'de 90'lara kadar "kontrgerilla" konusunda böyle bir örgütün devlet içinde var olduğuna inanıyorsanız solcuydunuz, inanmıyorsanız sağcı. Öztürkçe kelimeler kullanıyorsanız solcu, "yaşayan Türkçe"yanlısıysanız sağcı. Her ideolojik kamp bu türden davranış kalıplarıyla ve pozisyonlarla donanmıştı; kimin ne olduğunu anlayabilmek ve doğru teşhis koyabilmek zor değildi. Gelgelelim, 90'lardan sonra kapsamlı ideolojilerin aşınması ve demokratlığın adeta siyaset-üstü bir meşru söylem haline gelmesiyle, bu gibi kalıplar ve tutumlar da asıl bağlamlarından koparak anonimleşti: Herkes, demokrat olduğunu ispatlamak ve bu şekilde mevcudiyetini düşman tehlikesinden korumak için, işine yarayacak bütün argümanları, menşeine bakmaksızın kullanmaya başladı. Başka bir deyişle, solculuk-sağcılık-liberallik-milliyetçilik-İslamcılık raflarında bulunan kullanışlı ürünler tek bir ortak demokratlık rafında birleşti ve her siyasî kökenden müşterinin kullanımına açıldı. Şüphesiz ki bu ortaklaşmada, 12 Eylül sonrasının ve bilhassa 90'lı yılların Atatürkçü devletçiliğinin, karşıtlarında yarattığı bıkkınlık da etkili oldu. Bununla başetmek için herkes liberal değerlerin, demokrasinin, insan haklarının, AB'nin ipine sarıldı.

Bu demokratlık ortaklaşmasının/mutabakatının bir sonucu, her bir kesimin, en demokrat ve en kapsayıcı-kucaklayıcı olduğunu karşısındakilere ispat etmek adına yekdiğerinin sıkça kullandığı ideolojik argümanları da kendi söylem dağarcığına dahil etmesiydi. İslamcılar ve muhafazakârlar, en has demokrat olduklarını cümle aleme göstermek için, solcuların ürettiği 12 Mart ve 12 Eylül argümanlarını sahiplenip kullanmaya başladı. Demokrat solcular, muhafazakârların desteğini çekebilmek için 28 Şubat'ı giderek artan oranda sorunsallaştırdı ve bu postmodern darbeyle hesaplaştı. Liberaller zaten çoğunlukla Marksist hareketten geldikleri için, onların dağarcığında sınıf savaşı, politik ekonomi analizi, araçsal devlet yaklaşımı, tarihsel ilerlemecilik gibi kavramlar vardı; bunları İslamcılara aktardılar.

2000'lere gelindiğinde manzara şöyleydi: Atatürkçülük ekseninde tanımlanan ve sınırlanan siyasal merkez çökmüş, merkez sağ ve sol partiler gerek ideolojik gerek kadrosal anlamda sıfırı tüketmiş, buna mukabil Atatürkçü merkezin karşısında hayli kalabalık ve farklı siyasî aidiyetlere mensup bir mağdurlar/ötekiler kümesi oluşmuştu. Tarihin bu kaotik evresinde AKP sazı eline alarak, kendi içinde yer yer çelişkili ve eklektik olsa da, olabildiğince farklı kesimlere demokrasi vaat eden bir muhafazakârlık söylemiyle öne çıktı. Söylemsel meşruiyetini demokratlıktan, "evrensel değerler"den, AB yanlılığından alıyordu; öte yandan dindarlığı bir siyasal kimlik olarak örgütlemeye ve mobilize etmeye dayandığı için geniş kitlenin teveccühüne mazhar olabiliyordu. Bu dönemde AKP'nin en büyük avantajı, karşısındaki siyasal hareketlerin bir biçimde eski Atatürkçü merkez ile ilintili bir geçmişten geliyor oluşuydu. Bu durum, AKP'nin 2002 öncesi ile sonrasını bıçakla keser gibi birbirinden ayırmasını ve 2002 öncesine ait olduğunu söylediği eski merkezin partilerini geniş gayrımemnun kitlenin gözünde kolaylıkla mahkum edebilmesini beraberinde getiriyordu.

AKP'nin izlediği söylemsel strateji çok-yönlü ve çok-katmanlıdır: Bir yandan, Menderes ve Özal'ın temsil ettiği merkez sağ çizginin günümüz şartlarına uyarlanmış bir mirasçısı olduğunu savunur, bir yandan da 2002 öncesinin siyasal hareketlerini "statüko ve vesayet" ile özdeşleştirerek topyekûn mahkum eder. Ülkücülere döner, "Siz bu vatanı korumak, bayrağı indirtmemek, ezanı susturmamak için komünistlerle savaştınız" der. Solculara döner, "Derin devletin bozkurtları sizi katletti" der. Milliyetçi duyarlılığı olanlara, "şehit kanlarıyla sulanan bu mukaddes topraklardaaaaaa..." diye başlayan nutuklar atarken, eşzamanlı olarak Kürtlere barıştan, kardeşlikten, özgürlükten bahseder. Liberallere AB ile entegrasyonun öneminden söz ederken, kendi mütedeyyin tabanına Batı kültürünün "millî ve manevî değerlerimizi" tahrip ettiğinden yakınır. Kısacası, hem en geniş demokratlık paydasında her kesimin gözlerini kamaştıracak söylemlere repertuarında yer verirken, aynı anda mütedeyyin kesimden başlayarak tüm toplumu kapsayacak bir siyasal İslam perspektifinin inşası için toplum mühendisliği yapar.

Gelgelelim, özellikle 2011 sonrasında AKP'nin söylem ve eylemlerinde birinciden ziyade ikinciye ağırlık verildiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. AKP'nin ve temsil ettiği İslamcı siyasal elitin yeni siyasal merkeze yerleştiği ve merkezin meşruiyet referanslarını tek başına tanımlamaya çalıştığı bir ortamda, tıpkı bir zamanlar eski Atatürkçü merkezin muhatap kaldığı gibi, geniş bir gayrımemnunlar ve muhalifler kümesinin karşısında birikeceği, bunların da yine demokratlık ekseninde AKP'ye itiraz getireceği ortada; hatta bu bir ihtimal olmaktan çıktı, vaka oldu. Aynı zamanda AKP'nin atıfta bulunduğu meşruiyet referansları liberal değerlerden ziyade İslamcı kimliğe dayanmaya başladı. Ve nihayetinde Gezi'de görüldü ki birbirine yıllarca öcü gibi bakmış farklı siyasal hareketler hiç de birbirini boğazlamadan, medenî bir şekilde, belirli bir talep etrafında biraraya gelebilir, geçici de olsa ortak siyaset inşa edebilir. Aslında bir bakıma AKP, kullanmayı alışkanlık haline getirdiği "Bizim dışımızdakiler bize karşı birleşti" söylemiyle, karşıtlarını sahiden -birleşmeye değilse bile- diyalog kurmaya itti diyebiliriz.

AKP'li "demokrat" yazarların buna tepkisi, bütün "laiklerin" fabrika ayarlarına geri döndüğü, yeniden Kemalistleştiği, millî iradeye savaş açtığı, aralarına "darbeci" cemaati de alarak iktidara topyekûn hücuma geçtiği şeklinde bir anlatıyı tedavüle sürmek oldu. Bunu yaparak bir yandan Türkiye'de kültür ekseninde bir bölünme olduğunu (laik-dindar), bu kültürel sınıfların organik ve homojen bir bütün olarak siyasette temsil edildiğini, "dindar çoğunluğun partisi" AKP'nin de "azınlık vesayetine" karşı devlet iktidarını ele geçirmek için sınıf savaşı verdiğini ima ediyorlardı. Bu söylem belli ki marketteki demokratlık rafına eski Marksistlerin bıraktığı bir paketti. Beri yandan, iktidarın ustalıkla uyguladığı "yüz surat hacı Murat" politikasının artık kendileri dışında hiç kimseyi inandırmadığını, farklı kesimleri birbirine düşman etmeye ve böylece kendisini onların bekaası için yegâne alternatif olarak pazarlamaya dayalı siyasetin giderek etkisizleştiğini gören birkaç uyanık AKP'li yazarın tedirginliğinin dışavurumuydu. Bir taşla iki kuş: Hem demokrat eleştiriyi (ve sahiplerini) itibarsızlaştır, hem de gerçeği tersyüz ederek demokratların entelektüel açıdan iflas ettiğini ilan ederek güya psikolojik üstünlük kur! Yersen... Bütün varoluşunu Erdoğan'ın siyasetteki varlığına ve onun emrinde militanlaşmaya, "kullanışlı aptal" olarak hizmet vermeye bağlayan birkaç kifayetsiz muhteris için gülünç bir durum.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi