Gelir dağılımı, eşitlik ve adalet

  • Soner Bastiat
  • 19 Ocak 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Oxfam isimli kuruluşun geçenlerde yayınlamış olduğu araştırma pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Söz konusu araştırmaya göre dünyanın en zengin 62 kişisinin serveti, dünya nüfusunun %50’sinden daha fazlaydı. Bu durum pek çok kişiye göre korkunç bir "adaletsizlik"le karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor ve devletin yeniden dağıtım mekanizmalarını çok daha acımasız bir biçimde çalıştırması gerektiğini ispat ediyordu. Ali Koç’un malum açıklamalarından beri bu konuyu ele almak istiyordum. Bu son araştırmayla beraber artık değinme vaktinin geldiğini düşünüyorum. Konuyu elimden geldiğince basit bir şekilde, yedi kısımda ele almaya çalışacağım.

Birinci kısım: Gelir farklılıkları ille de “adaletsizlik” demek değildir. Örneğin Sergey Brin'i ele alalım. Google'ı icat ederek hepimizin hayatını kolaylaştırdı ve dünyayı daha iyi bir noktaya taşıdı -ceteris paribus-. Neden Sergey'in benden daha zengin olması adaletsizlik olsun ki? Bir de devletle girdiği kirli ilişkiler çerçevesinde yolsuzluk yaparak, rüşvet dağıtarak zenginleşenleri ele alalım. Burada çok farklı bir durumla karşı karşıyayız ve bunun bir adaletsizlik sonucu yaratılan zenginlik olduğu konusunda kafamız net. Dolayısıyla ben öncelikle gelir eşitsizliğinden çok, eşitsizliğin nasıl gerçekleştiği ile ilgilenmemizin daha anlamlı ve sağlıklı olduğunu düşünüyorum.

Eğer kimin zengin olup olmayacağını belirleyen bir otorite olsaydı bu gerçekten adaletsiz olurdu. Ama eğer kimin zengin olup olmayacağına biz (tüketiciler) karar veriyorsak bunu adaletsiz olarak görmek biraz zorlama bir yorum. X bir eşyayı (mesela iPhone) satın alarak / kullanarak, aslında kimin zenginleşip zenginleşmeyeceğine biz karar veriyoruz (oy vermek gibi düşünün). Örneğin iPhone yerine Vestel telefon kullanırsanız gelir dağılımını daha “eşitlikçi” bir noktaya taşımış olursunuz. Veya Google yerine Yandex’te arama yaparsanız yine daha eşitlikçi bir dağılım sağlamış olursunuz. Dolayısıyla ortada ille de bir adaletsizlik varsa, sözkonusu adaletsizliğe bizim kendi kararlarımız sebep olmaktadır.


İkinci kısım: Gelir eşitsizliğinden bu kadar rahatsız olmamızın bir diğer sebebi de eşitsizlik ile yetersizliği birbirine karıştırmamız olabilir. Dünyadaki herkesin en az 10 milyon doları olduğunu düşünün (mevcut alım gücüyle). Böyle bir dünyada eşitsizliği bu kadar sorun eder miydik? Demek ki sorun ettiğimiz şey aslında kendi başına “gelir eşitsizliği” değil. Asıl derdimiz insanların genel olarak iyi hayat standartlarına sahip olması. Kazakistan ile Moldova İngiltere’den, İsviçre’den ve Amerika’dan çok daha iyi (eşitlikçi) bir gelir dağılımına sahip. Kaçımız İsviçre yerine Kazakistan’da yaşamak ister? Önemli olan gelir dağılımı değildir, önemli olan vatandaşların sahip olduğu ortalama hayat standartlarıdır. (http://data.worldbank.org/indicator/si.pov.gini)

Üçüncü kısım: Eşitsizlikten bahsederken yoksulluktan bahsetmemek olmaz. Aklımızda tutmamız gereken en önemli şey iki tip yoksulluk tanımının olduğu. a) Mutlak yoksulluk b) Göreceli (nispi) yoksulluk. Mutlak yoksulluk, kısaca günde 1-2 dolardan daha az gelire sahip olanlar için kullanılır. Göreceli yoksulluk ise kısaca yaşadığınız ülke/bölge içindeki oranları ölçer. Uzatmamak için çok detaya girmek istemiyorum ama her zaman dikkat etmemiz gereken yoksulluk oranı mutlak yoksulluk oranlarıdır. Göreceli yoksulluk oranlarının bu noktada pek bir anlamı yoktur. Ve dünyadaki mutlak yoksulluk oranı sürekli düşüyor. Hatta verilere göre yakın bir zamanda mutlak yoksulluğu tümden dünya üzerinden silebiliriz.

http://www.worldbank.org/en/news/press-release/2015/10/04/world-bank-forecasts-global-poverty-to-fall-below-10-for-first-time-major-hurdles-remain-in-goal-to-end-poverty-by-2030

Peki zengin ile fakir arasında bu kadar uçurum varken nasıl oluyor da mutlak yoksulluğu bitirmek üzereyiz? Bu konu tamamen “pastayı büyütmek” ile alakalı. Bu konuya 6. ve son kısımda tekrar değineceğim.

Dördüncü kısım: “Gelir”e odaklanan eşitsizlik üzerine devasa bir literatür varken, daha çok dikkat çekmeye çalışacağım “tüketim”e odaklanan eşitsizlik literatürü kendini yeni yeni geliştirmekte fakat gittikçe daha çok önem kazanmakta ve büyümektedir. Yakın zamanda eşitsizlik tartışmalarında “tüketim eşitsizliği” kavramını daha çok duyacağız. Dünyada gelir eşitsizliği oldukça yüksek boyutlarda olsa dahi insanların hayat standartları ve yaptıkları tüketimlere odaklandığımızda dramatik farklar göremiyoruz.

(http://www.econstor.eu/dspace/bitstream/10419/25457/1/515322652.PDF)

Kuşkusuz ortalama bir Romalı ile Crassus (Romalı zengin) arasındaki eşitsizlik, ortalama bir Amerikalı ile Bill Gates arasındaki eşitsizliğe göre çok daha kötüydü. Crassus her gün döneminin en güzel yemeklerini yiyip en iyi şaraplarını içerken, sıcak su dolu küvetinde düzenli olarak yıkanırken, soğuktan ve aşırı sıcaklardan korunurken, ortalama “şanslı” bir Romalı ekmekten başka bir yiyecek bulamadan hayatını güçlükle sürdürmeye çalışırdı. Evet şanslı olanlar zira pek çok kürek mahkumu ile arenada “eğlence” olması için vahşi hayvanların önüne atılan esirlere de sahipti Romalılar. Bütün günü bir parça ekmekle geçirmek bir şanstı.

Bir de Gates ile ortalama bir Amerikalıyı karşılaştıralım… Kullandıkları modern aletler ne kadar da benzer. Telefonundan, bilgisayarına.. Klimasından, televizyonuna… Ortalama bir Amerikalının günlük tükettiği kalori miktarı ile Gates’in tükettiği kalori arasında bir fark var mıdır sizce? Sıcak suya veya içilebilir temiz suya ulaşımda bir eşitsizlik söz konusu mudur? Muhtemelen aynı basket maçlarına gidiyor, aynı tv şovlarını seyrediyor ve her sabah aynı kahveyi tüketiyorlar.

Tehlikeli olan eşitsizlik Gates’inki değil, Crassus’unki.

Beşinci kısım: Gelir eşitsizliği eğer gerçekten kendi başına bir problem olsa dahi bunun doğru ölçülüp ölçülmediği konusunda şüphelerim var. Mesela Oxfam'ın yaptığı çalışmanın da pek çok yanıltıcı teknik içerdiğine dair itirazlar dillendirilmeye başladı bile. (http://fee.org/anythingpeaceful/6-points-about-oxfams-misleading-inequality-numbers/)

Enflasyonun doğru arındırılıp arındırılmadığı bir yana, hane halkları yerine bireyleri, vergi öncesi yerine vergi sonrasını baz alırsak veya sosyal yardımları, transferleri, destekleri vs. unsurları ne şekilde denklemimize katarsak elde ettiğimiz sonuçlar da o yönde değişim gösteriyor. (Örneğin şurada http://www.econtalk.org/archives/2011/10/bruce_meyer_on.html ve şurada http://politicalcalculations.blogspot.com.tr/2011/10/real-story-behind-rising-us-income.html biraz bahsediliyor bunlardan)

Biliyorsunuz gelir eşitsizliği konusunda sık sık atıf yapılan Piketty’ye de bu yönde hesaplama hataları yaptığına dair ciddi eleştiriler yöneltildi; http://www.ft.com/intl/cms/s/2/e1f343ca-e281-11e3-89fd-00144feabdc0.html#axzz3xdtdd7ow .

Altıncı kısım: Eğer gelir eşitsizliği kendi başına bir sorun olsa dahi ve hatta doğru ölçüyor olsak dahi yine de ciddi bir problem teşkil etmiyor olabilir. Burada değinmek istediğim kavram “iktisadi mobilite”. Örneğin Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre 1975 yılında en zengin %20 toplam gelirin %43’ünü alırken, 1997 yılında bu rakam %49,5’a fırlıyor. Aynı yıllar arasında en yoksul %20’lik dilimin aldığı pay ise %4,4’ten, %3,6’ya düşüyor. Tablo bu şekilde korkutucu görünüyor fakat gözden kaçırmamız gereken iki nokta var burada:

a) 1975 yılında en yoksul %20’lik dilime girenler, 1997 yılına gelindiğinde artık o grupta değiller; onlar da üstteki dilimlere tırmanmışlar. Zira en alt dilimde genelde her zaman öğrenciler ve yeni göçmenler oluyor.

b) En önemli nokta ise pasta o kadar büyümüş ki 1997 yılında toplam gelirden alınan %3,6’lık pay, 1975’teki %4,4’ten daha büyük bir gelire denk geliyor.

(Şurada konuyla ilgili açıklamalar mevcut: http://myslu.stlawu.edu/~shorwitz/good/myths.htm Konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir video için: http://www.liberalizm.tv/zengin-daha-zengin-olurken-fakir-daha-mi-fakir-oluyor/ )

Yedinci kısım ve son: Bu tür gelir eşitsizliği haberlerini okuduğumuz zaman hemen içimizden o en zengin %1’in servetine el koyup ne kadar yoksul insan varsa onlara dağıtmak geliyor. Ancak bu, yoksullukla sürdürülebilir bir şekilde mücadele edebilmek için oldukça yetersiz kalacaktır. Dünyanın yine o şikayet ettiğimiz eski haline gelmesi çok zaman almayacaktır. Hem daha çok süt adına inekleri kestiğimiz için çok daha kötü bir ortamla dahi karşılaşmamız yüksek ihtimal. Eğer bir gün hemen hemen tüm servetinize el konulacaksa neden servet üretmekle veya bir şeyler keşfetmekle vakit harcayasınız ki? Kabaca bir hesapla en zengin 62 kişinin toplam serveti yaklaşık 1.8 trilyon dolar civarı. Bunu 7.4 milyar insana eşit bölüştürdüğümüzde 243 dolar gibi bir rakama tekabül ediyor. Yani kestiğimiz inekler, elde ettiğimiz süte ve ete değmiyor. Halbuki bu insanlar en azından mevcut durumda yeni 243 dolarlar, yeni icatlar ve bir yandan da devasa bağışlar üretilmesine katkı sağlıyorlar. Böylesi daha sağlıklı gibi. (bkz.http://givingpledge.org/)

Son olarak, gelir eşitsizliğini küçümsüyor değilim. Hatta insanların mutluluğunun kısmen bununla ilintili olduğunu düşünüyorum. Derdim sadece bu konunun başka boyutlarının da olduğuna dikkat çekmek. İnsanların hayat kalitesini arttıran gelişmeler maalesef ağır vergilendirmelerle veya sosyalist devrim denemeleriyle pek gelmiyor. Keşke o kadar kolay olsaydı. Bugün dünyanın yaşayan en büyük 3 ekonomistinden biri olarak kabul edilen Daron Acemoğlu’nun da hem son kitabında hem de tüm konferanslarında defalarca vurguladığı gibi piyasa ekonomisinin gelişip serpilebileceği bir “kurumsallaşma”yı yaratmak (özel mülkiyet, hukukun üstünlüğü, özgür ticaret, dışa açıklık, şeffaflık vs..) milletlerin zenginliğine açılan en önemli kapı. Ülkeleri inceleyip bu kriterlere göre notlar veren uluslararası bir endeks var. Adı: İktisadi Özgürlük Endeksi. Kısacası hangi ülke piyasa ekonomisinin gelişebileceği bir ortamın önünü daha çok açıyorsa ona daha yüksek not veriyor. Ve bu endekste görüyoruz ki, iktisadi açıdan en özgür ülkeler aynı zamanda en iyi hayat standartlarına sahip olan ülkeler (http://www.heritage.org/index/). Demek ki doğru iktisadi politikaları uygulayarak pastayı daha çok büyütmek, dünyadaki yoksullukla ve hayat standartları arasındaki farklarla daha etkin mücadele edebilmek mümkün. Eğer henüz bu endeksten habersizseniz ve biraz da İngilizceniz varsa mutlaka inceleyin derim.

Not: Bu arada bu yazıyı yazmamda bana fikirleriyle yol gösteren Matt Zwolinski'ye ayrıca teşekkürler.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi