Ev yapımı kriz

  • Enes Özkan
  • 15 Haziran 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Not: Bu yazıyı mart ayında Bloomberg Businessweek için yazmıştım. Yazıda bahsedilen tehlikeyi hatırlatmak için 3H Blog’da da yayınlamayı uygun gördüm. Eğer herkes uzlaşmak için çaba sarf ederse ne ‘90’lara döneriz ne ‘30’lara. İhtiyacımız olan tek şey uzlaşı ve elde edeceğimiz en önemli sonuç refah artışı.


Size Friedman’dan duyduğum ve çok sevdiğim bir fıkrayı anlatayım. Günün birinde mühendisin biri ziyaretlerde bulunmak üzere Çin'e gider. Bu ziyareti sırasında kazma kürekle baraj inşa eden büyük bir ekiple karşılaşır. Mühendis o inşaatın şefine neden motorlu araç kullanmadıklarını sorar. Eğer motorlu araçlar kullanılırsa aynı işin birkaç ay içinde değil birkaç gün içinde bitirilebileceğini izah eder. Çinli inşaat şefi ise bunun çok fazla insanı işsiz bırakacağını söyler, istihdam yaratmak için kazma kürek ile baraj inşa ettiklerini söyler. Bunun üzerine mühendis "Ben sizin baraj inşa etmeye çalıştığınızı sanıyordum. Eğer isteğiniz istihdam yaratmak ise, işçilere kürek yerine neden kaşık vermiyorsunuz?" diye sorar. Eğer ekonomiyi bir çamaşır makinesi gibi düşünüyorsanız maalesef yaşadıklarınız yahut yaşayacaklarınız bu fıkrada anlatılanlardan çok da farklı olmayacaktır. Aslında son günlerde yaşadığımız süreç karar alıcıların ekonomik kurumların yapılarını tam olarak anlayamadıklarını gözler önüne serdi. Son bir aydır Merkez Bankası lafını hiç olmadığı kadar sık duyduk. Faiz kavramı uzunca bir süre Türkiye’deki bütün hanelerde yankılandı ve yankılanmaya devam ediyor. Fakat bir ekonomist olarak beni en çok rahatsız eden sorunun kaynağının gözden kaçırılması ve birçok insanın yanlış bilgilendirmeye maruz kalması.

Sorunun kaynağını görmek aslında çözüme yol almak için önemli bir başlangıç noktası noktası oluşturabilir. Bunun için süreci başından itibaren net bir şekilde okumaya ihtiyacımız var. Hayatta belki de tüm ekonomik aktörlerin bildiği bir şey varsa o da her şeyin bir bedelinin olduğudur. Piyasa sisteminde üç üretim faktörüne vardır: Sermaye, işgücü ve toprak. Sermaye, (yatırıma döndüğü vakit) faiz kazanacak fonlardan oluşur. Burada kilit nokta sermayenin faiz kazanacak fonlardan oluşmasıdır. Norman P. Barry’ye göre sermaye esasında “zaman”dır. Eşyaları nihaî tüketim safhasına getirmek zaman alacağından, bireyler, yatırım için kullanılabilecek fonların ortaya çıkmasını sağlamak için tüketimden imtina etmelidir. Burada bahsi geçen tüketimden imtina etme eylemi içinde tasarruf etmeyi barındırır. Bizim gibi tasarruf oranları düşük olan ülkelerde ise yabancıların tasarrufları bizim sermayemize dönüşür. Eğer siz ülke olarak ürettiğinizden daha fazla tüketiyorsanız sizin borç paraya ihtiyacınız vardır. Bu borç para ise kimse tarafından size ücretsiz olarak verilmeyecektir. Gelir başkalarına yapılan hizmetlerin karşılığıdır. Birisi size bir hizmet sunuyorsa karşılığında bir gelir elde etmesi gerekir. Paranın da bir fiyatı vardır ve bu fiyat çeşitli etkenlere göre farklılık gösterir. İşte sorunun esas başlangıç noktası burası. Paranın fiyatı yani faiz hangi etkenlere göre değişiklik gösteriyor.

Öncelikle Türkiye’de faizlerin neden yükseldiğine bir göz atmak gerekiyor. Dünyanın para bolluğu zamanı bilindiği üzere artık sona erdi. ABD Merkez Bankası artık muslukları kısıyor. Anlaşılan yıl sonuna kadar bir faiz artırımı kararı oradan çıkacak. Dünyada para arzı fazlayken bizim gibi ithalata dayalı üretim yapan ülkeler oldukça şanslı bir konumdaydı. Dünya ticaretinin yaklaşık yarısının ABD Dolarıyla yapıldığı bir dünyada ara mallar için harcadığımız para son ürün için aldığımız paraya göre oldukça kârlı seviyelerdeydi. Bu süreçte teknolojik gelişmeler ve yapısal reformları hızlı bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyordu. Fakat sürecin sonuna gelindiğinde görüldü ki biz yapısal reformları gerçekleştirmek yerine sadece siyasi istikrara dayalı bir model oluşturmuşuz. Piyasayı takip edenler için sonucun bu şekilde olacağını kestirmek çok sorun değildi ama karar alıcılar için korkarım ki aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Siyasi istikrar gibi muğlak ve meşruiyet kaynağı belirsiz bir kavramla ekonomi politikamıza yön verilmeye çalışıldığı aşikar. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımları, üretim ve tüketimdeki harcamayı siyasi istikrara bağlayanlar için yol burada bitiyor. Bundan sonra ekonomik gerçekliklere daha fazla dikkat çekmek ise piyasanın esas sahipleri olan üretici ve tüketicilere düşüyor.

Dünyada paraya erişimin kolay olduğu dönemde gelişmekte olan ülkelerin kamu yatırımları sepetleri oldukça büyük önem taşıyordu. Türkiye’de devletin yatırım sepetinin neredeyse tamamını altyapı yatırımları oluşturdu bu dönemde. Hâlbuki bu dönemde en çok ihtiyacımız olan şey teknolojik gelişmeydi. Paranın daha sorunsuz aktığı bir coğrafya için teknolojik gelişmelerin ana hatlarını oluşturan fikirlerin de sorunsuz şekilde bu coğrafyaya taşınması oldukça kolaydı. Fakat bu tren şimdilik kaçmış gibi görünüyor. Ülkedeki girişimcilerin teknolojik kapasitelerini geliştirmemiz için harcamamız gereken parayı galiba kısa vadeli iş yaratma hevesiyle altyapı yatırımlarına harcadık ve harcamaya da devam ediyoruz. Bu eğilim öyle bir hal aldı ki sonunun ne olacağını kestirmek benim açımdan zor. Çünkü ihracatımız halen ithalatımıza dayalı. Son ürüne giden yolda ileri teknoloji transferini gerçekleştiremedik ve ileri teknoloji ürünlerin yüksek kısmını halen ithal ediyoruz. Bu tabloyu değiştirmek elimizdeydi fakat bu konuda biraz ürkek davrandık.

Devlet iç tasarruflarımızı ve yabancı yatırım olarak gelen likiditeyi reel bir üretim mekanizmasına dönüştürmesini beklemediğimiz ve hali hazırda bunu yapabilecek kabiliyeti olmayan bir yapı. Peki, özel sektör bu süreçte ne şekilde rol aldı? Bu sorunun da maalesef iç açıcı bir cevabı yok. Herkesi bildiği gibi son yılların en gözde sektörü hep inşaat sektörü oldu. Birçok iş adamı üretim yaptığı sektörden çıkıp (ya da yatırımlarını azaltıp) inşaat sektörüne yatırım yapmaya başladı. Bu ise klasik halk tabiriyle parayı toprağa gömmek olarak yorumlandı. Açıkçası bu yorumun çok da yanlış olmadığını düşünüyorum. Ekonomistlerin hep vurguladığı bir kanun vardır: Reel gelirdeki artışlar üretimdeki reel artışlara bağlıdır. Bizim gibi tasarruf oranı düşük olan ülkelerde reel gelirleri artırmak için kullanacağımız sermayeyi bulmak her zaman sorun olmuştur. Fakat bahsi geçen dönemde bu sermaye, gerek gelişmiş ülkelerdeki yatırımların kârlılığının düşük olması gerek de bizim gelişmiş ülkelere göre yüksek faiz veriyor olmamız nedeniyle, Türkiye’ye gelmekte sorun görmüyordu. Hem devletin hem özel sektörün uzun vadeli kararlar olarak uygulaması gerekiyordu. İnşaat gibi kısa vadede kârlı uzun vadede ise pek bir getirisi olmayan bir sektöre saplanıp kalmamız o günleri fazlasıyla özlememize yol açıyor. Gelir artışının sağlanması için gerekli şeyler vasıflı işgücü yetiştirmek, sermaye birikimini artırmak, teknolojik ilerleme gerçekleştirmek ve daha iyi bir iktisadî organizasyon yapısı geliştirmek iken biz bunların neredeyse tam tersini yapmakta ısrarcı olduk. James. D. Gwartney’nin de dediği gibi; iktisadî kararların yan etkilerinin ve uzun dönemli sonuçlarının hesaba katılmaması iktisatta hataların en yaygın kaynağıdır. Bu hatayı elbirliğiyle yaptık ve şimdi sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağız.

Türkiye’de faiz sorunu bir gelir artışı sorunudur. Gelirlerin artırılmasını sağlamak ise kişi başına reel üretimi artırarak çözülebilecek bir sorundur. Milli gelir ile kişi başı üretim arasında her zaman bir paralellik bulunmaktadır. Bir işçi, eğer daha iyi eğitim görür, daha verimli makinalar kullanır ve daha etkin bir biçimde organize olmuş bir ekonomide çalışırsa daha fazla para kazanır. Bir Amerikalı işçi, aynı süre zarfında bir Hintli ve Çinli işçiye oranla 20 kat daha fazla üretebildiği içindir ki, ücreti onlarınkinden daha yüksektir. Fakat politikacılar için genelde önemli olan kısa vadede sonuç alabilecekleri sistemleri hayata geçirmektir. Çoğu karar alıcı, şu an yaşadığımız süreçte olduğu gibi, yeni iş sahaları yaratmayı iktisadî gelişmenin kaynağı olarak görme hatasına düşerler. Her gün duyulduğu üzere yeni altyapı yatırımları duyurulur,  gelecek hedeflerden söz edilirken genelde yaratılacak istihdam üzerinde durulur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki üretimi artırmayan istihdam hiçbir zaman geliri artırmaz. Bu da sizi dış borca yani direkt olarak yüksek faize mecbur kılar. Bu yüksek faizin bedelini ise tüm ülke öder. Oysa yapılması gereken devletin yatırımlardan elini olabildiğince çekerek tasarrufların kullanımını özel sektöre bırakmasıdır. Devlet bunu yaparken bir şeyi göz ardı etmemelidir; iyi işleyen bir iktisadî organizasyon. İyi işleyen bir iktisadî organizasyon sosyal işbirliğini kolaylaştırarak kaynakları halkın tercih ettiği malların üretimine yöneltirken, israfçı uygulamaları koruyan fakat servet yaratan faaliyetleri ödüllendirmeyen bir iktisadî organizasyon iktisadî gelişmeyi frenler.

Yukarıda bahsi geçen teorik tartışmalar sorunun adını koymak için oldukça önemlidir. Sorunun adı Türkiye için -düşük ve orta teknolojili ürünler üreten bir ülke olmamız sonucunda- sermaye yetersizliğidir. Sorunun nedenlerinden ise yukarıda bahsettik. Sonuçta elimizde olan şey dış borç stoku 400 milyar ABD dolarına yaklaşan bir ülke. Uzun vadeli dış borcumuz 260 milyar ABD doları, kısa vadeli dış borcumuz ise 140 milyar ABD doları civarında. Toplam dış borç stokumuzun 120 milyar ABD doları tutan kısmı devletin geri kalanı ise özel sektörün. Elimizdeki istatistiklerden ise en can yakıcı olanı özel sektörün kısa vadeli dış borç stoku. Bu ise 120 milyar ABD doları civarında. İşte bu nedenle dış kaynaklı paraya çok ihtiyacımız var.

Tüm bunlar bilinirken bizim yaşadığımız, kavga sermayenin Türkiye’ye gelmesi için gereken faizi göz ardı eden, faizi düşürme kavgası. Faizin düşmesini ısrarla talep edenleri şu durumda anlamak oldukça güç. Özellikle içeride tasarruf oranları düşükken ve bu oranların yakın zamanda artacağına dair hiçbir emare görülmezken. Düşünün ki siz Türkiye’de yaşayan bir bireysiniz. Tasarruf ediyorsunuz ve paranızı bankaya yatıracaksınız. 2015 Şubat ayı enflasyon rakamı yüzde 7,55 civarında gerçekleşmiş mevduat faizleri ise yüzde 9’u bile bulmuyor. Siz tasarruf edip paranızı girişimcilere sermaye olmak üzere bankaya yatırır mısınız? Bu sorunun cevabı benim için hayır. İşte bu nedenle faizin düşmesi konusunda ısrarları anlamakta güçlük çekiyorum. Öyle ki bu yaşanan sert çıkışlar, maliyesi de özerk olmayan, ülkemizde ekonomi yönetimine siyasi baskıya dönüşüyor. Bu baskı karşısında ise ekonomi yönetiminin kullanabileceği araçlar kısıtlı. Bu kavga ekonomiye olan güveni düşürdüğü gibi faizlerin azalmasına değil tam aksine artmasına neden oluyor. Merkez Bankasının 25 baz puanlık son indirimine rağmen tahvil faizi yüzde 9’u buldu.

Tüm bunlar olurken faizlerin azalması sonucu oluşacak kötü senaryolar sanki görmezden geliniyor. Bu olumsuzluklar başta girişimcileri etkileyeceği gibi tüm ekonomik aktörlere yansıyacak. Dolar artışı sonucu, ithalata bağlı olarak, yükselecek enflasyon bunların başında geliyor. Ayrıca ara mal ithalatına dayalı bir sanayimiz olması sonucu da ihracatımız azalacak ve ekonomi bir daralma sürecine girecek, ki hali hazırda bir ekonomik yavaşlama yaşıyoruz. Özellikle tekrarlamakta yarar var Türkiye tasarruf açığı nedeniyle sermaye sağlama konusunda kırılgan bir ülke. Bu kırılganlığı atlatmak için ise riskleri düşürmek gerek. Bu risklerin düşmesi sonucu enflasyon da düşecektir. Siyasi baskı yapan tarafın istediği sonuç bu olmasına rağmen nedense ekonomi yönetimine güvenin zedelenmesine ve kırılganlığımızın biraz daha artmasına neden olacak açıklamalar yapılıyor. Hâlbuki yapılması gereken iyi bir iktisadî organizasyonun güçlendirilmesi ve buna destek verici olarak ekonomi konusunda hukukî düzenlemelerin hızlandırılarak hayata geçirilmesi. Yani yapısal reformların yapılması. Yoksa düşük faiz, düşük tasarruf fasit dairesinden çıkamayacağız. Bunların yerine suya sabuna dokunmayıp faizleri düşürmeye çalışınca sistemin çarkları sıkışıyor. Çünkü tüm bu bahsedilen kavramlar birbirleriyle bağlantılı. Son olarak ABD ekonomi otoritelerince ’94 Krizi için verilen ismi hatırlatma ihtiyacı duyuyorum: Homemade Crisis (Ev yapımı kriz). Bu ismin verilme nedeni; o zamanki siyasi iktidarın, ortada yoğun bir dış baskı olmaksızın, ekonominin işleyişine mugayir kararları sonucu kendi elleriyle ülkeye bir kriz armağan etmesiydi. Umarım şu an yaşanan sürecin sonucu böyle olmaz.


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi