Faşizmin hayaleti (3): Savaş ve militarizm

  • Can Beysanoğlu
  • 18 Haziran 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Milliyetçiliğin ve militarizmin oluk oluk üstümüze boca edildiği bir devredeyiz. Terörün ve şiddetin yaygınlaştığı bir ortamda kitlelerde korku ve dehşet duygusunun pekişmesi bir dereceye kadar anlaşılır; devlet de böyle dönemlerde toplumdaki “kıstırılmışlık psikolojisi”ni tetiklemek için elinden geleni yapar, “Dört yanımızdaki düşmanlar etrafımızı sardı. Çok büyük bir bekâ tehditi altındayız” mesajını habire pompalar. Fakat bu konjonktürel durumun ötesinde, çok ciddi ideolojik dayanağı olan bir sorunla karşı karşıyayız galiba bu sefer. Bekâ kaygısıyla ve teyakkuz bilinciyle yaşamamız isteniyor; bu, devletin alışıldık bir refleksi olmanın çok ötesinde, iktidarın siyasî gayeleriyle ve varmak istediği toplum yapısıyla alâkalı.

Faşizm, savaşı bir nevî insanlığın olağan durumu olarak görür. Barış ise geçici bir hâldir ve “savaşa hazırlık süreci” olarak anlamlıdır. Olağan bir durum olan savaş, öncelikle tabii ki milletler veya ırklar arasında daima icra edilen bir gerçekliktir; güçlü milletler ve ırklar dünya “arena”sında güçsüz muarızlarına karşı zafer kazanırlar ve onları tarihten silerler. Bu savaşı kazanabilmek için ya biyolojik olarak ya da ruhî/manevî olarak güçlü ve dayanıklı olmak icap eder; bu nitelikler millete Tanrı tarafından bahşedilebileceği gibi, tabiat şartları sayesinde de kazanılabilirler. Sonuçta, “içten” doğan bir cevherdir bu. Milletin/ırkın özünde mündemiçtir. Dışarıdaki düşmanlara karşı sürekli imtihanlarla sınanır, çarpışa çarpışa rüştünü ispatlar ve ayakta kalır. Ayrıca öze içkin bu cevherin yozlaşmaması ya da kaybolmaması için, dış düşmanların içimize soktuğu dahilî odaklara karşı da uyanık olmamız gerekir. Su uyur, düşman uyumaz. Milletin/ırkın aptallığından değil ama iyi niyetinden yararlanacak akıllı, bilinçli, eli her yere uzanan, daima fesat kovalayan düşmanlarımız vardır; bunların içimizdeki ajanlarına göz açtırmamamız elzemdir.

Bu bakış, görüyoruz ki toplum olaylarını çatışma üzerinden açıklayan, ikili karşıtlıklara vurgu yapan bir içeriğe sahip. Uyumu ve birliği bir “ideal” olarak ele alıp sahipleniyor, fakat hâlihazırda değil gelecekte mevzubahis olabilecek bir ideal bu. Mevcut durumda “iyi”yi ve “kötü”yü temsil edenlerin çatışması var; sonunda “iyi”lerin kazanacağı bir savaş bu. Millet/ırk tarihî bir misyona sahip; Tanrı, doğa ya da tarih onu bu misyonla görevlendirmiş ve bunu başarsın diye üstün vasıflarla donatmış... Dolayısıyla çatışma bir anda siyasal alandan ahlakî alana kaydırılıyor. Her ne kadar siyasetin alanı toplumsal, kültürel, ekonomik alana doğru genişletilse de, özünde siyasetin bu genişlemesi siyasal olmaktan ziyade ahlakî bir gerekçeye büründürülüyor. Bu da düşmanların, farklı fikirlere sahip meşru rakipler olarak değil, yok edilmesi gereken çünkü ahlâjen yanlış konumda olan gayrimeşru oluşumlar olarak tarif edilmesini beraberinde getiriyor. Taraflar kaçınılmaz biçimde çatışacak, aralarında uzlaşma veya yumuşama asla tasavvur edilemez! Uzlaşma, siyasal gerekçelerle değil ahlakî gerekçelerle itiraz görür: “İyi”nin “kötü”yle uzlaşması, “iyi”yi iyi yapan ilahî ve tabiî kuvvetlere yapılmış bir ihanettir! 

Türkiye’de yükselen yeni faşist eğilim, içinde bulunduğumuz karmaşayı ve kıstırılmışlığı (!) tam da benzer şekilde ahlakî terimlerle açıklar: Türk milletine karşı ezelden gelen ve ebediyete kadar sürecek düşmanlığın yansımasıdır bugün başetmeye çalıştığımız belâlar. Bu hasımlarımız her devirde farklı görünümler altında bize saldırmış olup, bugün de kâh liberal demokrasiyi ülkemize empoze ederek (böylece iç mihraklar için rahat yaşanacak bir ülke olmamıza yol açarak), kâh serbest piyasa kurumlarını teşvik ederek (böylece bizi emperyalizmin ekonomik sömürü çarkına dahil ederek), kâh terör musibetini üstümüze salarak bizi mahvetmeye çalışmaktadırlar. Düşmanımız güçlüdür, sinsidir. Her kılığa girer, her fırsattan istifade etmeyi bilir. Çeşitli alt-düşmanları ustalıkla idare eden bir “üst akıl”dır o… Düşman böyle çetin ceviz olunca, içeride de daima müteyakkız olmamız, sorgusuz sualsiz liderimizin etrafında toplanmamız şarttır; liderimiz bizim için en iyisini düşünür.

Savaş ve militarizm burada toplumu kışla disiplinine sokma ve tek bir merkezî hiyerarşi altında toplama yolunda kullanışlı bir araç telakki edilir. Askerî vesayete, cemaate, teröristlere, “bir kısım medya”ya, “elitist ve jakobenlere”, seküler orta sınıfa, siyasî Kürtçülüğe vs. karşı mücadele verilirken her yöntem mübahtır; kullanılacak yöntemleri sorgulamak ise hainliktir! Dahası, ebediyete kadar sürecek bir tarihî savaşın içindeyiz; birinci sıradaki düşmanın ismi dönemden döneme değişse de, savaş (ve düşmanı yenmek için alınması gereken olağanüstü tedbirler) olgusu değişmez. 

Bu anlamda her türlü meşru muhalefetin üstünde de devlet aygıtı balyoz gibi kullanılacaktır elbet. Yeni faşizm, tıpkı klasik faşizm gibi başlangıçta devlete dışarıdan yönelir ve rejimi yıkmayı hedefler. Bunu amaçlarken, milletin özündeki cevheri müdrik bir bilinçli seçkin grubu adına konuşur ve halk kitlelerini mobilize eder. Mevcut rejime karşıdır ama “geçmişteki çökmüş medeniyetimizi” gelecekte ihya etme, milleti bütün dinamikleriyle ayağa kaldırma misyonuyla hareket eder, yani salt yıkıcılıktan ibaret değildir, meşruiyetini buradan alır… Türkiye’de “Kemalist cumhuriyet”e ve onların elitlerine karşı, “milletin öz evlâtlarının” oluşturacağı/dirilteceği Türk-İslam medeniyeti davası uğrunda, muhaliflere (iç düşmanlara) karşı klasik faşizan sokak hareketlerinin, paramiliter örgütlenmelerin eyleme geçip geçmeyeceği sorusuna verilen yanıt ikirciklidir. Bir yandan, balyoz gibi kullanılan devlet aygıtı varken sokak faşizmine tenezzül edilmez gibi görünülür; bu anlamda “meşruiyetçi” tavır takınılır. Diğer yandan, devletin resmî vasıtalarının hâlledemediği işleri görsün diye çeşitli yapay “ocak”lar kurdurtulur, bazen de hâlihazırdakilerden yararlanılır.

Keza militarizm de toplumu merkezî hiyerarşi etrafında toplama, lidere kayıtsız şartsız biat, “erkekçe ve maço” siyaset üslubunun ön plana çıkarılması, asker-millet anlayışının pompalanması, parti teşkilatının sadece liderin fikirlerini hoparlör gibi topluma duyurma görevine indirgenmesi, millîlik-gayrımillîlik ekseninde siyasetin tanzim edilmesi, savaş ve imha söyleminin alabildiğine yaygınlaştırılması bakımından bugünkü siyasal İslamcı yeni faşizmin icraatında somutlaşıyor.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi