"Her şafakta ölürüm"

  • Can Beysanoğlu
  • 22 Eylül 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Mümtaz Soysal'ın 12 Mart öncesinde Milliyet'te çıkan bir yazısının başlığıydı bu. Devrimci aydınların kestirme yoldan ülkeyi düze çıkaracaklarını sanmalarına dönük bir taşlamaydı; gecesini gündüzüne katıp çabalamak yerine kolay yoldan bir çırpıda güzel günlere ulaşacağına inananların, sihirli formüllere ve kurtarıcılara umut bağlayanların daima hayal kırıklığıyla karşılaşacağını söylüyordu.

Türkiye'de uzun zamandır devrimci aydınların değil ama liberal aydınların devletle (ya da "iktidar"la) olan ilişkileri tartışılmakta. Liberal aydınların milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı siyasî güçlerle ya da hükümetlerle olan ilişkisine yöneltilen en büyük suçlama, illiberal İslamcıların siyasal sistemde egemenlik kurmasını liberallerin kolaylaştırdığı iddiası oldu. Bu aydın kesimine yönelik suçlamaların gereğinden fazla abartılı olduğu söylenebilir mi? Hem evet, hem hayır. Evet, abartılı, çünkü liberaller nicelik bakımından toplumda dikkate alınamayacak kadar küçük bir azınlık, hatta entelektüel camiada bile sayıca fazla oldukları öne sürülemez. Öyleyse günah keçisi ilân edilmeleri haksızlıktır. Hayır, abartılı değil, çünkü liberaller her ne kadar sayıca az olsa da, kamuoyu oluşturan mecralarda etkin yerlerde bulunuyorlar. Daha da önemlisi, liberal fikirler Türkiye'de ciddi bir "meşruiyet referansı". Bunun iki sebebi var: Birincisi, son 30 yılda tüm dünyada liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi, fikrî alanda rakiplerine söylemsel üstünlük kurdu. İkincisi, Türkiye'deki demokratikleşme sürecine rehberlik etmeye en hazır fikirlerle mücehhez olanlar liberallerdi. Siyasal alanda güç pekiştirmek isteyen kesimlerin, karşıtlarına "ahlakî üstünlük" sağlayabilmeleri kapsayıcı ittifaklar inşa etmelerine ve özgürlükçü politikalar üretmeye bağlı olduğu ölçüde liberaller "aranan adam" muamelesi gördü.

Liberal aydınların da bu fırsatı algılayıp, bundan yararlandıklarını söyleyebiliriz. Hatta sonradan liberalizme meyleden pek çok aydının motivasyonlarından biri de bu cazip ikbâl fırsatlarıydı. Liberaller önce Özal'da, sonra uzun müddet Erdoğan'da, aradıkları "mesihi" bulduklarını farzettiler. Entelektüel sermayelerini onların istifadesine açtılar, bu sayede kendileri de etkin birer "kanaat önderi" hâline geldiler.

Liberal aydının "organik aydın" olması nasıl mümkün oldu? Bu meseleyi iki açıdan ele alabiliriz. Birincisi, "aydın"ın genel konumuyla ilgilidir: Bu zümre, toplumsal gerçekliğe dair bilgiyi algılama, toparlama, teorize etme ve kamusallaştırma işlevi üstlenmiştir. Modern toplumda aydın, başlı başına birer uzmanlık sahası olan farklı disiplinler tarafından üretilen bilgiyi derleyerek bir kapsamlı teorik çerçeve içerisine "indirger". Onun işi, giderek karmaşıklaşan, geleneksel anlam kodları çözünen, bilimsel gelişmeler sayesinde "teknik bilgi" haznesi genişleyen toplumda, yeni anlam kodları üretmektir; özel ve imtiyazlı bir zümre olması teknik bilgiye hâkim oluşundan değil, teknik bilgiyi pratik/tecrübî bilgiyle harmanlayarak toplumun kullanımına uygun kalıplar yaratmasından gelir. Dolayısıyla bu zümre, konumunu yukarıdan aşağıya toplumsal değişimi sağlama misyonu doğrultusunda da kullanabilir, çünkü bu sayede etkin ve imtiyazlı olmayı sürdürecektir.

İkinci olarak, Türkiye'de aydının konumu üzerinde durmakta fayda var. Tanzimat'tan itibaren uzun süre Batılılaşma serüvenimizin taşıyıcısı, aydın ile bürokrasinin oluşturduğu iktidar bloku idi. Aydın, modernleşmenin öncüsü olmasına yarayacak donanımı ve pozisyonu, devletin bir aygıtı olmasından alıyordu; devletin askerî ve siyasî yapısını güçlendirmeye yönelik reformlar modernleşmenin başlıca müşevviki olunca, bu yeni yapının gerektirdiği yukarıdan aşağıya doğru toplumsal değişimi başarma, yeni yapıya uygun toplumu bilfiil inşa etme yolunda devletin en büyük müttefiki, hatta geçimini dahi devlete borçlu olanlar aydınlardı. Bizde liberal aydınların çoğunun geçmişte sol-modernleşmeci ideolojilerin savunucusu oldukları hatırlandığında, onların liberalizme geçişinin bir misyon ve zihniyet değişiminden ziyade, bir kabuk değişikliği olduğunu görebiliyoruz.

Bu durum, toplumu ikna etmeyi değil siyasal eliti ikna etmeyi ön plana alan, ülkenin selâmete çıkışını "idealist" yöneticilerin birer mesih edasıyla topluma değişim asâsını sallamasında bulan aydın tavrının nedenini bize açıklıyor. Bir kısmı, çareyi, şarklı toplumlarda değişim dinamiğinin bulunmadığından hareketle, bize "evrensel liberal doğruları" gösteren AB'ye sarılmakta bulurken, diğer bir kısmı da İslamcıların organik aydını olmaya ve onlara kılavuzluk etmeye soyundu. Tabii ki tutkulu bağlanmalar, beklentiler karşılanmadığında, tutkulu düşmanlıklara dönüştü. Kurtar(ıl)ma ümidiyle her şafağa ümitle uyananlar, umduklarını bulamadıklarında sükût-u hayale uğradılar.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi