Hangi entegrasyon?

  • Can Beysanoğlu
  • 13 Ocak 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Charlie Hebdo saldırısının üstünden bir hafta geçti. Türkiye, gerek resmî makamları gerekse iç kamuoyu bakımından, menfur eylemin ne ifade ettiğini kavrama bakımından pek iyimser olunacak bir noktada değil. Hükümet hep bir ağızdan katliamı kınadı; Davutoğlu fevkalâde doğru bir adım atarak Paris'teki büyük yürüyüşe iştirak etti; ayrıca "Batı" ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerin sıhhati bakımından hiç de hafife alınmaması gereken tezler ileri sürdüler. Kamuoyunun liberal, sol, Atatürkçü kesimleri "Je suis Charlie" diyerek ilkesel anlamda doğru bir tavır alırken, milliyetçi ve mukaddesatçı çevreler de en azından katliamı onaylar bir tutum içerisinde olmadılar ya da -politik doğruculuk adına- kerhen olamadılar.

Öyleyse problem nerede? Problem, meselenin derinlemesine irdelemesinin büyük ölçüde es geçilmesinden ve bu elim hadisenin bile gündelik siyasî kavgalarda araçsallaştırılmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Bu açıdan, daha özenli bir bakış gösteriyor ki, (1) iktidar ve ona eklemlenmiş kesimler, meseleyi bir "ifade özgürlüğü" meselesi olarak da ele almama konusunda ısrarcılar, (2) İslamcı cenah, dünyada bütün projektörlerin Müslümanların üzerine çevrilmiş olmasının verdiği tepkiyle, bir karşı-atak yaparak, "asıl gerçek suçlu"nun Batı dünyası olduğunu, Müslümanlardan gelen şiddet içerikli reaksiyonların ise Batı'nın zulmüne verilmiş "aşırı" cevaplar, ya da bizzat Batı eliyle üretilen "arızî sapma"lar olduğunu vurguluyor, (3) saldırının faturasının Avrupalı Müslümanlara kesilmesinden endişelenen demokrat çevreler ise sunî ve klişe bir çok-kültürlülük ve birarada yaşama söylemini sakız gibi çiğniyor, fakat etnik ve dinî azınlıkların/göçmenlerin yeni toplumlarına nasıl entegre olacakları sorusunun cevabını dişe dokunur şekilde veremiyorlar.

Bu faktörlerden her biri tek tek üzerinde durulmaya değer. Önümüzdeki dönemde Avrupa'da yaşayan Müslümanların durumunu, Avrupa devletlerinin göçmen politikalarını, güvenlik ve terörle mücadele olgusunu, yükselen göçmen karşıtlığını ve bu minvalde İslamofobi'yi, nihayet bu noktada zurnanın zırt dediği yer olan entegrasyon sorununu sıkça konuşacağız sanıyorum.

Azınlıkların entegrasyonu meselesi, büyük ölçüde sığ ve indirgemeci kalıplara hapsedilerek tartışıldı; Avrupa'daki merkez sağ ve sol siyasetin bu konuyu layıkıyla teşhis edebildiklerini, sonrasında da tedaviye soyunduklarını söyleyemiyoruz: Aksi geçerli olsaydı, şu anda konuştuğumuz konular gündemimizde olmazdı zaten. Sağ siyaset, sorunun doğal akışı içinde çözüleceğini, ulusal kültüre ve sosyal şartlara adapte olabilen göçmenlerin bunu başarabileceğini, olamayanların ise kaderlerine boyun eğeceklerini söyleyip durdu. Batı'nın "evrensel" değerleri zaten özgürlüğü ve çoğulculuğu içeriyordu; farklı kültürlerden gelenlerin yapması gereken, bu yüksek değerlere uyum sağlayabilmek, kendi geleneksel kültüründen sıyrılabilme ustalığını gösterebilmekti. Bunda başarılı olamayanların ise şikâyet etmeye hakkı yoktu; hele ki böyle ayrık otu gibi duranların ve sorun çıkaranların varlığı karşısında, esas o ülkelerin kendi halklarının şikâyet etmesi gerekirdi.

Sol ise meseleyi çok-kültürlülük ekseninde çözülebilir addetti. Sosyal demokratlardan daha sola doğru gidildikçe, çok-kültürlülüğün kimlik siyasetini ve gettolaşmayı teşvik eder bir nitelik kazanacağı farkedilmedi. Buna göre, ülkeye sonradan gelenlerden, beraberinde getirdikleri geleneksel kültürlerinden arınmalarını beklemek bir modernist kibire işaret ediyordu. Oysa kültürler arasında "modern" ve "modern-öncesi/dışı" ayrımı yapmak yanlıştı: Her kültür kendi içinde değerliydi ve kültürleri hiyerarşik bir sınıflandırmaya sokmak, azınlıklara tekçi bir dayatmada bulunmak demekti. İcabında her göçmen topluluk, kendi benimsediği normlar ve değerler doğrultusunda yaşayabilmeli, kamusal alan ise bu çoğulluğu koruyacak şekilde dizayn edilmeliydi. Birey, ait olduğu kimlik etrafında toplumsallaşırdı; öyleyse sosyal, kültürel, hatta ekonomik ortak normlar bu kimlik çoğulculuğunu merkeze alarak, her birini sistemin eşit paydaşları olarak görerek, katılımcı demokratik usüllerle belirlenmeliydi.

Her iki yaklaşımın ortak kusuru, gettolaşmayı, cemaatleşmeyi, içe kapanmayı, kimlik etrafında siyasallaşmayı önleyememiş ve hatta teşvik etmiş olmalarıdır. Entegrasyonun merkez sağ versiyonu, ötekinden bir nebze daha gerçekçidir. Herşeyden önce, sorunun tümüyle siyaset tarafından çözülebilir bir sorun olmadığını, bilâkis çok daha karmaşık etkenlerin belirleyici olacağı uzun ve meşakkatli bir sürecin kaçınılmaz sayılması gerektiğini teslim etmektedir. Öte yandan, sağcı yaklaşım, bir Batı toplumu ile Batı-dışı topluluklar arasındaki ilişkilerin, Batı'nın vaktiyle kendi içinde ve kendisi için belirlediği normlar ışığında şekillenebileceğinden fazlasıyla emindir. Oysa burada yeni bir sorunla karşı karşıyayız. Bu da Batı-dışı kültürleri yaşayan ve yaşatan bireylerin, Batılı bireylerle olan ilişkisinde "eşit haklar"ın yanısıra "eşit saygı" talep ettiği bir devirde bulunduğumuzdur. "Eşit saygı" ise, bu kesimlerin Batı kültürü ile bütünleşmekte tereddüt yaşadığı durumlarda talep edildiğinde, modern olmayan kültürlere müsamaha gösterilmesi şeklinde anlaşılmakta; bu da sağın yüzünü ekşitiyor tabii. 

"Bütünleşmekte tereddütler" dedim. Batı dışından gelen göçmen topluluklar, yeni geldikleri ülkelerde, kendilerince haklı sebeplerle, cemaatleşmeye yatkın görünürler. Kendi kökeninden yahut kendileri gibi insanlarla yaşar, ataerkil davranış normlarının ve topluluk hiyerarşilerinin güçlü olduğu, geleneğin etkin kılındığı bir "mekanik dayanışma" toplumu özelliği gösterirler. Bu cemaatleşme, belirli yönleriyle onlara güç verebileceği, çoğunluğa entegre olmalarına yardımcı olabileceği gibi, belirli yönleriyle tam tersi bir tesir yaratarak, toplumdan iyice izole olmalarına ve bu yüzden kimliklerine fanatikçe sarılmalarına yol açabilir. Avrupa genelindeki Müslüman cihadçıların profili ikinci şıkkın geçerliliğine işaret ediyor. Üstelik bu tecrit ve içe kapanma hâli, içinde bulunulan topluma hınç ve nefret duyguları besleyerek intikam peşinde saldırganlaşmaya kadar işi vardırabiliyor. Bu noktada, sözkonusu gençler, dinî kimliklerini bir sığınak telâkki edip çareyi orada aradıkça, bugünün modern toplumsal koşullarının onun önüne çıkardığı yeni sorunlara din ve gelenek merkezli cevaplar vermekte zorlanıyor; bu da toplumun büsbütün reddine kapı açıyor. Toplumu radikal biçimde reddetmenin yolu olarak, evrenselci mutlak hakikat iddiasına sahip dinin en radikal yorumları "güvenli liman" oluveriyor.

"Eşit saygı" talep ediliyorsa, solun önerdiği formüller mi aranan devadır azınlıkların entegrasyonu için? Pek zannetmiyorum böyle olduğunu. Birincisi, entegrasyon uzun vadeli bir süreçtir ve her iki taraftan da kendini dönüştürmesini bekler. Yani göçmenleri bünyesine kabul eden taraf da, göçmen topluluklar da "alıştıkları" hâlleriyle kalamazlar; evrimsel bir deneme, yanılma, keşif süreci içerisinde dönüşmek zorundadırlar. Çok-kültürlülük söylemi ise kimlikleri verili kabul eder, çoğunluk kimliği ile azınlık kimliği arasındaki ilişkileri kurucu rasyonalist metotlarla dizayn etmeye uğraşır. Bu görev katılımcı demokratik yöntemlerle yürütülmek istendiğinde, temsilî demokrasi zorlanır ve işlevsiz hâle gelir. İkincisi, toplumun çoğunluğunu, azınlığın kültürünü kayıtsız şartsız kabullenmeye çağırmak hem çoğunluğu tepkiselleştirecek, hem de azınlığı değişmek için çaba sarfetmekten alıkoyacaktır.

Peki ne yapılmalı? "Eşit haklar" ve "eşit saygı" talepleri gerçekçidir. Bunun tahakkuk ettirilmesinin önünde gerek iktisadî engeller, gerek idarî-siyasî açmazlar var elbette; bu apayrı bir yazının konusu. Kültürel entegrasyon bakımından ise, evvelâ, azınlığı çoğunluğun kültürüyle etkileşebilir kıvama getirmek gerekiyor; bu noktada hükümetlerin sosyal ve ekonomik programlarla işe koyulmaları şart. Bu programlarda hedeflenen, (1) azınlığın gettolaşmasını engellemek, (2) farklı kültürlerle temas etmesi için teşvik etmek, (3) geleneksel normların ve ataerkil toplumsal ilişkilerin aşınması korkusunun izâle edilebilmesi için gerekli sosyoekonomik güvenceleri sağlamak olmalıdır. Birinci maddenin hayata geçmesi, azınlıklara yönelik önyargılı bakışların giderilmesi için çoğulculuğun ön plana çıkarılmasını, ve hayata birkaç adım geriden başlayan azınlıklara fırsat eşitlikçi imkânlar tanınmasını öngörür. İkinci madde, onların o ülkenin ulusal kültüründen kopmamalarını gözetir. Bu bakımdan, azınlıkların çocuklarının azınlık okullarına değil çoğunluğun teveccüh ettiği okullara gitmesini teşvik gibi önlemleri içerir. Üçüncü madde ise ailenin korunmasını esas alan muhafazakâr hükümetlerin ilgi alanına giriyor. Ayrıca devletin, azınlık kurumlarıyla daha yakın diyaloğa ve işbirliğine girmesini ima ediyor. Bu noktada, refah haklarının bu azınlığa mensup bireyler tarafından suistimal edilebileceği, bu yüzden onların topluma entegre olmak için kendilerini sıkma ihtiyacı hissetmeyecekleri savunulabilir. Bu ihtimâl sahiden de vardır. Lâkin, bu riskin alınmasından başka yol göremiyorum ben. Deneye yanıla, bata çıka, düşe kalka da olsa ancak bu tedricî dönüşüm metoduyla sağlıklı bir entegrasyon sağlanabilir.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi