Kapitalizm, yoksulluk ve patronlar

  • Alper Teryen
  • 21 Kasım 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Giriş

Geçen hafta gündeme damgasını vuran tartışmalardan birinin fitilini Ali Koç’un şu sözleri ateşledi: "Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir". Türkiye’nin en büyük sermayedarlarından birinden bu sözü duymak ne kadar da şaşırtıcı dememize kalmadan dün Nejat Eczacıbaşı da ‘Kapitalizm insalık için istenilen sonuçları vermedi’ sözleriyle bu tartışmaya katıldı. 

Türkiye’deki zenginlerin "zenginliğin kaynağı" meselesinde kafalarının bir hayli karışık olduğunu ispatlayan bu ifadeler aslında global ölçekte de büyük bir karşılığa sahip. İngiltere merkezli araştırma şirketi YouGov’un yaptığı ankete göre, kapitalizmin beşiği sayılan Amerika’da toplumun yüzde 55’i, İngiltere’de ise yüzde 64’ü kapitalizmin yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yaptığına inanıyor. Peki bu gerçekten doğru mu?


Ama hangi kapitalizm?

Kapitalizm, tanımlaması zor bir olgu. Liberaller/liberteryenler (yani liber+ camiası) kapitalizmi, özel mülkiyet haklarının koruyan, kanun önünde eşitlik ilkesini içselleştirmiş, serbest ticaret ve girişim özgürlüğünü güvence altına alan bir hukuk sistemi çerçevesinde devletin ekonomide aktör olarak değil düzenleyici olarak yer aldığı ve müdahalelerinin keyfilikten uzak olacak şekilde minimum seviyede tutulduğu bir ekonomik düzen olarak tanımlar. Bu sistemi serbest piyasa kapitalizmi olarak da adlandırabiliriz.  Liber+’lar serbest piyasa kapitalizminin ideal bir form olduğu ve dünyada bu ideali tam anlamıyla yaşatanlardan ziyade buna görece yaklaşan ülke ekonomilerinin var olduğu düşüncesinde büyük ölçüde hem fikirdir.

Uygulamada ise kapitalizm, özellikle son dönemde bu idealden uzaklaşan bir seyir izlemekte. Demokratik prensipler çerçevesinde yönetilen gelişmiş ülke ekonomilerinin bir çoğunda mülkiyet haklarını koruyan bir hukuk sistemi kuşkusuz mevcudiyetini korumakta. Ama serbest piyasa kapitalizmi için gerekli bu asgari şartı sağlamaları devletlerin, özellikle 2008 krizi sonrası, giderek artan dozda ekonomik hayata müdahale ettiği gerçeğini görmezden gelmemize gerekçe olamaz. Aşağıdaki grafik, Heritage Vakfı’nın ekonomik özgürlükler çalışmasına  temel teşkil eden kriterlerden biri olan hükümet büyüklüğü endeksinin gelişmiş demokratik ülkelerdeki tarihi seyrini göstermekte. Görüldüğü üzere, gelişmiş ekonomilerde endeks son 10 yılda (artan merkezi yönetim harcamaları yüzünden) ortalama yüzde 15’e yakın gerileme kaydetmiş. Endeks verisinin yükselmesi devletin küçüldüğü ve ekonomik özgürlüğünün arttığı manasına gelmekte. Burada ise görüldüğü gibi durum tam tersi.

Tablo 1: Ekonomik Özgürlükler Endeksi – Hükümet Harcamaları          


Kaynak: Heritage Vakfı

 

Dünya son 20 yılda yoksullaştı mı?

Koç ve Eczacıbaşı’nın iddialarına geri dönecek olursak: Evet son yıllardaki aksi trende rağmen, Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile beraber son 20 yılda küresel ekonominin daha kapitalist bir forma büründüğünü kabul edebiliriz. Peki bu dönemde yoksulluk daha da arttı diyebilir miyiz? Bu sorunun cevabını vermekten önce, yoksulluğu doğru bir şekilde tanımlamalıyız. Yoksulluk, sanıldığının aksine zengine kıyasla daha az bir servete sahip olmak değildir. O daha çok, temel insani ihtiyaçları giderme eşiğini aşamama problemidir. Gelişmiş bir ülkede görece bir yoksul, gelişmemiş bir ülkenin en zengin dilimine girebilir. Bu subjektiviteyi ortadan kaldırmak adına, Dünya Bankası yoksulluğu objektif bir kriterle tanımlamış ve günlük reel satın alma gücü 1.90$’dan az olanları mutlak yoksul olarak kategorize etmiştir.

Dünya Bankası verilerine göre, 1990 yılında toplam dünya nüfusunun yüzde 40’ı mutlak yoksulluk seviyesinin altında yaşarken, bu rakam şu an yüzde 12 seviyesinde. Sadece gelişmemiş ülkelerde de yoksulluğun ciddi oranda azaldığını ve mutlak yoksulluk oranının aynı dönemde yüzde 43’den yüzde 21’e indiğini görüyoruz. Yani sanıldığının aksine kapitalizm küresel düzlemde (eksik veya aksak da olsa) kabul gördükçe yoksulluk daha da azalmakta. Buna ilaveten ortalama yaşam süresiokur yazarlık, kaliteli beslenme ve bebek ölüm oranı gibi göstergelerin de aşağıda işaret ettiği gibi küresel refah sadece niceliksel değil niteliksel anlamda da gelişmekte.

Tablo 2: Dünyada mutlak yoksullun altında yaşayan nüfus

Kaynak: Humanprogress.org

 

Tablo 3: Dünyada ve az gelişmiş ülkelerde ortalama yaşam beklentisi

Kaynak: Humanprogress.org, Dünya Bankası

 

Tablo 4: Dünyada ve az gelişmiş ülkelerde 15-24 yaş arası okur yazarlık oranı

Kaynak: Humanprogress.org, UNESCO

 

Tablo 5: Dünyada ve az gelişmiş ülkelerde yetersiz beslenen nüfus

Kaynak: Humanprogress.org, Gıda ve Tarım Örgütü

 

Tablo 6: Dünyada ve az gelişmiş ülkelerde bebek ölüm oranı

Kaynak: Humanprogress.org, Dünya Bankası

 

Yoksulluğun çaresi hangisi: Devlet mi piyasa mı?

Peki bu nasıl gerçekleşti? Çalışmalar, düşük gelirli kesimlerde yaşanan refah artışında en önemli faktörün ekonomik büyüme olduğunu göstermekte. Sanıldığının aksine sosyal adalet program ve kurumları çok sınırlı bir etkiye sahipken; bahsedilen dönemde yoksulluğun azalmasının yüzde 70’ini tek başına daha yüksek ekonomik büyüme oranları ve uluslararası ticaretteki dramatik artış ile açıklayabiliyoruz.

Yüksek ekonomik büyümeye ulaşmak nasıl mümkün? Hangi ülkeler daha hızlı büyür? Serbest piyasaya dayalı ekonomiler mi yoksa devlet müdahalesinin yoğun olduğu karma ekonomik sistemler mi daha yüksek büyüme vaat etmekte? Heritage Vakfı tarafından hazırlanan 2015 yılı ekonomik özgürlükler endeksi çalışması bu sorulara fazlasıyla cevap vermekte.

Çalışma, son 20 yılda ekonomik özgürlükleri en çok artan ülkelerde ortalama büyüme oranı yüzde 3.6 iken, bu konuda en zayıf performans sergileyen ülkelerin sadece yüzde 2 büyüyebildiğini ortaya koyuyor. Yani 20 yıl önce milli geliri iki eşit ülkeden serbest piyasaya daha yaklaşanı, uzak kalanına kıyasla ekonomisini yüzde 36 daha fazla büyütebilmiş demektir bu.

Tablo 7: GSYİH reel büyüme oranları


Kaynak: 2015 Ekonomik Özgürlükler Endeksi, Heritage Vakfı

Bu yüzden, ekonomik açıdan en özgür ülkelerin dünyada en yüksek kişi başına düşen milli gelire sahip olmaları tesadüf değil. Ne acıdır ki, serbest piyasa kapitalizmini en az benimseyen; yani devlet müdahelesinin ve baskısının çok daha fazla hissedildiği özgür olmayan ülkeler ise en düşük milli gelire sahip olanlar. Rakamsal anlamda, özgür ekonomiler kapalı ekonomilere kıyasla yaklaşık 8 kat daha yüksek kişi başı gelire sahip.

Tablo 8: Kişi başına düşen milli gelir, satın alma gücü paritesine göre düzeltilmiş ($)

Kaynak: 2015 Ekonomik Özgürlükler Endeksi, Heritage Vakfı

 

Bu tablodan gelişmiş ülkeleri çıkardığımızda ulaştığımız sonuç yine çarpıcı. Fraser Enstitüsü’nün Ekonomik Özgürlükler Raporundan derlenen verilere göre dünyanın en yoksul yüzde 20’lik diliminde bulunan ülkeler içerisinde ekonomik özgürlük puanı daha yüksek olanların kişi başına düşen milli geliri, düşük olanlardan yüzde 50 daha fazla.

Tablo 9: Ekonomik özgürlükler ve kişi başı milli gelir arasındaki ilişki - En yoksul yüzde 20’lik dilimdeki ülkeler

Kaynak: 2011 Ekonomik Özgürlükler Raporu, Fraser Enstitüsü

Servetin büyük kısmının azınlık zengin kesimin elinde bulunma ihtimalinden dolayı kimileri için kişi başına milli gelir tatmin edici bir gösterge olmayabilir. Ama aynı çalışma gösteriyor ki, ekonomik özgürlüğü yüksek ülkelerde gelir, kumanda/kollektivist ekonomilere kıyasla daha dengeli dağılmakta. En özgür 50 ülkenin Gini katsayısı 0.36 olarak hesaplanırken, bu en az özgür 50 ülkede 0.43. (Gini Katsayısı 0-1 arasında değişir ve rakamın artması gelir dağılımının dengesizliğine işarettir). Bu durum, ‘kapitalizm refah yaratırken aynı zamanda eşitsizliklere de sebep oluyor’ iddiasındaki kişilerin haksızlığını da ortaya koymakta.

Liberal ve illiberal ekonomilerde görülen yoksulluk oranlarını ele aldığımızda, yine sürpriz olmayan sonuçlarla karşılaşmaktayız. Ekonomik özgürlüklerin artması, sadece yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısını değil aynı zamanda sağlık, eğitim ve diğer sosyal imkanlardan faydalanamayan insan sayısını da önemli derecede azaltmakta. Heritage Vakfı'nın çalışmasına göre, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının bütün ülkeler için derlediği çok boyutlu yoksulluk endeksi verileri baz alındığında, yoksulluk yoğunluğu daha kapitalist ülkelerde yüzde 6 iken, piyasa karşıtı ülkelerde bu rakam yüzde 22.

 

Kafa karışıklığının nedeni: Ahbap-çavuş kapitalizmi

Görüldüğü gibi, ekonomik özgürlüğü temel alan serbest piyasa kapitalizmi sıfır toplamlı bir oyun değil. Yani zenginin, yoksulun daha da yoksullaşması pahasına zenginleştiği iddiası bir safsatadan ibaret. Zaten bu piyasanın fıtratına da aykırı. Bir sermayedarın servetini daha da artırması için tüm toplumun yararına bir ürün veya hizmeti en iyi kalite ve en uygun fiyatta sunabiliyor olması lazım. Aksi takdirde tüketiciler rakibini tercih eder ve kendisi de hedeflediği gelire ulaşamaz. Serbest piyasa bu açıdan kendiliğinden doğan bir kazan-kazan düzenidir.

Koç ve Eczacıbaşı’nın kapitalizme gösterdiği alerjinin ardındaki neden tam da bu noktada anlaşılabilir. Milton Friedman’ın isabetle belirttiği gibi, diğer şirketlerle rekabete girmek gerekliliği, sermayedarların serbest piyasa kapitalizminden hazzetmemesine neden olur. Bu yüzden onlar toplumun gözüne girmektense devlet yöneticilerinin gözüne girmeyi tercih ederler. Lobicilik faaliyetleri, siyasi kampanyalara destek, siyasetçilerle özel randevular sayesinde kendi çıkarlarını koruyan regülasyonlara sahip olacakları bir ahbap-çavuş kapitalizmi, topluma çare olacak bir ürün veya hizmet sunmalarını gerektiren serbest piyasa kapitalizminden daha cezbedicidir.  

Ve evet, ortada sıfır toplamlı bir oyun varsa, orada ahbap-çavuş kapitalizminden şüphelenebiliriz. Mesela biliyoruz ki, şirketleri korumak adına getirilen ithalat sınırlamaları tüketicilerin daha ucuz ve kaliteli ürünlerle buluşmasını engeller ve onların alım gücünü zayıflatarak yoksullaşmasına neden olur. Ya da "batmak için çok büyük" yaklaşımı yüzünden işini düzgün yapamayan bir çok şirket devlet teşvikleri ve yardımlarıyla ayakta tutulurken, şirketlere aktarılan kaynakların daha yüksek bütçe açığı ve borçlanma ihtiyacına neden olmasından doğan finansal ve mali yük ise vergi veren tüm toplumun ve hatta gelecek nesillerin omzuna yüklenir.

 

Sonuç

Yazının başında da işaret ettiğimiz gibi, son dönemde artan devlet müdahaleleri, ahbab-çavuş kapitalizmi dediğimiz sermayedar yanlısı bir iktisadi paradigmanın ürünü. Bu da serbest piyasa kapitalizminin verimli işlemesine engel olmakta ve yoksulluğu engelleme potansiyeline sekte vurmakta. Şayet devletin piyasa üzerindeki gölgesi bu hızla büyümeye devam ederse, son 20 yılda görülen iyileşmelerin hızının da aynı oranda yavaşlayacağına hiç şüphe yok.

Bu yüzden, Ali Koç’un hakkını bu noktada teslim etmekte fayda var. Eşitsizliğin ortadan kalkması için, toplumun büyük kısmını dışlayan ve sadece sizleri kollamaya hizmet eden ahbap-çavuş kapitalizminin ortadan kaldırılması gerekir.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi