Faşizm hayaleti

  • Can Beysanoğlu
  • 16 Ocak 2016
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Son bir hafta içinde, inanması güç bazı olaylar yaşadık. Beyaz’ın programına bağlanan kadının söyledikleri, malûm, iktidarın Doğan Grubu’na olan hıncını bir kez daha dışavurma vesilesi oldu; iktidarın güdümündeki yargı da buradan “terör propagandası” üretip bu kişiler hakkında soruşturma açtı. Arkasından, 1200 küsür akademisyenin yayınladığı bir bildiri, bir kaşık suda fırtına kopardı. Düğmeye Erdoğan bastı; onu takip eden üniversite rektörleri, Türkiye’de üniversite kurumunun devletin aparatı olduğunu kanıtlarcasına devlete sadâkat yeminleri etti, imzacılar hakkında cezaî işlem yapılacağını açıkladı. İktidarın medyası faşizan bir dille nefret kustu, her zamanki gibi. Yargı da yine devreye girerek ülkede ifade özgürlüğünün sınırlarının “ne kadar” olduğunu ele güne yeniden “hatırlattı”.

Bir yönüyle, olan biten pek şaşırtıcı değil. 1 Kasım’daki seçim neticesinin dört senelik bir rahatlama ve demokratikleşme dönemi getireceğini söyleyenlerin aksine, bahar havasının fazla sürmeyeceğini ve iktidarın otoriterleşmesinin ivme kazanacağını ve faşist akımın yükseleceğini öngörmek mümkündü. Bunun böyle olması “kader” değil tabii. Siyasal aktörlerin başka türlü davranmasıyla bambaşka sonuçlara ulaşılabilirdi: Sözgelimi PKK özyönetim fantezisiyle savaşı şehirlere taşımasa, HDP doğrudan bu şehir savaşını meşrulaştırmaya dönük söylemler üretmese, CHP seçim yenilgisinin şokuyla iç meselelere yoğunlaşmasa, AKP içinde özgürlükçü sesler fazla çıksa vs. bambaşka bir gündemi yaşıyor olabilirdik. Ama olmadı… Erdoğan, yüzde 49’u “Türk tipi başkanlık”ı dayatmak için peşinen sunulmuş bir halk desteği olarak gördü; muhtemel referandumda karşısında bütünleşebilecek muhalefet cephesini bölüp etkisizleştirmek için (1) söylemini ve politikasını MHP’ye yakınlaştırdı, böylece bu partinin seçmenini konsolide etmeyi hesapladı, (2) katı ideolojik bir millî-gayrımillî hattı örerek, söyleminde CHP ile HDP’yi güya “gayrımillî” kampa yerleştirdi, (3) aynı hattı medya ve sivil toplum üzerinde de ördü; tabii ki bunda elinin altındaki yargının kullandığı terör soruşturma ve davası tehditlerinin payı da var.

Sonuç olarak, Türkiye toplumu daha önce hiç olmadığı kadar, iktidarın şekillendirdiği söylemin “doğru”larını doğru bellemeyenlerin topyekün tasfiyesine kalkışıldığı, hakaretlere uğradığı, soruşturma ve davalara maruz bırakıldığı bir ortama giriverdi. Bu, geçici bir durum mu? Onu zaman gösterecek. Ancak önemli olan, varılan yerin tesadüfî bir yer olmayışı: Bu, total/tekelci iktidar arayışının ve faşizm olarak tecessüm eden bir ideolojik olgunlaşmanın, zorunlu değilse bile, varılması çok da şaşırtıcı olmayan son durağı oldu.

Karşı karşıya olduğumuz bu faşizm olgusu, siyasal İslamcılıktan neşet etmekle birlikte, onun kaçınılmaz sonucu ya da türevi değil. İslamcılığın dışında milliyetçilikten, ulusalcılıktan, hatta Marksizmden mülhem unsurları var.

Yeni tip faşizmin “sınıf savaşı” ve “devrim” üzerine yaptığı entresan vurguya geçtiğimiz yıl 3H Blog’da yayımladığım bir dizi yazıda ışık tutmaya çalışmıştım. Yazdıklarıma bugün de büyük ölçüde katılıyorum, fakat bazı ilâveler yapılması gerektiği kesin. O yazılarımda, özetle, soldan dönerek AKP saflarına geçen entelektüellerin, iktidara Marksizmin “sınıf savaşı” öğretisinden, “tarihin zorunlu yönü” zannından, Türkiye tarihini “Batıcı elit vs. dindar halk kitleleri” mücadelesi olarak okuyan İslamcı bakış açısına yapılan Marksizan ekonomi-politik aşısıyla birlikte, laik kesimin hem seçkinci hem de iktisâden sömürücü ve siyaseten baskıcı, dindar kesimin ise hem “mazlum” hem de yoksul bırakılmış ve kendini geliştirmesi engellenmiş sınıf olarak görülmesinden, çatışan sınıfların nesnel çıkarlarının AKP ve diğer partilerde cisimleştiği varsayımından, AKP’nin diğer partilerle mücadelesinin asla uzlaşma ve diyalogla “kirletilmemesi” gereken bir devrim ve tasfiye olduğu inancından bahsetmiştim.

Bu Marksizan yaklaşım, kuşkusuz Türk sağ-muhafazakâr tarih ve toplum anlatısının nüvelerini dışlamıyor, bilâkis yeni “katkılarla” yeniden-üreterek güncel siyasî polemiklerde daha kullanışlı kılma amacını taşıyor. Mezkur sağ-muhafazakâr anlatı, geleneksel Türk toplumunu homojen ve organik bir bütün olarak görür ve modernleşme süreciyle başladığını farzettiği elit-halk ayrımını yapay bir ayrım olarak yorumlar. Buna göre, Batıcı elit modernleşme sürecinin yarattığı sunî bir zümredir; millî kültür ise o elitin Batılılaştırmaya çalıştığı dindar halk tarafından özümsenmiş ve günümüze getirilmiştir. Demokrasi yoluyla dindar halk kitleleri siyasal sistemde ağırlığını koydukça, millî kültürü aşındıran zümrenin gücü ve etkisi zayıflayacak, “milletin öz evlâtları” her alanda egemen olacak, Batılılaşma sürecini tersine çevirerek “özümüze dönecektir”.
Bu anlatı, sadece geleneksel topluma öykünen, onun arkasından yas tutan, nostaljisini yaşayan bir tutuculuğu önermez. Bunun yerine, homojen ve organik cemaat olarak milleti günümüz şartlarında gerçekçi birim kabul ederek milliyetçiliğe el uzatır. Devleti “elitin işgalinden” kurtarılarak ele geçirildikten sonra “milletin öz evlâtları”nın siyasal toplum olarak cisimleşecek hâli olarak tanır; mevcut devletle ipleri tam olarak koparmaz, bünyesinde geçmişteki ideal devletten tortular taşıyan bir yarı-müttefik ve gelecekteki ideal devletin ön-nüvesi olarak görür. Öte yandan, devlet ile rejim arasında ayrım yapar; devlete gösterdiği kısmî dostluğa karşın, düşman elitle özdeşleştirdiği rejimi benimsemez; devleti, “doğru rejim”le taçlandırarak geleceğin ideal devleti hâline getirmeyi planlar. Başka bir deyişle, devletin değişimini egemen elitin değişimine bağlar. Egemen elitin yerine, “hakikat”le donanmış, “tarihimize ve özümüze layık” yeni elitin geçmesini amaçlar. Modernist, bireyci, materyalist ideolojileri mevcut rejimin ve Batıcı elitin bir “uzantısı” hatta komplosu olarak görür, bunlara karşı kolektivist bir itiraz yükseltir.

Bu fikrî zemin, İslamcılığın tarihsel faşizme benzediği/uzlaştığı ideolojik temeli oluşturur.

(Devam edecek)


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi