Dört Demirel var

  • Can Beysanoğlu
  • 18 Haziran 2015
  •     

Not: 3H Blog'da ifade edilen görüşler, yazarların şahsi görüşleridir.

Uzun zamandır sağ gelenekte Menderes ve Özal'ın mirasından bahsedilirken, aradaki Demirel döneminden pek söz edilmiyor, bu döneme sanki yaşanmamış bir olgu ya da yaşansa bile hatırlanmaması gereken bir fetret devri gibi muamele ediliyor. Bana ilginç gelen bir durum bu. Demirel hem Menderes'ten hem de Özal'dan daha uzun süre devleti yönetmiş, 11 yıl başbakanlık, 7 yıl cumhurbaşkanlığı yapmış birisi.

"Doğru zamanda doğru yerde olmak" diye bir tabir vardır. Buradaki "olmak"ı "ölmek" diye değiştirirsek çok yanlış olmaz sanırım: Adnan Menderes'in idam cezası infaz edilmese, müebbete çevrilse, bir süre Kayseri'de hapis yattıktan sonra 60'ların ikinci yarısında afla salıverilse, ondan sonra da Aydın'daki çiftliğine çekilse, acaba bugünkü "Menderes imajı" mümkün olabilir miydi? Yahut Süleyman Demirel, 9 Mart 1971'de Baasçı ve anti-parlamentarist bir darbe ile indirilip, derme çatma bir mahkemede yargılanıp idam edilse, kimbilir nasıl efsanevî bir Demirel portresi çizilecekti şimdilerde?

Demirel'in 40 yıla yakın siyasî serüvenini 4 döneme ayırıyorum ben:

- Birinci dönemi, 1965-71 arasındaki "icraatçı dönem"idir. En zor koşullarda başbakanlık yapan adamlardan biridir Demirel. Türkiye, 27 Mayıs hadisesini yaşamış, eski başbakan ve iki bakan idam edilmiş, ardından ordu hâlâ kışlasına tam olarak geri dönmemiş, Ekim 1961'de yönetimi sivillere teslim etmeye ancak Gürsel'in cumhurbaşkanı İnönü'nün başbakan olması şartıyla ikna olmuş, arkasından yine ordu içinde kaynaşmalar başlamış, 22 Şubat'ta Talât Aydemir ayaklanmış, bir sene sonra 21 Mayıs'ta yeniden darbeye girişmiş, bu arada kurulan koalisyonlarım hiçbiri uzun ömürlü olamamışken, bu koşullarda Demokles'in kılıcını başının üstünde taşımak pahasına icra mevkiine gelebilmiştir.

"İcraatçı" Demirel'in iktisadî başarıları tartışılmaz: En düşük enflasyon ve en yüksek büyüme rakamları onun döneminde gerçekleşti. Türkiye'de bir baştan bir başa yol, köprü, su, elektrik, baraj, fabrika inşa edildi. Ulusal televizyon yayını başladı. Boğaz Köprüsü'nün temeli atıldı... Merkez sağ siyasetin ekonomik kalkınmaya önem veren, modernleşmenin dinamiğini kültürel-ideolojik değil iktisadî eksende ele alan yaklaşımının tipik bir örneğidir Demirel. Bu anlamda, Türkiye siyasetinde mühendis ve teknokrat kimlikle köylü popülizmini birleştirmiştir. 1960'larda ithal ikâmeci ekonomi politikasıyla, merkezî planlamayla tanışan Türkiye'de, özünde serbest piyasacı olmayan, bilâkis devlet eliyle, hükümetin kaynak tahsisatını elinde bulundurduğu ve hür teşebbüsü güçlendirme stratejisi izlediği bir dönemin siyasetçisidir.

Yine de bir talihsizliği var Demirel'in. Buna isterseniz talihsizlik değil, yetersizlik de diyebilirsiniz: "Zamanın ruhu"nun hep dışında kalmıştır o. 1960'ların Türkiye'si hızlı bir politizasyonun yaşandığı, siyasal katılımın arttığı, baskı ve çıkar gruplarının örgütlenerek siyasette söz sahibi olmaya başladığı bir ülkeydi. Demirel bu trende karşı, ideolojiyi fazla öne çıkarmadan, ataerkil siyaset anlayışıyla "organik toplum"u koruyabileceğini zanneden, kamusal alanın çoğulculaşmasının önemini kavrayamayan bir profil izledi. Karşısında öfkeli bir aydın-gençlik-bürokrat cephesi buldu. Pragmatik ama risk almayı sevmeyen, günü kurtarmayı maharet bilen yapısından dolayı ordunun ve bürokrasinin hışmını üzerine çekmek istemese de, yine de bunda başarılı olamadı. Askerin, aydınların, gençliğin ihtilâlci ihtiraslarına karşılık olarak Menderes'in yaptığı gibi baskı tedbirlerine başvuramazdı; yeni bir 27 Mayıs için gerekçe yaratmaktan korkuyordu. Artan toplumsal çalkantıyı salt asayiş sorunu olarak ele alıp, orduya dönüp, anayasal düzene asıl sahip çıkanın kendisi olduğunu kanıtlamak istedi; beyhude bir çabaydı bu, 12 Mart'ta son buldu.

- Demirel'in 1971-80 arasındaki ikinci dönemini "çaresizlik dönemi" olarak adlandırıyorum. 70'lerde Demirel, önceki dönemde iktidarın ellerinden kayıp gitmesine sebep olan hızlı ve yıkıcı politizasyona ve ideolojilerin yükselişine cevap olarak kendisi de aynı sularda yüzmeye kalkıştı. Anti-komünizmi partisine ve kendisine cephane hâline getirdi, alanını genişleten sola karşı cepheleşme politikası izledi. Milliyetçiliğin ve İslamcılığın partileşerek AP'nin altındaki zemini aşındırdığı koşullarda, eski gücünü toparlayabilmek için milliyetçiliğe ve devletçiliğe sarıldı. Bu dönem, ordu ile AP arasındaki buzların çözüldüğü dönemdir. İcraatçılık geride kalmış, iktidarı elinde tutabilmek adına yamalı bohça gibi koalisyonlar kurarak, sol karşıtlığı üzerinden bir rüzgâr yakalama çabası başlamıştır.

Demirel'in bu dönemdeki handikapı, Türkiye'de özellikle 70'lerin ikinci yarısından itibaren belirginleşen (1) kitlelerdeki yılgınlık ve bezginliğin getirdiği apolitikleşmeyi, (2) ideolojilerin dünyada ve Türkiye'de düşüş trendine girmesini, (3) bir çeşit korporatizm sayesinde ayakta tutulan merkez sağın toplumla kurduğu ataerkil temsil ilişkisinin aşıldığını öngörememiş olmasıydı. Yani yine "zamanın ruhu"nun gerisinden geliyordu Demirel... Bu yüzden, 12 Eylül'ü kolaylaştıran apolitikleşme ortamını, serbest piyasa ekonomisinin ve orta sınıflaşma arzusunun yükselme eğilimini, statükonun kültürel ve ideolojik sınırlarına merkez sağın artık bekçilik yapamayacağını sezemedi.

- Üçüncü dönem, 1980-91 arasındaki "bekleyiş dönemi"dir... 12 Eylül, Demirel'e zarar mı vermiştir, yoksa onun eskimişliğini bir süreliğine gözlerden kaçırarak siyasetten ekmek yiyebilmesi için fırsat mı sunmuştur? Evet, yasaklanmıştır Demirel; Güniz Sokak'a çekilmeye zorlanmıştır. Öte yandan, defalarca yakındığı 1961 Anayasası'nı değiştirmiş, yürütmenin gücünü artırmış, özerk kuruluşların özerkliğini kısmış, siyasal özgürlükleri kısıtlamış, katı bürokratik devleti konsolide etmiştir. Bundan sonra Demirel'e kalan, köşesinde doğru zamanı kollayıp, bu sefer daha kolay yönetilebilir olacağını umduğu hükümet koltuğuna adım adım yürümektir.

Demirel'in de yeni döneme adapte olabilmek için kılını kıpırdatmadığı söylenemez. Aydınlarla arasındaki mesafeyi kapatmış, demokrasiden ve özgürlüklerden bahsetmeye başlamış, hatta Yeni Gündem gibi dergiler tarafından Evren-Özal ikilisine karşı sivil toplumculuğun ve gelişmiş demokrasinin savunucusu olduğu bile farzedilmiştir. Gerçi pragmatik Demirel'in ilkesel bir demokrat duruştan ziyade, iktidara uzanabilme adına çeşitli ittifaklar kurabilmek için demokrat bir görünüme büründüğü anlaşılacaktır sonraları...

- Dördüncü ve 1991 sonrası şahit olduğumuz son dönemine "statüko dönemi" diyorum ben. Bu şekilde adlandırmak, Demirel'in bundan önceki devirlerinin statüko karşıtı olduğu anlamına gelmemeli: Kurulu düzenle çarpışmak yerine uygun zamanı ve fırsatları kollayarak, güç odaklarının öfkesini çekmeden iktidarın merdivenlerini çıkmak tam da Demirel'e göredir. Son başbakanlığı ve akabinde cumhurbaşkanlığı döneminde de aynı formülü uygulamıştır. Aradaki fark, bu kez artık çıkılacak daha yüksek bir mevki olmadığını bilen bir "topal ördek" olmanın rahatlığıyla, kurulu düzenin ideolojik sınırları içine tahtını kurarak kendisini dosta düşmana kabul ettirebilme olanağını bulmuş olmasıdır.

Demirel'in 90'ların başında Özal'la çekişmesi, ideolojik ayrılıklardan ziyade, iki farklı karakter yapısının çatışmasından kaynaklanıyordu aslında: Özal da tıpkı Demirel gibi ilkesel bir demokrat değildi. Fakat Demirel'in aksine, Özal'ın pragmatizmi risk almayı, aykırı çıkışlar yapmayı, insanları şaşırtmayı, ters köşe yaparak gündem belirlemeyi içeriyordu. Bu yüzden Özal, Köşk'e sıkıştığı ve karşıtlarının ablukasından kurtulmak için yeni bir çıkış aradığı bir zamanda Kürt sorununu çözmeyi, siyasî ve idarî yapıyı değiştirmeyi ajandasının başına yerleştirmişken, Demirel zor zamanlarda daha hırslı ama "uyumcu"dur. Eğer Özal eli güçlü bir başbakan veya cumhurbaşkanı olsaydı, "İkinci Değişim Programı" ile toplumun karşısına çıkmazdı; Demirel ise en fazla 80'lerdeki gibi imaja önem verir, demokrat "görünmek" ister, iktidara geldiğinde ise yine bildiğini okurdu. Nitekim okudu da... Fakat "zamanın ruhu" yine başka istikameti göstermekteydi: Merkez sağ tükenmiş, İslamcı ve Kürt siyasallaşması siyasal merkeze yaklaşma mücadelesi içindeydi.

Nur içinde yatsın...


© 2013 3H Hareketi. Powered by Akıl Ofisi