Faşizmin hayaleti (2): Baş düşman liberalizm

  • Can Beysanoğlu
  • 16 Nisan 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Faşist yükselişin, liberalizme karşı kesif bir düşmanlık gütmesi şaşırtıcı değil. Faşizmin nazarında liberalizm, daima köksüzlüğün, değersizliğin, yozlaşmanın, “materyalistliğin” ideolojisi oldu. Korunması gereken ve çoğunlukla kırsal kesimde bulunan saf homojen toplum yapısına karşı, şehir kozmopolitizminin endişe verici çoğulluğunu temsil etti. Millî dayanışma idealinin yerine yırtıcı bireyciliği öne çıkardı. Kökenini gelenekten alan değerler sistemini alt üst ederek, bencil ve maddiyatçı bireylerden oluşan bir toplum yarattı. Dahası, gerçekliğin bilgisini tek zihinde toplanamaz ilân ederek, göreceliliğin önünü açtı, kainatın ve toplumların düzeni hakkında nesnel bilgi edinme yollarını kapattı. Buna bağlı olarak liberal demokrasi, ortak doğruya tartışma ve müzakere yoluyla varılacağı sanısını yaygınlaştırarak kitleleri çok-seslilik kaosuna ve anarşisine sevk etti.

Bütün bu argümanlar, liberalizmin iktisadî veçhesinin faşizm tarafından neden şüpheyle karşılandığının da ipuçlarını verir. Öncelikle, sanayi toplumuna bakıştaki ikirciklilik göze çarpar: Bir yandan, bilimin ve teknolojinin ideolojik hedefler uğruna araç olarak kullanılmasına hız verilirken, diğer yandan sanayileşmenin getirdiği sosyoekonomik değişimden duyulan endişe başgösterir; şehirleşmeden, kontrol edilemez sosyal mobilizasyondan, rasyonelleşmeden, heterojenleşmeden, toplumsal ahengin bozulmasından kaynaklanan şikâyetler kapitalizme karşı şüpheci bir bakışı teşvik eder. Özel mülkiyet sistemi lağvedilmez, fakat millî menfaatlerle uyumlu bir çerçeveye oturtulur. Ayrıca yine kapitalizmin yol açtığı sınıf mücadelesinin sosyalistlerin ekmeğine yağ süreceğinden korkularak, devletçi veya korporatist yöntemlerle kapitalistlerin millî bütünlüğü ve dayanışmayı tahrip edici kâr hırslarının önüne set çekilir.

Türkiye’deki yeni-faşizm, enteresan bir şekilde siyasal İslamcılığı Marksizan bir sosla karıştırarak ortaya garip bir sentez çıkardığı için, bugünlerde AKP’nin ideologluğunu veya amigoluğunu yapmaya çalışan kalemlerin sık sık anti-emperyalizmden dem vurduklarını okuyoruz; “küresel sömürü düzeni”ne karşı Türkiye’nin kazan kaldırdığını yazıyorlar, hatta bize yönelen “üst akıl” menşeli operasyonun sadece Türkiye’ye değil bütün mazlum Müslüman milletlere, hatta hatta şu günlerde Brezilya’ya ve Venezüela’ya bile diz çöktürmek için uğraştığını anlatıyorlar. Burada göze çarpan, ilk yazıda da değindiğim gibi, ekonomi-politik perspektiften yapılan bir emperyalizm tahlili ve eleştirisi; bunun yanı sıra Türkiye’nin siyasî durumunu “küresel baronlara ve onların içimize saldığı yerli acentalarına” karşı, ezilen halk kitlelerinin AKP ve lideri aracılığıyla verdiği ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi olarak tanımlıyorlar. Bu açıdan liberalizm, gerek iktisadî gerekse politik içeriğiyle, bu “emperyalist kuşatma”nın bize yutturmak istediği demir leblebi, yahut bir nevî bubi tuzağı. Kapitalizm, tıpkı Marksistlerin söylediği gibi, küresel egemen sınıfın üretim biçimi; liberalizm de onun siyasî ideoloji hâli!

Öyleyse, bağımsızlık savaşının ve mazlum halkın devriminin başarıya ulaşması için, (1) iktisadî liberalizme prim verilmeyecek, bunun yerine hükümetin ekonomik düzenin en büyük belirleyicisi olduğu, kamu harcamalarının alabildiğine artırıldığı, “yerli ve millî” sermaye sınıfının devlet eliyle beslendiği bir iktisadî düzene geçişin gerekliliği vurgulanacak, (2) liberal demokrasinin ve özgürlük taleplerinin, Batı’nın içimizdeki ajanlarına, millet düşmanlarına, hainlere ve iç mihraklara yarayacak bir kandırmaca olduğu ısrarla anlatılacak; gerçek demokrasinin, her şeye tek bir seçilmiş şef karar verir pozisyona gelirse tahakkuk edeceği belirtilecek, (3) seküler yaşam tarzı da liberalizmin kültürel bireyciliğinin bir gayrımillî yansıması olarak tasvir edilecek; bu tuzağa karşı, genç nesiller başta olmak üzere toplumun tümünün millî yapımıza uygun şekilde yeniden inşa edilmesi lüzumunun altı çizilecek.

Tabii bütün bunlar yapılırken popülizm unsurunu es geçmek de olmazdı. Dikkat edilirse, siyasal İslamcılığın öteden beri, gayrımillî elitlere karşı “milletin öz evlâtlarını” devlette egemen kılmak üzerine söylemini oluşturduğu malûmdur. Bu popülist öz, faşizmle iki açıdan uyumludur: Birincisi, yerleşik düzene karşıdır ama onun alternatifini kurucu rasyonalist bir toplum tasavvurunda aramaz. Aksine, “öze dönüş”e çağırır. Geçmişte “bizim” olan devleti ve kadim düzeni bugünün koşullarında ihya etmeyi savunur. İkincisi, “millet” adına konuşurken vurguyu elit değişiminin gerekliliğine yapar: “Onların” yerine “biz” geçtiğimizde halkın egemenliği de sağlanmış olacaktır. Katılımcı demokrasinin yerine, halkın ideallerini ve beklentilerini temsil eden yüce ve karizmatik lider (ve ekibi) başa geçsin, yeterlidir; bu suretle halkın/milletin egemenliği tecelli etmiş olur.

Bütün bu parçalar birleştiğinde gözümüzün önünde canlanan bütün, şu sıralarda neden iktidar çevrelerinde en büyük tepkinin liberal hak ve özgürlük taleplerine yöneldiğini, liberal aydınlara karşı homurtuların ve müsamahasız bir tutum sergilemenin arttığını, hatta bu uğurda kimi ulusalcı çevrelerle dahi söylem birliği kurulduğunu bize pek iyi anlatır.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi